Arslan Hukuk

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Kasten Öldürmeye Teşebbüs Suçunda Ceza Miktarı, Medyana Gelen Zarar ve Tehlikenin Ağırlığı Dikkate Alınarak Belirlenir

Kasten Öldürmeye Teşebbüs Suçunda Ceza Miktarının, Medyana Gelen Zarar ve Tehlikenin Ağırlığı Dikkate Alınarak Belirlenmesi Gerekir Kasten Öldürmeye Teşebbüs Suçunda Ceza Miktarının Belirlenmesi: Suçun işlenişinde kullanılan araç, suçun işleniş biçimi, zamanı ve yeri göz önüne alındığında, sanık hakkında takdir edilen cezada alt sınırdan uzaklaşılması ile sanığın suçu işlediği anda savurduğu darbe sayısı, kaydettiği isabetin kalbe nafiz olması ve katılanın hayati tehlike varken acilen girdiği ameliyat sonrası yoğun bakıma alınıp 6 gün sonra taburcu edilmesi karşısında, medyana gelen zarar ve tehlikenin ağırlığı nispetinde cezanın makul oranda belirlenmesi gerektiği hususunda tereddüt bulunmamakla birlikte; meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığına göre katılanın vücudundaki 4 isabetten sadece birinin hayati tehlike oluşturacak ve hayati bir organa (kalbe nafiz) yönelik olması, diğer yaralanmaların ise hayati tehlike doğurmamasının yanı sıra 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 87/1. maddesinde yer alan duyu veya organlarından birinin sürekli zayıflaması gibi sonuçlara sebebiyet verecek nitelikte de olmayıp basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek nitelikte bulunmaları, katılanın yaralanmasının Türk Ceza Kanunu’nun 87/2. maddesinde yer alan vücudunda iyileşmesi olanağı bulunmayan bir hastalık (örneğin; felç geçirmesi) veya bitkisel hayata girmesi, duyu veya organlarından birinin sürekli işlevini (örneğin; işitme veya görme kaybı) yitirmesi veya Türk Ceza Kanunu’nun 87/3. maddesinde yer alan hayat fonksiyonlarını etkileyecek düzeyde bir kemik kırık veya çıkığı gibi sonuçlara sebebiyet verecek durumda da olmayıp katılanın şifa ile taburcu edilmesi gözetildiğinde; sanık hakkında teşebbüs nedeniyle daha vahim olaylarda uygulama yeri bulunabilecek en üst hadden veya üst sınıra yakın ceza belirlenmesini gerektiren başkaca bir netice veya delil de bulunmadığı anlaşılmakla, Türk Ceza Kanunu’nun 35/2. maddesi uyarınca müebbet hapis cezası yerine 9 ila 15 yıl arasında belirlenmesi gereken ceza miktarının makul düzeyde belirlenmesi gerekirken, Bölge Adliye Mahkemesince üst sınıra yakın şekilde 14 yıl hapis cezası olarak belirlenmesinin isabetli olmadığı kabul edilmelidir. (5237 s. K. m. 3, 35, 53, 58, 61, 62, 63, 81, 87) (5271 s. K. m. 307) Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2024/1-65 Karar No: 2024/370 Karar Tarihi: 27.11.2024 I. Hukuki Süreç Teşebbüs aşamasında kalan kasten öldürme suçundan sanığın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 81/1, 35/2, 62/1, 53, 58 ve 63. maddeleri uyarınca 10 yıl 5 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, cezanın mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve mahsuba ilişkin Karşıyaka 2. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 08.06.2021 tarihli ve 480-246 sayılı hükme yönelik sanık müdafii ile katılan vekili tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine, İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesince 21.10.2021 tarih ve 1808-2342 sayı ile hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Bozma üzerine yargılama yapan Karşıyaka 2. Ağır Ceza Mahkemesince 25.01.2022 tarih ve 611-40 sayı ile sanığın teşebbüs aşamasında kalan kasten öldürme suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 81/1, 35/2, 62/1, 53, 58/6-7 ve 63. maddeleri uyarınca 10 yıl 5 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, cezanın ikinci kez mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve mahsuba ilişkin kurulan hükme yönelik sanık müdafi, katılan vekili ve Cumhuriyet savcısı tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine, İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesince duruşmalı olarak yapılan inceleme sonucunda 21.10.2021 tarih ve 1808-2342 sayı ile sanığın teşebbüs aşamasında kalan kasten öldürme suçundan Türk Ceza Kanunu’nun 81/1, 35/2, 62/1, 53, 58/6-7 ve 63. maddeleri uyarınca 11 yıl 8 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, cezanın ikinci kez mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve mahsuba, bu kararın da sanık müdafi ile katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 16.03.2023 tarih ve 7727-1106 sayı ile; “…Olay ve Olgular başlığının (B) paragrafındaki anlatım ve (A-3) paragrafındaki katılana ait adlî muayene raporu dikkate alınarak meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı karşısında dokuz yıldan onbeş yıla kadar ceza indirimi öngören 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 35 inci maddesinin ikinci fıkrası uyarınca makul oranda ceza tayini yerine azamiye yakın oranda ceza belirlenerek fazla ceza tayin edilmesi… “ isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesi ise 03.05.2023 tarih ve 1492-1305 sayı ile; “…Olay nedeniyle katılan hakkında düzenlenen Adli Tıp raporu ve Kalp Damar Cerrahi epikrizinde belirtildiği üzere; yapılan eko sonucu en kalın yerinde 2,2 cm olan, kalbi çepeçevre saran içinde hematom olduğu düşünülen perikardiyel effüzyon izlendiği, ameliyata alındığı, ameliyatta; perikard açılarak defibrine kanın boşaltıldığı, apexte 1,5 cm’lik kesigörülerek dikişle onarıldığı kayıtlı olup, tarif ve tespit edilen göğüs sol yan duvardaki kesici delici alet yaralanmasının; yaşamını tehlikeye sokan bir durum olduğu, buna göre kalbin en alt kısmı olan apexte kesi olduğu, meydana gelen kanamanın kalbi saran kese ile kalp arasında toplandığı, kalp yaralanması onarımı için ameliyata alındığı, zarın açılarak kanın temizlendiği ve apexteki kesinin dikildiği, dolayısıyla vücudun motoru durumunda olan kalbin etkin şekilde hedef alınması sonucu kalbin isabet aldığının sabit olduğu, bunun dışında katılanın vücudunun başka yerlerinde de birden fazla bıçak yarası daha saptandığı, olay anına ait kamera görüntüsünün çözümüne ilişkin bilirkişi raporunda sanığın toplam 15 kez elindeki bıçağı yere düşen katılanın vücuduna salladığının tespit edildiği, böylece ortaya çıkan kastının yoğunluğu, suçta kullanılan silahın elverişliliği, hedef alınan vücut bölgesi ile isabet oranı ve meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı nazara alındığında, eylemin öldürmeye teşebbüs olduğu kabul edilerek yapılan uygulamada, öldürmeye teşebbüs suçundan 9 yıldan 15 yıla kadar ceza öngören 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 35/2. maddesinin uygulanması sırasında üst sınıra yakın bir ceza tayini gerektiği…” şeklindeki gerekçe ile bozma ilamına direnerek sanığın önceki hüküm gibi mahkûmiyetine karar vermiştir. Direnmeye konu bu hükmün de sanık müdafii, katılan vekili ve Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 04.09.2023 tarihli ve 72956 sayılı ve bozma istemli tebliğnamesi ile dosya, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 307. maddesi uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 1. Ceza Dairesince 16.01.2024 tarih ve 6971-345 sayı ile direnme kararının yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. II. Uyuşmazlık Konusu Özel Daire ile Bölge Adliye Mahkemesi arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanık hakkında teşebbüs aşamasında kalan kasten öldürme suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünde 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 35/2. maddesi uyarınca takdir edilen ceza miktarının isabetli olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir. III. Gerekçe A. İlgili Mevzuat ve Öğretide Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Açıklamalar 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun “Kasten öldürme” başlıklı 81.

Kasten Öldürmeye Teşebbüs Suçunda Ceza Miktarı, Medyana Gelen Zarar ve Tehlikenin Ağırlığı Dikkate Alınarak Belirlenir Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Sözleşmeli Aile Hekimi Sendika Kararı Doğrultusunda İş Bırakması Halinde Aylık Ücretinden Kesinti Yapılabilir mi

Sözleşmeli Aile Hekimi Sendika Kararı Doğrultusunda İş Bırakması Halinde Aylık Ücretinden Kesinti Yapılabilir mi İş Bırakması Nedeniyle Aile Hekimi Aylık Ücretinden Kesinti Yapılması: Sağlık çalışanlarına, acil sağlık hizmetlerini aksatmadan iş bırakmaları nedeniyle disiplin cezası verilemeyeceğine ilişkin çok sayıda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı ile yerel yargı kararları bulunmakla birlikte, çalışılmayan günler için idari hizmet sözleşmesinde yer alan hükme dayanılarak ücret ödenmemesi, iş bırakma eylemleri yoluyla haklarını korumayı ve geliştirmeyi amaçlayan çalışanlar ile idare arasında sağlanmak gerekli olan adil dengeyi bozmadığı gibi sendikal faaliyetin engellenmesi olarak da kabul edilemeyeceğinden, davacının sendikal faaliyet sebebiyle işe gitmemesi, anılan gün için ödeme yapılmamasına engel oluşturmamaktadır. Anılan mevzuat hükümleri çerçevesinde, sözleşmeli aile hekimi olan davacının, iki gün göreve gelmediğinin sabit olduğu ve ilgili Yönetmelik’in 19. maddesinin 1. fıkrası kapsamına giren bir durumunun var olmadığı anlaşıldığından, hakkında tesis edilen işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı sonucuna varılmıştır. Öte yandan, dava konusu işlem gerekçeyle hukuka uygun bulunduğundan, davacının parasal hak talebinin de dayanağının olmadığı görülmüştür. Bu itibarla, davanın reddi gerekmekte iken; dava konusu işlemin iptali, yapılan kesintinin, başvuru tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte davacıya ödenmesi yolunda İdare Mahkemesi Hakimince verilen kararda hukuki isabet bulunmamaktadır. (AİHS m. 11) (2709 s. K. m. 51) (6356 s. K. m. 67) (5258 s. K. m. 3) (Aile Hekimliği Sözleşme ve Ödeme Yönetmeliği m. 19) Danıştay 2. Daire Esas No: 2025/1655 Karar No: 2025/3139 Karar Tarihi: 23.06.2025 Resmi Gazete Tarih ve Sayısı: 12.08.2025 – 32984 Yargılama Süreci Dava Konusu İstem Dava; sözleşmeli aile hekimi olarak görev yapan davacı tarafından, iki gün işe gelmediğinden bahisle aylık ücretinden yapılan kesintinin iadesi talebiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin işlemin iptali ile bu kesintinin, kesinti tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle açılmıştır. Kanun Yararına Temyiz Edilen Kararın Özeti Bursa 2. İdare Mahkemesi Hakimince verilen 24/12/2024 günlü, E:2023/1848, K:2024/1817 sayılı karar ile; davacının, üyesi bulunduğu dernek ve sendikaların yetkili kurullarınca alınan karara uyarak, “özlük haklarının verilmemesi”, “haksız ve adaletsiz malpraktis cezaları”, “sağlıkta şiddet ve buna karşı alınması istenen önlemlerin görmezden gelinmesi” ile “sistem ve mevzuat hatalarına ilişkin problemler’ konusunda kamuoyunun desteğini almak amacıyla düzenlenen iş bırakma eylemine katılmasından dolayı görevinin başında bulunmadığı anlaşılmış olup, sendikal eyleme destek niteliğinde olan göreve gelmeme eyleminin de kabul edilebilir bir mazeretle işlendiği sonucuna varıldığından, davacının mensubu olduğu dernek ve sendikanın aldığı karar doğrultusunda katıldığı iş bırakma eylemi neticesinde tesis edilen dava konusu işlemde hukuka ve mevzuata uyarlık görülmediği gerekçesiyle işlemin iptaline, yapılan kesintinin, başvuru tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte davacıya ödenmesine karar verilmiştir. Danıştay Başsavcısının Düşüncesi Sözleşmeli aile hekimi olan davacının, üyesi olduğu sendika tarafından alınan karara uyarak görevine gitmemesi nedeniyle, Aile Hekimliği Sözleşme ve Ödeme Yönetmeliği’nin 18. maddesinde yer alan “sözleşmeyle çalıştırılan aile hekimine çalışılan gün sayısına göre ödeme yapılır.” hükmü uyarınca çalışmadığı iki gün için aylık ücretinden kesinti yapılmasına yönelik itirazın reddine ilişkin işlemin iptali ile yapılan kesintinin, idareye başvuru tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte ödenmesine ilişkin olarak Bursa 2. İdare Mahkemesince verilen 24/12/2024 tarihli ve E:2023/1848, K:2024/1817 sayılı kararın kanun yararına temyiz edilmesi talebiyle Danıştay Başsavcılığını bilgilendiren dilekçe üzerine konu incelendi: İdare Mahkemesi kararında, iş bırakma eyleminin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “Toplanma ve örgütlenme özgürlüğü” başlıklı 11. maddesi uyarınca mazeret olarak kabulü gerekeceğinden, sendikal faaliyet sebebiyle eyleme katılman günler için ücret ödenmemesinin Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınan “çıkarlarını korumak için sendika kurma ve sendikaya girme hakkı dahil, başkalarıyla birlikte örgütlenme özgürlüğü hakkı”nın zedelenmesine sebep olacağı belirtildiğinden, sendikanın aldığı karara uyarak göreve gidilmeyen günler için sözleşmeli aile sağlığı çalışanına ücret ödenmemesinin sendika hakkı ve örgütlenme özgürlüğü hakkını ihlal edip etmediğinin açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesinde, herkesin dernek kurma hakkına sahip olduğu, bu hakkın çıkarlarını korumak amacıyla başkalarıyla birlikte sendikalar kurma ve sendikalara üye olma hakkını da içerdiği; bu hakkın kullanılmasının, kanunla öngörülen ve demokratik bir toplum içinde ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli olanlar dışındaki sınırlamalara tabi tutulamayacağı kurala bağlanmış; Sendika Özgürlüğüne ve Örgütlenme Hakkının Korunmasına ilişkin 87 sayılı ILO Sözleşmesi’nin 11. maddesinde, hakkında bu Sözleşmenin yürürlükte bulunduğu Uluslararası Çalışma örgütünün her üyesinin, çalışanların ve işverenlerin örgütlenme hakkını serbestçe kullanmalarını sağlamak amacıyla gerekli ve uygun bütün önlemleri almakla yükümlü oldukları belirtilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “Sendika kurma hakkı” başlıklı 51. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Çalışanlar ve işverenler, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir.” 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu’nun “Sendika üyelerinin ve yöneticilerinin güvencesi” başlıklı 18/1. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Kamu görevlileri, iş saatleri dışında veya işverenin izni ile iş saatleri içinde sendika veya konfederasyonların bu Kanunda belirtilen faaliyetlerine katılmalarından dolayı farklı bir işleme tabi tutulamaz ve görevlerine son verilemez.” Anayasa, kanun ve uluslararası sözleşmelerde yer alan bu hükümlere göre, kamu görevlilerinin kural olarak serbestçe sendikal faaliyette bulunabilecekleri, kamu makamlarının bu hakkın kullanılmasına engel olacak nitelikteki her türlü müdahaleden sakınmaları gerektiği hususunda tereddüt bulunmamaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 15/09/2009 tarihli ve 30946/04 sayılı kararında, öğretmenlere üyesi oldukları sendikanın çağrısına uyarak, parlamentoda tartışılmakta olan kamu yönetimi kanun tasarısını protesto etmek üzere düzenlenen bir günlük ulusal eyleme katılmaları nedeniyle göreve gelmedikleri için uyarma cezası verilmesinin, bu ceza çok küçük olsa da, sendika üyelerinin çıkarlarını korumak için meşru grev ya da eylem günlerine katılmaktan vazgeçirecek bir nitelik taşıdığı, öğretmenlere verilen disiplin cezası “acil bir sosyal ihtiyaca” tekabül etmediğinden, “demokratik bir toplumda gerekli” olmadığı gerekçesiyle Avrupa insan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesinin ihlal edildiği belirtilmiştir. Bu kararda; kamu görevlileri sendikaları tarafından alınan kararlara uyarak sendikal faaliyet kapsamında makûl süreyi aşmadan iş bırakan kamu görevlilerine disiplin cezası verilmesinin sendika hakkının ihlaline sebebiyet verdiği ifade edildiğinden, iş bırakma eylemine katılan aile hekimlerine işe gelmedikleri günler için idari hizmet sözleşmesinde yer alan “çalışılan gün sayısına göre ödeme yapılır.” hükmüne göre ücret ödenmemesinin, sendika hakkını ihlal edip etmediği hususunda bir değerlendirme yapılması gerekmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin 21/02/2008 tarihli ve E.2005/10, K.2008/63 sayılı kararında, 5258 sayılı Aile Hekimliği Kanunu’nun 8. maddesinin 2. fıkrasında yer alan “aile hekimi ve aile sağlığı çalışanlarıyla yapılacak sözleşmede

Sözleşmeli Aile Hekimi Sendika Kararı Doğrultusunda İş Bırakması Halinde Aylık Ücretinden Kesinti Yapılabilir mi Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Kredi Sözleşmesine İstinaden Kredi Ödemelerinin Tahsili Amacıyla Banka Tarafından Emekli Maaşından Mahsup Yapılması

Kredi Sözleşmesine İstinaden Banka Tarafından Emekli Maaşından Mahsup Yapılarak Kredi Ödemelerinin Tahsili Emekli Maaşı Hesabından Mahsup Yapılarak Kredi Ödemelerinin Tahsil Edilmesi: Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere ve özellikle davacı tarafından imzalanan taahhütnamelerle kredilere ilişkin ödemelerin emekli maaşı hesabından mahsup, virman veya takas yapılarak tahsil edilmesine muvafakat edildiğinin, davacı tarafça sözleşmeden dönülmediği gibi borcun ne şekilde ödeneceğine ilişkin herhangi bir açıklama yapılmadığının, davalı Bankanın da bu taahhüde inanarak başka teminat istemeden davacıya kredileri kullandırdığının, yine kesintilerin kredi sözleşmelerine istinaden yapılmış olup, borcun ödenmemesi üzerine davalı Bankanın, davacının emekli maaşına bloke konulacağına dair hükme dayanarak kesinti ve tahsilat yapmasında hukuka aykırılık bulunmadığının anlaşılmasına göre, davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile usul ve yasaya uygun kararın onanması gerekmiştir. (2004 s. K. m. 83/A) (5510 s. K. m. 93) (6100 s. K. m. 370) Tüketici kredisi nedeniyle verilen hapis, takas, mahsup ve benzeri onay ve rıza talimatları nedeniyle bankanın doğrudan emekli maaşına bloke koymasının mümkün olduğuna ilişkin Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kurulu Kararı’na sitemizden ulaşabilirsiniz. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi Esas No: 2025/335 Karar No: 2025/3713 Karar Tarihi: 01.07.2025 Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından duruşma talepli olarak temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, duruşma talebinin miktar itibariyle reddine temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hakimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacı vekili; müvekkilinin davalı bankadan 13.02.2019 tarihinde 121.000,00 TL tutarlı kredi çektiğini banka nezdinde bulunan emekli maaş hesabından tahsilat yapılmasına muvafakat verdiğini, taksitleri bir süre sonra ödemekte güçlüğe düşünce bankanın emekli maaşının ¼ ine bloke koyarak borca mahsup ettiğini, müvekkilinin önceden verdiği muvafakatın İcra İflas Kanunun 83/a maddesi gereği geçersiz olduğunu, hakkında icra takibi başlatılıp haciz işlemi yapılmadan maaşından kesinti yapılamayacağını ileri sürerek; haksız kesintiler nedeniyle fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla, şimdilik 1.000,00 TL’nin her kesinti tarihinden itibaren işleyecek kredi sözleşmesinde belirlenen orandaki faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. II. Cevap Davalı vekili; yapılan işlemin borç tahsili olduğunu haciz olmadığını, bloke ve tahsilatların takas, mahsup virman ve rehin hakkı kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini, müvekkilinin davacının emekli maaşından başka kredi geri ödemelerinin teminatının olmadığını, buna güvenerek kredi verdiğini, davacının borcun ödenmemesi halinde banka nezdinde bulunan alacakları, mevduat ve hesapları üzerinde bloke, hapis, mahsup ve takas etme yetkisini bankaya verdiğini, müvekkilinin sözleşme hükümlerine göre kesinti yaptığını, davacının önce kredi taksitlerinin maaşından kesilmesini kabul edip sonra dava açmasının hakkın kötüye kullanılması anlamına geldiğini savunarak, davanın reddini istemiştir III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; davacının, 13.02.2019 tarihli bireysel kredi sözleşmesi 13. maddesindeki düzenleme ve sözleşmeye ek alınan virman talimatı ve temliknameye istinaden; emekli maaşı dahil tüm hak ve alacakları üzerinde Bankanın rehin ve hapis hakkı olduğunu, Bankanın tahsil ve ahzu kabza yetkili olduğunu kabul etmiş olup, yine kendi imzaladığı belgede kredi borcunun aylık/üç aylık maaş hesabından tarafına ihbarda bulunulmaksızın virman yapılarak tahsil edilmesine muvafakat verdiği, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 93. maddesine değişiklik getiren ve 28.02.2009 tarihinde yürürlüğe giren 5838 sayılı Yasanın 32/2-b maddesindeki “Bu fıkraya göre haczi yasaklanan gelir, aylık ve ödeneklerin haczedilmesine ilişkin talepler, borçlunun muvafakati bulunmaması halinde, icra müdürü tarafından reddedilir.” şeklindeki hükmün 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 83/a maddesine göre daha özel düzenleme içerdiğinden takibin kesinleşmiş olması şartıyla 28.2.2009 tarihi ve sonrasında artık borçlunun 5510 sayılı Kanun’un 93. maddesi kapsamındaki gelir, aylık ve ödeneklere ilişkin hacze muvafakati geçerli olacağı, bahse konu hükmün haciz, icra takibi olmadan temlik ve taahhütnamelere göre emekli maaşı hesabından kredi ödemeleri yapılmasına ilişkin durumlarda da kıyasen uygulanması gerektiği, somut olayda davacı tarafından imzalanan sözleşmenin 13. maddesindeki düzenleme ve sözleşmeye ek alınan virman talimatı ve temliknameye istinaden borcun ödenmemesi halinde banka nezdinde bulunan tüm alacakları, mevduat ve hesapları üzerinde bloke, hapis, mahsup ve takas etme yetkisini davalı bankaya vermiş olup, SGK’dan aldığı maaşının kesilmesine ve kredinin geri ödemelerinin maaşı üzerinden yapılmasına da muvafakat ettiği, Bankanın bu taahhüdü teminat kabul ederek başka teminat istemeden krediyi kullandırdığı, davacının taksitlerin maaşından ödenmesini ihtirazı kayıtsız kabul edip, sonra dava açıp kesinti bedelini geri istemesi hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından istinaf edilmiştir. IV. İstinaf Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; mevcut delillerin takdirinin ve kararın dayandığı gerekçenin usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun reddine karar verilmiş; karar, davacı vekilince temyiz edilmiştir. V. Temyiz A. Temyiz Sebepleri Davacı vekili, müvekkilin emekli maaşının ve müvekkilin hesabında bulunan diğer miktarların bir icra takibi ve icra müdürü kararı olmadan, sözleşme ile tek taraflı kararlaştırılarak bloke konulması ve kredi borcuna mahsup edilerek alınmasının emredici hukuk kurallarına aykırı olduğunu,müvekkilin emekli maaşının kredi ödemelerine karşılık alınmasına ilişkin imzalatılan sözleşme maddesinin kişinin doğmamış hak ve alacağından feragat etmesi hukuken mümkün olmaması nedeniyle geçersiz olduğunu, müvekkilinin sözleşmenin zayıf tarafı olduğunu sözleşme maddelerinin müzakere edilmediğini belirterek, kararı temyiz etmiştir. B. Değerlendirme ve Gerekçe Uyuşmazlık, kredi sözleşmesinden kaynaklanan alacağa mahsuben borçlunun banka nezdinde bulunan emekli maaşına konulan blokenin kaldırılmasıyla yapılan kesintilerin iadesi istemine ilişkindir. 1. 17.04.2008 tarihli ve 5754 sayılı Kanun’un 56. maddesi ile değişik 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 93. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Bu kanun gereğince sigortalılar ve hak sahiplerinin gelir, aylık ve ödenekleri, Sağlık hizmeti sunucularının Genel Sağlık Sigortası hükümlerinin uygulanması sonucu kurum nezdinde doğan alacakları, devir ve temlik edilemez. Gelir, aylık ve ödenekler 88 inci maddeye göre takip ve tahsili gereken alacaklar ile nafaka borçları dışında haczedilemez.” 2. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu‘nun 83/a maddesindeki; “82 ve 83. maddelerinde yazılan mal ve hakların haczolunabileceğine dair önceden yapılan anlaşmalar muteber değildir.” hükmüne karşın, 28.02.2009 tarihinde yürürlüğe giren 5838 sayılı Kanun’un 32. maddesi ile değişik 5510 sayılı Kanun’un 93/1 maddesinde, “… bu fıkraya göre haczi yasaklanan gelir, aylık ve ödeneklerin haczedilmesine ilişkin talepleri, borçlunun muvafakati bulunmaması halinde, icra müdürü tarafından reddedilir.” düzenlemesine yer verilmiştir. 3. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 93. maddesi hükmünün 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 83/a maddesine göre

Kredi Sözleşmesine İstinaden Kredi Ödemelerinin Tahsili Amacıyla Banka Tarafından Emekli Maaşından Mahsup Yapılması Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Tahliye Taahhüdü, Mahkeme Kararı ile Tahliye İlamına Bağlanmadan Kiraya Verene Sözleşmeyi Sona Erdirme Hakkı Verir mi?

Salt Tahliye Taahhüdü, Mahkeme Kararı ile Tahliye İlamına Bağlanmadığı Sürece Kendiliğinden Kiraya Verene Sözleşmeyi Sona Erdirme Hakkı Vermez Salt Tahliye Taahhüdünün Kendiliğinden Kira Sözleşmesini Sona Erdirme Hakkı Verip Vermeyeceği: Somut olay değerlendirildiğinde; davaya dayanak yapılan ve hükme esas alınan … tanzim tarihli ve 1 yıl süreli kira sözleşmesi konusunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmamakta olup, Mahkemenin de kabulünde olduğu üzere kiralananın niteliği itibariyle, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu‘nun konut ve çatılı işyeri kiralarına ilişkin hükümlerine tabii olduğu anlaşılmaktadır. Her ne kadar İlk Derece Mahkemesince; kira sözleşmesinde ” 10 yıllık süre dolduğu için …yılında ihaleye çıkılacağını kabul eder. Daha önce yüklenici ile yapılan sözleşmeler geçersizdir.” düzenlemesine yer verilmiş olmakla, tarafların serbest iradesiyle hüküm altına alınan ve açık tahliye taahhüdü içeren işbu hükmün geçerli olduğu, kiracının … tarihi itibariyle kiracılık ilişkisinin sona ereceğini ve kiralananı boşaltacağını ihtirazi kayıtsız kabul ettiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş ise de; sözleşmeye bağlılık (ahde vefa – pacta sund servanda) ve sözleşme serbestliği ilkesi gereği, kiracının ancak 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu‘nda sınırlı sayıda sayılan tahliye nedenleri ile tahliyesinin istenebileceği, buna göre salt tahliye taahhüdünün varlığının, mahkeme kararı ile tahliye ilamına bağlanmadığı sürece kendiliğinden kiraya verene akdi sona erdirme hakkı vermeyeceğinin kabulü gerekir. Hal böyle olunca İlk Derece Mahkemesince; tahliye olgusunun tahliye ilamına bağlanmadığı ve taraflar arasında imzalanan yazılı kira sözleşmesinin süre sonunda 6098 sayılı Kanun’un 347. maddesi uyarınca bir yıl süre ile yenilendiğinin kabulü ile sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi usul ve kanuna aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir. (6098 s. K. m. 347) (6100 s. K. m. 371, 373) Yargıtay 3. Hukuk Dairesi Esas No: 2025/283 Karar No: 2025/3731 Karar tarihi: 01.07.2025 Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacı vekili; müvekkilinin dava konusu kantini en son 18.09.2018 tarihinde imzaladığı kira sözleşmesi gereğince kiracı sıfatı ile kullanmakta iken, 02.07.2019 tarihinde dava konusu yer için davalı tarafça kantin ihalesi yapılacağını öğrendiğini, sözleşmenin 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu hükümlerine tabi olup yasal olarak 1 yıl daha uzamış sayılacağını, ihalenin iptali için talepte bulunmasına rağmen sonuç alınamadığını, taşınmazın diğer davalıya yeniden kiraya verildiğine müvekkilinin taşınmazdan zorla tahliye edildiği ileri sürerek; kiracılık sıfatının devam ettiğinin tespiti ile uğramış olduğu zararların tazmini için şimdilik 10.000,00 TL tazminatın davalı kiraya verenden tazminini ile taşınmaza yapılan haksız el atmanın önlenmesine karar verilmesini talep etmiştir. II. Cevap 1. Davalı Bakanlık vekili; davanın idari yargıda açılması gerektiğini, aynı konuda davacı tarafça açılan ve kesinleşen karar bulunduğundan kesin hüküm itirazları bulunduğunu, davacının 03.09.2007 tarihinden bu yana dava konusu kantini işletmekte olduğunu, sözleşmenin mevcut kişi veya kişilerle yenilenme zorunluluğu bulunmadığını, sözleşme hükmü gereği davacının yeniden ihale yapılacağı hususunu kabul ettiğini savunarak, davanın reddini istemiştir. 2- Davalı …; davaya cevap vermemiştir. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; davacı ve davalı İdare arasında 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu’na göre yapılmış bir sözleşme ve ihale bulunmadığı, taraflar arasında en son 18.09.2018 tarihinde 1 yıllık kira sözleşmesi imzalandığı, sözleşmenin 25. maddesinde; sözleşme hükümlerinin anlaşılarak imzalandığının 10 yıllık süreyi doldurduğu için 2019 yılı içinde ihaleye çıkılacağının ve kiracının bu durumu kabul ettiğinin açıkça düzenlendiği, sözleşmenin başlangıç tarihinin 18.09.2018 olduğu dikkate alındığında 2019 yılı içinde tahliyeyi açıkça kabul eden ve ihale yapılacağına ihtirazi kayıt koymayan kiracının, 18.09.2019 tarihi itibariyle kiracılık ilişkisinin sona ereceğini ve sözleşme konusu kantini boşaltacağını bilmediğini ileri sürmesinin hakkın kötüye kullanılması ve dürüstlük ilkesinin ihlali niteliğinde olduğu, davacı kiracının, sözleşmenin başında, dava konusu yapılan sözleşmenin son sözleşme olduğu ve 10 yılı aşkın süredir işletmeciliğini yaptığı kantinin, ihale suretiyle kiraya verileceğini açıkça kabul ettiği, davalı İdarenin bu taahhüde güvenerek ve sözleşme gereği olarak ihale tarihini 02.07.2019 tarihi olarak ilan etmesinin ve sözleşmenin bitiş tarihi olan 18.09.2019 tarihinden önce yeni kiracıyı tespit etmek istemesinin hayatın olağan akışına uygun olduğu, mevcut kiracı / davacının yeni yapılacak olan ihaleye girme hakkının bulunduğu, dava konusu yerin yapılan ihaleyle yeni kiracıya kiralanmış olmasında bir usulsüzlük bulunmadığı gerekçesiyle; davacının kiracılık sıfatının tespiti ve müdahalenin menni talebinin reddine, dava tarihi itibariyle kiracılık sıfatının bulunmadığının tespitine, kiracılık sıfatı bulunmayan davacının mahrum kalınan kâra ilişkin tazminat talebinin reddine, davalı … yönünden ise davanın aktif husumet yokluğundan reddine karar verilmiş; karara karşı, davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. IV. İstinaf Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; başvurunun esastan reddine karar verilmiş; karara karşı, davacı vekili temyiz başvurusunda bulunmuştur. V. Temyiz A. Temyiz Sebepleri Davacı vekili; davanın esasına dair araştırma ve inceleme yapılarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ve hatalı gerekçe ile davanın reddine karar verildiğini, istinaf başvurusunun dikkate alınmamış olmasının doğru olmadığını ileri sürerek, kararın bozulmasını talep etmiştir. C. Gerekçe ve Değerlendirme Uyuşmazlık, kiracılık sıfatının tespiti ile kiralananın kullanılamaması nedeniyle oluşan zararlarının tazmini istemlerine ilişkindir. Kira sözleşmesi her iki tarafa borç yükleyen sözleşmelerden olup, kiracı, kira bedelini ödemekle, kiraya veren ise kiralananı kullanıma uygun bulundurmakla yükümlüdür. Kiralananın konut veya çatılı iş yeri olması durumunda, kira sözleşmesi; süre bitimi ile sona ermeyip, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu‘nun 347. maddesine göre kiracı, kira süresinin bitiminden en az onbeş gün önce bildirimde bulunmadıkça, aynı şartlarla bir yıl yenilenir. Bu nedenle konut ve çatılı iş yeri kiralarında kira sözleşmesi; tarafların ortak iradeleri ile son bulmadığı takdirde, ancak Kanunda belirtilen nedenlere dayalı olarak açılacak tahliye davası sonucunda verilecek mahkeme kararı ile mümkün olacaktır. Konut ve çatılı işyeri kiralarına tabi taşınmazlarda tahliye davası açılabilecek haller, sınırlı sayıda olup, akdin feshi ve tahliye davası açma koşullarının bulunması durumunda bile mahkeme kararı ile tahliye ilamı alınmadığı sürece akdin sona erdiğinden söz edilemez ve kiraya veren tarafından tek taraflı olarak yapılan fesih hukuki sonuç doğurmaz. Kiracının bulunduğu yerden tahliyeye zorlanması hukuken mümkün değildir. Tahliye tarihine kadar kiracının kira bedelini ödeme yükümlülüğü, kiraya verenin ise kiralananı kullanıma elverişli bulundurma yükümlülüğü devam edecektir. Yukarıda yer verilen bilgiler ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davaya dayanak yapılan ve hükme esas alınan 18.09.2018 tanzim tarihli ve 1 yıl süreli kira sözleşmesi konusunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmamakta olup, Mahkemenin de kabulünde olduğu üzere

Tahliye Taahhüdü, Mahkeme Kararı ile Tahliye İlamına Bağlanmadan Kiraya Verene Sözleşmeyi Sona Erdirme Hakkı Verir mi? Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Aracın Ayıplı Olması Nedeniyle Sözleşmeden Dönme ve Bedel İadesi İstemli Davada Tüketicinin Seçimlik Hakları Islah ile Değiştirilebilir mi

Aracın Ayıplı Olması Nedeniyle Sözleşmeden Dönme ve Bedel İadesi İstemli Davada Tüketicinin Seçimlik Hakları Islah ile Değiştirilebilir mi Aracın Ayıplı Olması Nedeniyle Açılan Davada Tüketicinin Seçimlik Hakları Değiştirilebilir mi: Uyuşmazlık, aracın ayıplı olması nedeniyle sözleşmeden dönme, bedel iadesi ve masrafların tahsili istemine ilişkindir. Somut olayda, davacı tarafın dava dilekçesinde sözleşmeden dönerek araç bedelinin iadesini talep ettiği ve seçimlik hakkını bu şekilde kullanmakla tükettiği anlaşılmaktadır. Mahkemece, davacının sunduğu ıslah dilekçesi ile aracın ayıpsız misli ile değiştirilmesini talep ettiği ancak bir kez kullanılmakla sona eren seçimlik hakların ıslah ile değiştirilemeyeceği değerlendirilerek, davacının dava dilekçesindeki sözleşmeden dönme ve bedel iadesi talebi hakkında yapılan açıklamalar çerçevesinde değerlendirme yapılıp bir karar verilmesi, ayrıca değişik iş dosyası nedeniyle yapılan masrafların yargılama giderlerine dâhil edilmesi ve haklılık durumuna göre taraflar arasında paylaştırılması gerekirken, eksik inceleme ile karar verilmiş olması usul ve kanuna aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir. (6502 s. K. m. 11, 83) (6098 s. K. m. 227) Yargıtay 3. Hukuk Dairesi Esas No: 2025/278 Karar No: 2025/3722 Karar Tarihi: 01.07.2025 Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacı vekili; müvekkilinin davalı oto galeri şirketinden 11.10.2021 tarihinde 2013 model Renault marka araç satın aldığını, müvekkilinin aracı satın almadan 1 gün önce ekspertize götürdüğünü, buradan alınan ekspertiz raporunda; sol ön ve sağ ön çamurluğun sökülüp takıldığı, sağ ön kapının sökülüp takıldığı, sağ arka kapının kuru çekiç olarak raporlandığını, müvekkilinin aracı bu durumda olduğunu kabul ederek ve inanarak satın aldığını, ancak müvekkilinin bu aracı satmadan önce başka bir ekspere götürdüğünü, buradan alınan raporda; sağ ön kapının çıkma, sürücü airbaginin ve ön göğsün (torpido) çıkma olarak değiştiği, aracın yolcu airbaginin patlak tamirli, aracın emniyet kemerinin dirençli, aktif olmadığının belirtildiğini, müvekkilinin dava konusu aracı hem davalının hem de oto ekspertizin hazırladığı rapora güvenerek satın aldığını, ancak aracın raporda belirtildiği gibi olmadığının ortaya çıktığını, işbu dava açılmadan önce Kayseri 4. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2022/29 E. sayılı dosyası ile tespit davası açıldığını ve bilirkişi raporu alındığını belirterek, fazlaya ilişkin hakları saklı olmak üzere ayıplı aracın rayiç bedeli olan 141.500,00 TL ile müvekkilinin yaptığı 10.000,00 TL masraftan kaynaklı tüm zararının mevduata uygulanan en yüksek faiziyle birlikte davalıdan tahsilini talep etmiş, 18.10.2023 tarihli ıslah dilekçesiyle, aracın misli ile değişimi ile 10.000,00 TL masrafın davalıdan tahsilini istemiş, 23.04.2024 tarihli 2. ıslah dilekçesiyle, aracın ayıpsız misliyle değişimini ve 10.000,00 TL masrafın davalıdan tahsilini, bunun mümkün olmaması halinde, aracın rayiç bedelinin iadesini ve 10.000,00 TL masrafın davalıdan tahsilini, bunun mümkün olmaması halinde ise, ayıp oranında bedel indirimi yapılmasını ve 10.000,00 TL masrafın davalıdan tahsilini istemiştir. II. Cevap Davalı vekili; davacının süresinde ayıp ihbarında bulunmadığını, dava konusu araçtaki hasarların belli olduğunu ve müvekkili şirketin bunları saklamadığını, ekspertiz raporunun doğru hazırlanmamış olduğu durumda ise müvekkilinin kusuru ve sorumluluğunun bulunmadığını, davacının zararını ekspertiz raporu veren firmadan talep etmesi gerektiğini, davacının tramer kaydındaki hasarları bilerek aracı satın aldığını, aracın satıldığı tarihteki hasar kaydına göre fiyatın belirlendiğini ve satımın gerçekleştiğini, davacının talep ettiği zarar olan 10.000,00 TL’ye dair herhangi bir fatura sunulmadığını, davacının aracı aldıktan sonra kendisinin kaza yapmış olabileceğini veya işlem yaptırmış olabileceğini savunarak, davanın reddini istemiştir. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; bilirkişi heyetince hazırlanan raporda; kaporta aksamındaki ayıpların araç satın alınırken bilindiği, daha sonra aldırılan tespit raporlarında kaportaya dair ilave ayıp tespit edilemediği, aracın hava yastıklarındaki hasarın ve emniyet kemerlerine direnç atılma olayının 01.03.2016 tarihinde yaşanan kazada meydana gelmesi ve bu ayıbın olağan bir gözden geçirme ile fark edilmesinin mümkün olmaması sebebiyle bu hususun gizli ayıp niteliğinde olduğu, araçtaki değer kaybının ise 14.150,00 TL olduğu yönünde görüş bildirildiği, misli ile değişim yönünde kullanılan seçimlik hakkın somut olayda mümkün olmadığı, ayrıca her ne kadar yapılan masraflar talep edilmiş ise de dosya arasında yapılan masrafa dair herhangi bir belge bulunmadığı, bu talep yönünden de davanın ispat edilemediği gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiş; süresi içinde, davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. IV. İstinaf Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun‘un 11/3 maddesi kapsamında, davacının misli ile değişim talebinin satıcı için orantısız güçlükleri beraberinde getireceğinin tespit edildiği gerekçesiyle, istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiş; süresi içinde, davacı vekili temyiz başvurusunda bulunmuştur. V. Temyiz A. Temyiz Sebepleri Davacı vekili; 23.04.2024 tarihli ıslah dilekçelerine hiç değinilmediğini, aracın ayıpsız misliyle değişimine karar verilmesi gerektiğini, 10.000,00 TL masraf için dosyada belge bulunduğunu, dava konusu araç için delil tespiti yapıldığını, aracın eksper raporu için yapılan ödemelerin yapılan masrafları ispata yeterli olduğunu ve bu belgelerin dosyaya sunulduğunu, ayrıca dosya kapsamında dinlenen tanığın da talep edilen masrafı doğruladığını, dosya kapsamında alınan tüm bilirkişi raporlarında aracın ayıplı olduğunun belirtildiğini, Bölge Adliye Mahkemesinin gerekçesinin hatalı olduğunu ifade ederek; kararın bozulmasını talep etmiştir. B. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, aracın ayıplı olması nedeniyle sözleşmeden dönme, bedel iadesi ve masrafların tahsili istemine ilişkindir. 1. Tarafların iddia, savunma ve dayandıkları belgelere, uyuşmazlığın hukuki nitelendirilmesine göre, Mahkemece hükme esas alınan (3 makine mühendisi bilirkişiden oluşan heyetten alınan) raporda; dosyadaki SBGM bilgi ve belgelerinden yola çıkılarak, dava konusu aracın 01.03.2016 tarihinde yaşanan kazada, aracın sürücü ve yolcu hava yastıklarının hasara uğradığının tespit edildiği, araçtaki hava yastıklarındaki hasarın ve emniyet kemerlerine direnç atılma olayının 01.03.2016 tarihinde yaşanan kaza sonucu aracın tamir edilmesi sırasında meydana geldiği ve bu ayıbın olağan bir gözden geçirme ile fark edilmesinin mümkün olmaması sebebiyle gizli ayıp niteliğinde olduğunun tespit edildiği, raporun taraf, mahkeme ve Yargıtay denetimine elverişli olduğu anlaşılmakla, davacı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine karar verilmiştir. 2. 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun‘un 11. maddesinde, malın ayıplı olması durumunda tüketicinin seçimlik hakları düzenlenmiştir. Bu seçimlik haklarda tüketici; bedel iadesini de içeren sözleşmeden dönme, malın ayıpsız misliyle değiştirilmesi veya ayıp oranında bedel indirimi ya da ücretsiz onarım isteme haklarına sahiptir. Satıcı, tüketicinin tercih ettiği bu talebi yerine getirmekle yükümlüdür. Açıklandığı şekilde tüketici seçimlik haklarından herhangi birisini kullanabilecektir. Öğretide ve uygulamada da kabul edildiği üzere tüketicinin seçimlik haklarını tek yanlı ve varması gereken bir irade açıklamasıyla kullanması gerekmektedir. Tüketici bu haklardan hangisini

Aracın Ayıplı Olması Nedeniyle Sözleşmeden Dönme ve Bedel İadesi İstemli Davada Tüketicinin Seçimlik Hakları Islah ile Değiştirilebilir mi Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Ameliyat Sonucu Oluşan Ödem ve Görme Kaybı vb. Komplikasyonlarda Doktor Hatası veya İhmalinin Bulunup Bulunmadığının Araştırılması

Tam Teşekküllü Üniversite Hastanelerinden Rapor Alınarak Tıbbın Gerek ve Kurallarına Göre Doktor Hatası veya İhmalinin Bulunup Bulunmadığının Araştırılması Doktor Hatası veya İhmalinin Araştırılması: Hükme esas alınan bilirkişi raporlarında, dosyada bulunan radyolojik tetkiklerin değerlendirilmesi sonucu paranazal BT incelemesinde; sfenoid sinüste septumun sola deviye olduğu belirtilmiş ise de, davalı doktorun; komplikasyonun sebebinin, anotomik bir varyasyon olan onodi hücresinin davacı hastada mevcut olması olduğunu, ameliyatı yapan doktorun haberdar olması gereken ve anatomik varyasyon olan onodi hücresinden operasyon öncesi çekilen tomografide hiç bahsedilmediğini savunduğu, davacılar tarafından dosya kapsamında alınan bilirkişi raporlarına bu yönden de itiraz edildiği gözetildiğinde, söz konusu raporda yer alan incelemelerin davacıların itirazlarını karşılar nitelikte olmayıp hüküm kurmaya elverişli olmadığı görülmüştür. O halde İlk Derece Mahkemesince, tam teşekküllü Üniversite Hastanelerinde görevli, içerisinde kulak burun boğaz, göz hastalıkları ve radyoloji uzmanının da bulunduğu bilirkişilerden heyet oluşturularak, özellikle ameliyat öncesi onodi hücrelerinin varlığının tespiti için gerekli tetkiklerin ve görüntülemelerin yapılıp yapılmadığı, ameliyat öncesi davacıya ait radyoloji görüntüleri incelenerek, onodi hücrelerinin varlığının görülüp görülmediği, onodi hücreleri görüntülerde tespit edilebiliyorsa davalı Hastanedeki radyoloji uzmanı tarafından rapor edilip edilmediği incelenerek, somut olaya uygun şekilde tıbbın gerek ve kurallarına göre olayda davalıların sorumluluğunu gerektirecek ihmal ve hata bulunup bulunmadığını gösteren, davalı doktorun beyanı da değerlendirilerek, davacıların tüm itirazlarını karşılar nitelikte, taraf, Mahkeme ve Yargıtay kontrol ve denetimine açık rapor alınarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile ilgili şekilde karar verilmesi usul ve kanuna aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir. (6100 s. K. m. 371, 373) Yargıtay 3. Hukuk Dairesi Esas No: 2025/192 Karar No: 2025/3719 Karar Tarihi: 01.07.2025 Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacılar vekili; davalı doktor tarafından 27.04.2017 tarihinde müvekkili….’e …. Antalya Hastanesinde genel anestezi altında “FESS, iki yanlı ve endoskopik iki yanlı frontal sinüs ve iki yanlı sfenoid cerrahisi” ameliyatı yapıldığını, 4 gün boyunca müvekkiline ödem tedavisi uygulandığını, müvekkilinin bir gözünün görme yetisini kaybettiğini, sinüzit ameliyatının da başarılı geçmemesi sebebiyle davalı doktorun ağır kusurlu olduğunu, göz sinirindeki harabiyetin doktorun burun kemiğini bir aletle yaralaması sonucu oluşan ödemden kaynaklandığını, bu tür ameliyatlarda kullanılması gereken navigasyon cihazının davalı Hastanede olmadığını ifade ederek, fazlaya ilişkin hakları saklı olmak üzere şimdilik müvekkili Buket için 600.000,00 TL manevi ile 10.000,00 TL maddi tazminat, müvekkili …. için 150.000,00 TL manevi ile 10.000,00 TL maddi tazminatın 27.04.2017 tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalılardan müteselsilen ve müştereken tahsilini talep etmiştir. II. Cevap 1. Davalı … vekili; müvekkili tarafından davacıya FESS(Fonksiyonel endoskopik sinüs cerrahisi) uygulandığını, davacının gözünde görme kaybı oluşmasında müvekkiline atfedilecek hiçbir kusurun olmadığını, davacı hastaya gerekli tetkiklerin ve tedavilerin yapıldığını, davacı hastanın sinüslerinde ya da burnunda hala bazı problemlerin mevcut olmasının ameliyatın başarılı olmadığı ya da yetersiz olduğu anlamına gelmediğini, hastada mevcut olan problemlerin tamamının giderilmesinin mümkün olmadığını, söz konusu ameliyat ile hedeflenenin hastanın solunum yollarında fonksiyonel düzelme sağlamak olduğunu ve bu hedefe de ulaşıldığını, hastanın anatomik yapısının problemli olduğunu, bu problemler nedeniyle istenmeyen sonuca yol açan komplikasyonun ortaya çıkma ihtimalinin arttığını, göz sinirinde oluşan ödemin sebebinin onodi hücresi olarak adlandırılan anatomik bir varyasyon olduğunu, yaşa ve cinsiyete göre değişkenlik gösterdiğini, Türkiye’de yapılan bilimsel çalışmalarda onodi hücresinin %13 civarında görüldüğü yönünde yayınların olduğunu, onodi hücresi olan insanların %4-25’inde optik siniri çevreleyen kemik yapısının belirli alanlarda siniri tam örtmediğinin görülebildiğini, operasyon öncesi yapılan paranazal sinüs tomografisi tetkikinde onodi hücresinin varlığının rapor edilmediğini, bu derece riskli bir operasyonda müvekkilinin göz sinirindeki bütünlüğe hiç bir zarar vermeden operasyonu tamamladığını, kemikte oluşan defektin müvekkili ile ilgisinin olmadığını, FESS cerrahisinden önce paranazal tomografi tetkikinin zorunlu olduğunu, bu konuda müvekkilini uyaran herhangi bir uyarı görülmediğini, yaşanan durumun komplikasyon olduğunu, davacıya usulüne uygun şekilde onam formunun imzaltıldığını, riskler arasında tam görme kaybının da bulunduğunu, dolayısıyla davacının bunu göze alarak operasyonu kabul ve talep ettiğini savunarak, davanın reddini istemiştir. 2. Davalı Hastane vekili; davalı doktorun müvekkili Hastane hekimi olmayıp, kendisi ile müvekkili Hastane arasında yalnızca hastaneye ait ameliyathanenin kullanılması konusunda anlaşma olduğunu, bu nedenle tıbbi uygulamanın içeriğinden müvekkili Hastanenin sorumlu olmadığını, ameliyathane kullanımına ilişkin yapılan anlaşmalarda hastanelerin yalnızca organizasyon kusuru var ise sorumlu olmasının söz konusu olduğunu, süreçte organizasyon kusurunun söz konusu olmadığını, Sinus Cerrahisi-Fess Bilgilendirme ve Onam Formunda “Önerilen tedavinin avantajları ve riskleri” başlığı altında çok nadir görülebilen risklerden biri olarak görme kaybının belirtildiğini, konu ile literatürlerde de FESS ameliyatlarında görülebilen görme kaybının komplikasyon olduğunun açıkça belirtildiğini savunarak, davanın reddini istemiştir. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; davacı …’in davalı doktora diğer davalı şirket bünyesinde faaliyet gösteren …. Antalya Hastanesinde 27.04.2017 tarihinde ”Fess, iki yanlı ve endoskopik iki yanlı frontal sinüs ve iki yanlı sfenoid sinüs cerrahisi” ameliyatı olduğu, ameliyattan sonra sol gözünün görmemeye başladığı, dosya arasına sunulan Sinüs Cerrahisi-Fess Bilgilendirme ve Onam Formunun üçüncü sayfasında “Önerilen Tedavinin Avantajları ve Riskleri” başlığı altında ”kısmi veya tam görme kaybı” bulunduğu, onam formunun usulüne uygun olarak davacı …’e imzalatıldığı ve ameliyatın riskleri konusunda bilgilendirildiği, …. Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanlığından, İstanbul ATK 7. Adli Tıp İhtisas Kurulundan ve son olarak İstanbul ATK 3. Üst Kurulundan alınan raporlarda, davalı hekime ve davalı Hastaneye meydana gelen sonuç bakımından bir kusur atfedilmediği, uygulamaların tıbbi kurallara uygun olduğu, alınan üç raporun birbiri ile aynı doğrultuda olduğu gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiş; süresi içinde, davacılar vekili ve davalı … vekili istinaf başvurusunda bulunmuşlardır. IV. İstinaf Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; …. Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı Başkanlığının 03.07.2018 tarihli raporu, Adli Tıp Kurumu Başkanlığı 7. Adli Tıp İhtisas Kurulunun 25.12.2019 tarihli raporu ile bu raporlarla benzer yönde görüş bildiren Adli Tıp Kurumu Başkanlığı 3. Üst Kurulunun 20.10.2022 tarihli raporlarında genel olarak; davacı hastaya uygulanan operasyonun endikasyon ve tekniğinin tıbben uygun olduğu, davacıda operasyon sonrası gelişen görme kaybının söz konusu ameliyat neticesinde her türlü dikkat ve özene rağmen gelişebilecek komplikasyonlardan biri olduğu, ameliyat sonrası görme kaybı şikayetine yönelik komplikasyon yönetiminin tıbben uygun yapıldığı, davalı hekimin uygulamalarının tıp biliminin genel kabul görmüş ilke ve kurallarına uygun olduğu, davalı Hastanenin sağlık personelleri aracılığıyla yürüttüğü sağlık

Ameliyat Sonucu Oluşan Ödem ve Görme Kaybı vb. Komplikasyonlarda Doktor Hatası veya İhmalinin Bulunup Bulunmadığının Araştırılması Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Takip Yolunun Değiştirilmesi Durumunda Borçlu Şirketin Bilinen Son Adresine Yeniden Tebligat Yapılması Gerekir mi

Takip Yolunun Değiştirilmesi Durumunda Ödeme Emri Doğrudan Tebligat Kanunu 35. Maddesi Uyarınca Tebliğ Edilebilir mi Takip Yolunun Değiştirilmesi Durumunda Tebliğ İşlemlerinin Yeniden Yapılması: İcra dosyası incelendiğinde, davacı alacaklı tarafından davalı borçlu aleyhine başlatılan kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla takip değiştirilerek iflas yoluyla takibe geçilmiştir. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu‘nun 43/2. maddesinde takip yolunun değiştirilmesi durumunda alacaklıya sadece harçtan muafiyet hakkı verilmiş olup, bu durumda davacı tarafça yeniden harç ödenmeyecek ise de anılan düzenlemede yeni baştan müracaat denilmekle yeni bir takip başlatılmış olduğundan borçlu, önceki takibe itiraz etmese bile takip yolunun değiştirilmesinden sonra kendisine gönderilecek yeni ödeme emrine karşı itirazda bulunabilir. Bu durumda iflas yoluyla adi takipte ödeme emrine ilişkin tebliğ işlemlerinin yeniden yapılması gerekmektedir. 7201 sayılı Tebligat Kanunu‘nun 10/1. maddesi uyarınca ödeme emrinin ilk önce davalı borçlu şirketin bilinen son adresi olan ticaret sicil adresine tebliğ edilmesi, davalıya gönderilen tebligatın iade edilmesi hâlinde bu kez Tebligat Kanunu’nun 35. maddesine göre tebliğ işleminin yapılması gerekmektedir. Bu doğrultuda, davacı tarafından takip yolunun değiştirilmesinden sonra iflas yoluyla takibe ilişkin ödeme emrinin doğrudan Tebligat Kanunu’nun 35. maddesi uyarınca davalı borçlu şirkete tebliğ edildiği anlaşılmakla, yapılan tebliğ işlemi usulsüzdür. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2024/125 Karar No: 2025/374 Karar Tarihi: 18.06.2025 Mahkemesi: Ticaret Mahkemesi Özel Daire Kararı: Yargıtay 6. Hukuk Dairesinin 22.06.2023 tarihli ve 2023/866 Esas, 2023/2489 Karar sayılı BOZMA kararı Taraflar arasındaki iflas davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. İlk Derece Mahkemesince verilen kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 6. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İlk Derece Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili şirketin davalı ile olan ticari ilişkisinden doğan borcuna karşılık, davalının müvekkiline verdiği çeklerin süresinde bankaya ibraz edildiğinde karşılıksız olduğunun görüldüğünü, davalı şirket aleyhine İstanbul 14. İcra Müdürlüğünün 2018/3288 Esas sayılı dosyasında takip başlatıldığını, davalı şirketin icra takibine yasal süresi içerisinde itiraz etmediğini, iflas takibinin kesinleştiğini, davalı şirketin müvekkili şirkete takip konusu borca ilişkin herhangi bir ödeme yapmadığını ileri sürerek davalı şirketin icra dosyasına ilişkin tüm dosya borcunu takip tarihinden itibaren takipten sonrası için de işletilecek yasal faizi ile birlikte dosyaya depo etmesine, aksi hâlde davalı şirketin iflasına karar verilmesini talep etmiştir. II. Cevap Davalı vekili; usulüne uygun tebligat yapılmasına rağmen cevap dilekçesini süresinde sunmamış, ancak 24.04.2019 tarihli dilekçesinde iflas yoluyla başlatılan takibin usulsüz olduğunu, taraflar arasında imzalanan sözleşmenin davacı tarafça ihlâl edildiğini ve davacının sözleşme kapsamında aldığı avans çeklerini haksız şekilde iade etmediğini belirterek davanın reddini savunmuştur. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İlk Derece Mahkemesinin 21.10.2021 tarihli ve 2021/220 Esas, 2021/1009 Karar sayılı kararı ile; borçlunun icra dairesinde ödeme emrine itiraz etmediği, süresinden sonra verilmiş cevap dilekçesiyle takibe konu çeklerin bedelsiz olduğunu ileri sürdüğü, süresinden sonra sunulan beyanların dikkate alınmasının mümkün olmadığı, ancak bir an için bu dilekçenin geçerli bir cevap dilekçesi olduğunun kabulü hâlinde dahi davalı tarafından icra müdürlüğünde yapılan bir itiraz olmadığından, ödeme emri ve borcun kesinleştiği, kesinleşen takibe rağmen davalı şirket tarafından borcun ödenmediği ve depo emri kararının yerine getirilmediği gerekçesiyle davanın kabulü ile davalının iflasına karar verilmiştir. IV. İstinaf A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 29.12.2022 tarihli ve 2022/1903 Esas, 2022/1632 Karar sayılı kararı ile; davalı ödeme emrinin usulsüz tebliğ edildiğini, iflas davasının usule aykırı olduğunu, davadan ve takipten bilirkişi raporunun tebliğiyle haberdar olduğunu savunmuş ise de, icra takibinde davalıya çıkartılan tebligatın iade edilmesi üzerine, davalının ticaret sicilinde kayıtlı adresine 7201 sayılı Tebligat Kanunu‘nun 35. maddesi uyarınca yapılan tebliğin usulüne uygun olduğu, bu nedenle davalının savunmasına itibar edilmediği, davalının takibe itiraz etmediği ve takibin kesinleştiği, usulüne uygun depo emrine rağmen borcun da ödenmediği dikkate alındığında İlk Derece Mahkemesince davalının iflasına karar verilmesinin yerinde olduğu gerekçesiyle istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. V. Bozma ve Bozmadan Sonraki Yargılama Süreci A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 6. Hukuk Dairesinin 22.06.2023 tarihli ve 2023/866 Esas, 2023/2489 Karar sayılı kararı ile, “….2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu‘nun 43/2 madde hükmüne göre alacaklı başlattığı takip yolunu bir defaya mahsus harç ödemeksizin yeni baştan müracaat edebilir. Kanundaki “yeni baştan müracaat”tan kasıt takibin tüm unsurlarıyla yeniden başlamasıdır. Buna göre tebligatın asile ve daha önceden yapılan tebligat yok sayılarak yapılması gerekir. 7201 sayılı Tebligat Kanunu‘nun 10. maddesinin 1. fıkrası uyarınca tüzel kişi muhatap yeni adresini kayıtlı olduğu resmi sicile bildirmemiş ise resmî sicildeki adresi bilinen adres olarak kabul edileceği için tebligat bu adrese çıkarılacak, ancak adres değişmiş olduğu için tebliğ evrakı tebliğ edilemeden iade edilecektir. Bu durumda tebliğ evrakının tebliğ edilemediği tüzel kişinin resmî sicildeki adresi Tebligat Kanunu’nun 35. maddesinin 4. fıkrasının açık hükmü gereği esas alınarak, aynı maddenin 2. fıkrasına göre tebliğ olunacak evrakın bir nüshası eski adrese ait binanın kapısına asılır ve kapıya asılma tarihi tebliğ tarihi sayılır. Bundan sonra eski adrese aynı Kanun’un 35. maddesinin 3. fıkrasına göre çıkarılan tebligatlar muhataba yapılmış sayılır. Diğer taraftan Tebligat Kanununun Uygulanmasına Dair Yönetmelik’in 57. maddesinin 4. fıkrası “Daha önce tebligat yapılmamış olsa bile, tüzel kişiler bakımından ana statü, sicil, tüzük ve kuruluş senedi gibi resmî kayıtlardaki adresleri esas alınır ve bu madde hükümleri uygulanır” hükmünü içermektedir. Somut olayda, davacı alacaklı tarafından, borçlu aleyhine başlatmış olduğu kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla takip değiştirilerek iflas yoluyla adi takibe geçilmiştir. Bu durumda, davacı tarafça yeniden harç ödenmeyecek ise de yeni bir takip başlatmış olduğundan iflas yoluyla adi takipte ödeme emrinin ilk önce davalı borçlu şirketin ticaret sicil adresine tebliğ edilmesi (TK md.10/1), bila tebliğ iadesi halinde 7201 sayılı Tebligat Kanunu‘nun 35. maddesine göre tebliğe çıkarılması gerekir. Oysa, icra dosyası incelendiğinde iflas yoluyla ödeme emrinin doğrudan Tebligat Kanunu’nun 35. madde hükmüne göre davalı borçlu şirkete tebliğ edildiği anlaşılmış olup,

Takip Yolunun Değiştirilmesi Durumunda Borçlu Şirketin Bilinen Son Adresine Yeniden Tebligat Yapılması Gerekir mi Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Rabia Naz Vatan’ın Şüpheli Ölümüne ilişkin Yürütülen Soruşturmanın Etkisiz Olması Nedeniyle Hak İhlali Kararı

AYM, Rabia Naz Vatan’ın Şüpheli Ölümüne ilişkin Yürütülen Soruşturmanın Etkisiz Olması Nedeniyle Yaşam Hakkının İhlal Edildiğine Karar Vermiştir Rabia Naz Vatan’ın şüpheli ölümüne ilişkin TBMM tarafından oluşturulan araştırma komisyonunun soruşturmada gerekli özen ve hassasiyetin gösterilmediğini ifade eden raporu, HSK tarafından soruşturma sürecinde savcıların gösterdiği ihmal nedeniyle verilen disiplin cezası, emniyet birimleri tarafından soruşturma sürecinde gösterilen ihmal nedeniyle kolluk kuvvetlerine yönelik tesis edilen disiplin işlemleri, farklı pratik ve ölçütler (disiplin hukuku, kamuoyu denetimi) temelinde yapılan irdeleme ve değerlendirmelere ilişkin olsa da soruşturma sürecinde gösterilen ihmal ve özensizliğe dair yukarıda yapılan belirlemeleri destekler niteliktedir. Tüm bu tespit ve değerlendirmeler ışığında Rabia Naz Vatan’ın şüpheli ölümünü tüm yönleriyle aydınlatabilecek ve varsa sorumluların belirlenmesini sağlayabilecek bütün delilleri tespit eden, yaşam hakkının sağladığı güvencelerin gerektirdiği derinlik ve ciddiyette bir soruşturma yürütüldüğünü söylemek mümkün görünmediğinden soruşturma sürecine dair özensizlik, ihmal ve eksikliklerin yaşam hakkı kapsamında etkili soruşturma yükümlülüğünü ihlal ettiği kanaatine ulaşılmıştır. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkının usul boyutunun ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir. Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Atika Vatan ve Şaban Vatan Başvurusu (B. No: 2020/29242) Karar Tarihi: 29/5/2025 R.G. Tarih ve Sayısı: 1/9/2025 – 33004 Genel Kurul – Karar Başkan: Kadir ÖZKAYA Başkanvekilleri: Hasan Tahsin GÖKCAN, Basri BAĞCI Üyeler: Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL, Metin KIRATLI Raportör: Volkan ÇAKMAK Başvurucular: Atika VATAN, Şaban VATAN I. Başvurunun Konusu 1. Başvuru, şüpheli ölüm olayına ilişkin olarak yürütülen soruşturmanın etkisiz olması nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. Başvuru Süreci 2. Başvuru 17/9/2020 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucular, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. 4. İkinci Bölüm, başvurunun Genel Kurul tarafından incelenmesine karar vermiştir. III. Olay ve Olgular 5. Başvuru formu ve ekleri ile Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden elde edilen veriler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: 6. Başvurucuların 16/10/2006 tarihinde dünyaya gelen ve ilköğretim 6. sınıf öğrencisi olan kızları Rabia Naz Vatan 12/4/2018 tarihinde Giresun’un Eynesil ilçesindeki ikametgâhlarının önünde, yol üzerinde yerde yatar vaziyette ve yaralı olarak saat 17.15 sıralarında M.K. tarafından bulunmuştur. M.K.nın 112 Acil Servisi araması ile olay yerine gelen ambulans ilk müdahaleyi yapmış ve Rabia Naz Vatan’ı Görele Devlet Hastanesine götürmüştür. Rabia Naz Vatan hastanede yapılan tıbbi müdahaleye rağmen aynı gün hayatını kaybetmiştir. 7. Kolluk kuvvetleri tarafından 12/4/2018 tarihinde saat 18.30’da düzenlendiği anlaşılan Olay Tutanağı’nda; Ö.D.nin 155 Polis İmdat hattını arayarak “Bir araç çocuğa çarpıp kaçmış, çocuk yerde yatıyor.” şeklinde ihbarda bulunduğu, ihbar üzerine olay yerine intikal edildiği, olay yerine ulaşıldığında ambulansın çocuğu götürmekte olduğu, çocuğun Rabia Naz Vatan olduğunun tespit edildiği, olay yerinde çocuğu yerde yatar vaziyette görenin A.A.A., 155 Polis İmdat hattını arayanın Ö.D. ve 112 Acil Servisi arayanın ise M.K olduğu, çocuğa çarpan aracı kimsenin görmediği, olay yerinde bulunan ve çocuğa ait olan 36 numara ayakkabının muhafaza altına alındığı, tanıkların polis merkezine intikal ettirildiği belirtilerek olay yeri inceleme ekibine bilgi verildiği kayıt altına alınmıştır. M.K. olayın hemen ardından alınan ifadesinde çeşmeden su almak için yürüdüğü sırada Şaban Vatan’ın (başvurucu) evine 100-150 metre mesafede iniltiler duyduğunu, sesin geldiği yöne hareket ettiğinde Rabia Naz Vatan’ı yerde yatar vaziyette gördüğünü, 112 Acil Servisi aradığını, kızın bağırıp feryat ettiğini ama konuşmadığını, herhangi bir yerde kan görmediğini, başvurucuların komşusu olan Ş.D.yi çağırdığını, Ş.D.nin kızı tanıyıp ailesine haber verdiğini, ambulansın gelip Rabia Naz Vatan’ı aldığını, civarda araç ya da başkaca şahıs görmediğini söylemiştir. 8. Olayın hemen akabinde emniyet birimleri, Görele Cumhuriyet Başsavcılığına (Başsavcılık) bilgi vermiştir. Başsavcılık delillerin toplanması yönünde talimat vermiş, olay yeri çevresinde ve bina içinde, ikametgâhta, binanın çatısında gözlem ve inceleme yapılmış; tanıklar araştırılmış ancak bu esnada görüntü kaydı yapılmamıştır. Olay yerinden temin edilen ve Rabia Naz Vatan’ın üzerinden çıkanların not edildiği muhafaza kayıtlarında toplanan bulgulara yer verilmiştir. Tutanaklarda Rabia Naz Vatan’ın kıyafetleri, ayakkabıları yer almakla birlikte ayağından çıkan çoraplar tutanaklara kaydedilmemiştir. Aynı gün saat 23.50’de düzenlenen tutanakta binanın çatı/teras katında girişe göre sağda, duvara yaslanmış vaziyette, Rabia Naz Vatan’a ait pembe renkli bez okul çantası bulunduğu, çantanın incelenmesi sonucu içinden okul kitaplarının, kalem kutusunun, okul malzemelerinin ve ayrıca “Bunları Kimseye Anlatmamıştım” isimli romanın çıktığı kayıt altına alınmıştır. 9. Olay yeri inceleme ekibinin olay günü saat 18.50’de başladığı ve saat 23.00 sıralarında bitirdiği inceleme sonucu düzenlediği 13/4/2018 tarihli olay yeri inceleme raporunda; başvurucunun ikametgâhının bulunduğu binanın en alt katında yer alan, yine başvurucuya ait olan işyerinin önünde Rabia Naz Vatan’ın duvara 1,5 metre mesafede yerde yatar vaziyette M.K. tarafından bulunduğu ve 112 Acil Servisin arandığı, çocuğun hastaneye kaldırıldığı ancak hayatını kaybettiği, adli muayene sonucu çocuğun her iki ayağında kırık, sol topuk kısmında kırık ve yarık (patlama) olduğu, çocuğun ikamet ettiği binanın Başsavcılık talimatı ile incelendiği, ikametgâhta ve çocuğun odasında şüpheli bir durum, not vs. olmadığı, çocuğa ait olan pembe renkli bez çantanın binanın çatı katında, girişe göre sağda ve yerde bulunduğu, çantanın içinden okul kitaplarının, kalem kutusunun, okul malzemelerinin ve “Bunları Kimseye Anlatmamıştım” isimli kitabın çıktığı, kitabın Ayşe’nin intiharının anlatıldığı 53. sayfasının ataşla tutturulmuş olduğu belirtilmiştir. Raporun devamında çatının dört bir yanının/kenarlarının 10 cm tuğla ile çevrildiği, çatıda çimento torbaları olduğu, çatı ve zemininin yerden 14,5 metre kadar yüksekte olduğu, çatı ile binanın zemin katında bulunan ve üzeri çinkoyla kaplanmış olan işyeri çatısı arasındaki mesafenin 8 metre olduğu, işyeri çatısı üzerine herhangi iz veya çökme bulunmadığı, işyeri çatısının zeminden 6,80 metre yüksekte olduğu, çocuğun hastanede bulunan sol ayakkabısının içinde bir miktar kan olup ipliklerinin ve kenarının kesik olduğu, tabanında bir miktar beyaz toz (çimento vb.) bulunduğu, kesiklerin sağlık ekibi tarafından acilde yapıldığının anlaşıldığı, okul kıyafetlerinde ıslaklık, çamur, yeşil çimen izi bulunduğu, eşyaların emniyet birimine teslim edildiği, kaza veya intihar ile ilgili somut delile rastlanmadığı belirtilmiştir. Olay yeri inceleme ekibi tarafından olay yeri fotoğraflanmış, olay yerinin krokisi çıkarılmış, delil listesi hazırlanmıştır. Söz konusu belgelere göre binanın en alt katında yer alan, Rabia Naz Vatan’ın hemen önünde yatar vaziyette bulunduğu başvurucuya ait olan işyerinin çatısı (sundurma) bina duvarından ileriye doğru 4,30 metre çıkıntı oluşturmaktadır. 10. 12/4/2018 tarihinde saat 21.00’de düzenlenen ölü muayene raporunda; Rabia Naz Vatan’ın baş bölgesinde kırık tespit edilmediği,

Rabia Naz Vatan’ın Şüpheli Ölümüne ilişkin Yürütülen Soruşturmanın Etkisiz Olması Nedeniyle Hak İhlali Kararı Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Kambiyo Senetlerinin Bedelsizlik İddiasına ilişkin Menfi Tespit Davasında İlk Savunmayla Çelişir Şekilde Islah Yapılması

Kambiyo Senetlerinin Bedelsizlik İddiasına ilişkin Menfi Tespit Davasında İlk Savunmayla Çelişir Şekilde Islah Yapılması, Dürüstlük Kuralına Aykırıdır ​ Kambiyo Senetlerinde Bedelsizlik İddiası: Menfi tespit istemiyle açılan davalarda ispat yükü kural olarak alacak iddiasında bulunan davalı tarafta ise de kambiyo senetlerinin illetten mücerret borç ikrarı içerme niteliğini haiz olması nedeniyle keşidecinin lehtara karşı bedelsizlik iddiasında bulunması halinde bu kez ispat yükü bu sebeple borçsuzluğunun tespitini isteyen davacıya düşer. Somut olayda dava dilekçesindeki anlatıma göre davacı ile davalı arasında senedin varlık sebebini oluşturan herhangi bir borç ilişkisinin bulunmadığını ispat yükünün başlangıçta davacı üzerinde olduğu konusunda tereddüt bulunmamaktadır. Ne var ki davalı cevap dilekçesinde senette yazılı ikili ilişkinin aksine senedin aslında davacıyla organik bağı bulunan üçüncü bir kişinin kendilerine olan cari hesap borcuna karşılık olduğunu savunarak yeni bir vakıa ortaya atmış ve ispat yükünü üzerine almıştır. Nitekim sadece vakıayı ileri sürmekle kalmamış, savunmasına dayanak protokol, cari hesap ilişkine ilişkin ticari kayıtlar gibi pek çok delili de dosyaya sunmuştur. Ancak sonrasında ıslah dilekçesi vererek bu kez ilk savunmasıyla tümüyle çelişir şekilde borçlunun davacı olduğunu ileri sürerek senedin kendisi lehine yarattığı karineyi yeniden canlandırmak istemiştir. Dilekçeler aşamasında ileri sürülen vakıanın ıslahla değiştirilmesi kural olarak mümkün ise de ıslahın konusu, tarafların usul hataları olup hak kaybına yol açılmaması yönündeki amaçla getirilmiş bu kurumun açıkça usul hilesi yapılmasının bir aracı olarak kullanılması düşünülemez. Dürüstlük kuralı ve tarafların gerçeğe uygun beyanda bulunma yükümlülüğüne aykırı bu davranış çelişkili davranma yasağını ihlal eder nitelik taşıdığından; somut olayda ıslaha değer verilmesi, daha açık bir anlatımla taraflar arasındaki uyuşmazlığın davalının sanki ilk savunmasını hiç yapmamış gibi muamele edilerek çözümlenmesi artık mümkün değildir. Hal böyle olunca Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire kararma uyulması gerekirken hatalı değerlendirmeyle ıslah edilen savunmaya göre ispat yükünün davacı üzerinde olduğundan bahisle verilen karar usul ve yasaya aykırıdır. Direnme kararı bu nedenle bozulmalıdır. (6100 s. K. m. 19, 25, 141, 176, 179, 190, 200, 201) (2004 s. K. m. 72) (6102 s. K. m. 687, 776) (4721 s. K. m. 2, 6) (6098 s. K. m. 77) (YİBK 12.04.1933 T. 1933/30 E. 1933/6 K.) (YHGK 08.02.2022 T. 2021/19-659 E. 2022/82 K.) (YHGK 05.02.2019 T. 2017/19-821 E. 2019/58 K.) (YHGK 18.02.2021 T. 2017/1-1243 E. 2021/113 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2024/11-121 Karar No: 2025/390 Karar Tarihi: 25-06-2025 Taraflar arasındaki menfi tespit davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir. Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine. Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İlk Derece Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararma karşı direnilmiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hakimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacı vekili; müvekkilinin 10.02.2015 tarihinde davalı şirket lehine keşide ettiği senetleri kurulacak ticari ilişki nedeniyle avans olarak davalıya verdiğini ancak taraflar arasında herhangi bir ticari ilişkinin gerçekleşmediğini, bu nedenle senetlerin konusuz kaldığını, buna rağmen davalının söz konusu senetleri takibe koyduğunu, müvekkilinin İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2015/20920 sayılı dosyası nedeniyle cebri icra tehdidi altında 30.06.2015 vade tarihli ve 50.000.00 TL bedelli senedi ödemek zorunda kaldığını, bu tutarın istirdadı gerektiğini, ayrıca 30.09.2016 vade tarihli ve 50.000,00 TL bedelli senet ile 30.12.2015 vade tarihli ve 50.000,00 TL bedelli iki senet dayanak gösterilerek icra takibine geçildiğini, davalıya verilip de henüz vadesi gelmemiş olan senetlerden dolayı da davalı şirkete borçlu olmadığını ileri sürerek borçsuzluğunun tespitine, ayrıca icra dosyasında ödenen 50.000,00 İL tutarın istirdadına karar verilmesini talep etmiştir. II. Cevap 1. Davalı vekili; yetkisizlik itirazlarının yanı sıra esas yönden de iddiaların gerçeği yansıtmadığını, dava konusu edilen 30.09.2016 vade tarihli. 75.000,00 TL bedelli ve 30.12.2016 vade tarihli 75.000,00 TL bedelli senetlerin müvekkiline teslim edilmediğini, bu iki senetten malumatlarının olmadığını, diğer senetler bakımından ise davanın kötüniyetli açıldığını, zira 20.12.2013 tarihinde müvekkili ile davacının organik bağı bulunan dava dışı … Sağlık Tic. Ltd. Şti. (…) arasında bir protokol imzalandığını, protokolde, …’nin, müvekkili şirkete olan cari hesap borcuna karşılık olarak davacı şirketin, Van 100. Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinden olan 228.889,16 TL alacağını müvekkili şirkete temlik edilmesinin hüküm altına alındığını, protokol gereğince davacı şirketin, Van 7. Noterliğinin 26.12.2013/13733 yevmiye No.lu temliknamesiyle bu hak ediş alacağını müvekkiline temlik ettiğini, … ve davacı şirketinin temsil ve imza yetkilisinin … olduğunu, protokole her iki şirketin de temsilci olarak iki şirket adına imza attığını, …’nun yetkilisi olduğu şirketler adına müvekkili şirketten mal aldığını, …’nin, müvekkil şirkete olan borçlarına karşılık, diğer şirketinin Van 100. Yıl Üniversitesinde bulunan hak ve alacaklarını temlik ettiğini ve bu bağlamda … Sağlık şirketinin borcuna karşılık, diğer şirketinin, yani davacının altı adet senedini de verdiğini, bu senetlerden vadesi gelip de ödenmeyen 30.06.2015 vade tarihli 50.000,00 TL bedelli senet borcunun İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2015/20920 sayılı dosyasında takibe konulduğunu ve takip borcunun davacı tarafından ödendiğini, vadesi geldiği halde ödenmeyen 30.09.2015 vadeli 50.000,00 TL ve 30.12.2015 vadeli 50.000.00 TL bedelli senetler hakkında ise İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2016/172 sayılı dosyası ile takip başlatıldığını ve senetlerin halen ödenmediğini, … şirketinin borçlarını devralan davacının müvekkili şirkete Dolar hesabından 73.733.74 USD, Euro hesabından 28.657.73 Euro ve Türk Lirası hesabından da 185.000,00 TL borcunun olduğunu, … şirketinden devralman bu borcun davacı şirket tarafından halen ödenmediğini savunarak davanın reddini ve %20 tazminatın davacıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. 2. Yargılama sırasında verilen ıslah dilekçesi ile davalı vekili bu kez; 30.09.2016 vadeli 75.000,00 TL bedelli ve 30.12.2016 vadeli 75.000,00 TL bedelli senetlerin teslim alınmadığı yönündeki savunmaları baki ise de. diğer senetler yönünden yukarıda açıklanan savunmalarını senetlerin, müvekkili şirketin davacı şirketten olan alacağına karşılık alındığı şeklinde ıslah ettiklerini beyan etmiştir. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İstanbul Anadolu 2. Asliye Ticaret Mahkemesinin 24.10.2018 tarihli ve 2017/279 Esas, 2018/1081 Karar sayılı kararı ile; davacının dava konusu senetlerin taraflar arasındaki ticari ilişki nedeniyle avans olarak verildiğini iddia ettiği, ispat yükünün davacı üzerinde olduğu ancak iddianın yazılı belge ile ispatlanamadığı, davacının inceleme sırasında defterlerini ibraz etmediği, davalıya ait incelenen ticari defter kayıtlarına göre taraflar arasında ticari ilişki bulunduğu ve dava tarihi itibariyle davalının

Kambiyo Senetlerinin Bedelsizlik İddiasına ilişkin Menfi Tespit Davasında İlk Savunmayla Çelişir Şekilde Islah Yapılması Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Belediyede Çalıştırılan Taşeron İşçilerin İrtibat ve İltisak Gerekçesiyle İşten Çıkarılması

Belediyede Çalıştırılan Taşeron İşçilerin Olağanüstü Hal Kapsamında İrtibat ve İltisak Gerekçesiyle İşten Çıkarılması Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Onat ve Diğerleri / Türkiye Davası İkinci Bölüm – Karar İrtibat ve İltisak Gerekçesiyle Taşeron İşçilerin İşten Çıkarılması: Madde 6 § 1 (medeni hukuk yönünden) • Adil yargılanma • Olağanüstü hal ilan edildikten sonra, çeşitli belediye yetkilileri tarafından taşeron olarak çalıştırılan özel şirketler tarafından istihdam edilen işçilerin, yasadışı yapılarla bağlantılı oldukları gerekçesiyle işten çıkarılmalarına ilişkin yargısal denetimin yetersiz olması • İlgili kanun hükmünde kararname, bireylerin işten çıkarılmalarını takiben yerel mahkemeler tarafından yürütülen yargısal denetime herhangi bir kısıtlama getirmemiştir • Yerel mahkemelerin, işten çıkarılmaları bağlamında başvuranlar aleyhinde devam eden veya tamamlanmış ceza yargılamalarının içeriğini ve ilgisini değerlendirmemesi Madde 6 § 2 • İş mahkemelerinin, başvuranlar aleyhinde devam eden veya tamamlanmış ceza yargılamalarının varlığının, söz konusu varsayılan bağlantılara dayanarak iş sözleşmelerinin feshedilmesi için geçerli gerekçeler oluşturabileceği yönündeki kararıyla masumiyet karinesi ihlal edilmemiştir Onat ve Diğerleri / Türkiye davasında, Daire hâlinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine yedi Türk vatandaşı (başvuranlar) tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM veya Mahkeme), İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (Sözleşme) 34. maddesi uyarınca, tabloda yer verilen çeşitli tarihlerde yapmış olduğu başvuruları (61590/19; 23504/20; 23505/20; 23786/20; 25016/20; 26550/20 ve 29728/20); Tüm başvurular açısından Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 2 maddesine ve 26650/20 no.lu başvurudaki başvuran dışındaki tüm başvuranlar açısından Sözleşme’nin 8. maddesine ilişkin şikâyetlerin Türk Hükümetine (Hükümet) bildirilmesi ve başvuruların geri kalanının kabul edilemez olduğunun beyan edilmesi kararını; ve tarafların beyanlarını dikkate alarak; 4 Mart 2025 tarihinde yapılan kapalı müzakereler sonucunda, Aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir: Giriş Dava, olağanüstü hal ilanının ardından başvuranların, Türkiye’nin güney doğusundaki çeşitli belediye yetkililerinin taşeronluğunu yaptığı farklı özel şirketler tarafından işçi olarak istihdam edilmelerine son verilmesi ve ardından iş mahkemeleri tarafından işten çıkarılmalarının yargısal denetime tabi tutulmasına ilişkindir. Başvuranların tümü, Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 2. maddelerinin – ve altıncı başvuran hariç olmak üzere – 8. maddesinin ihlal edildiğinden şikâyetçi olmuşlardır. Olaylar Hükümet kendi görevlisi olan Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi eski Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir. Dava konusu olaylar; taraflarca belirtildiği üzere ve taraflarca ibraz edilen belgelerden anlaşılacağı şekilde aşağıdaki gibi özetlenebilir. Arka Plan Bilgileri Türkiye’nin Güney Doğusunda 2015 Yılında Gerçekleşen Olaylar Hükümet, 2015 yazından itibaren Türk güvenlik güçleri ile silahlı terör grupları arasında yaşanan ve “hendek olayları” olarak bilinen çatışmaların tırmanışa geçmesinin somut davanın genel bağlamıyla ilgili olduğu kanaatindedir. “Kürt sorununa” kalıcı ve barışçıl bir çözüm bulmak amacıyla 2012 yılının sonlarında başlatılan barış süreci sayesinde nispeten sakin geçen bir dönemin ardından, 2015 yazında PKK (Kürdistan İşçi Partisi) ile bağlantılı yasadışı silahlı grupların çatışmaları yoğunlaştırması nedeniyle Türkiye’nin güney doğusundaki güvenlik durumu kötüleşmiştir. Bu silahlı gruplar, silahlı saldırılar gerçekleştirmenin yanı sıra, bölgede sosyal hayatı ve kamu düzenini bozmak için, bazıları patlayıcı yerleştirilmiş hendekler kazmak ve bazı mahallelerde barikatlarla yolları kapatmak gibi başka yollara da başvurmuşlardır (bk. Elçi / Türkiye (k.k.), no. 63129/15, § 4, 29 Ocak 2015 ve Selahattin Demirtaş / Türkiye (no. 2) [BD], no. 14305/17, §§ 28-41, 22 Aralık 2020). Hükümete göre, PKK belediyelere sızmış ve seçilmiş belediye başkanları aracılığıyla bu belediyelerin lojistik ve mali kaynaklarını yasadışı faaliyetleri için kullanmıştır. Örnek olarak Hükümet, ölen PKK üyelerinin yakınlarının bu belediyelerde istihdam edildiğini; belediyelerin gençlik ve kadın merkezlerinin örgüte eleman bulmak için kullanıldığını; belediye fonlarının PKK’yı finanse etmek için kullanıldığını ve belediye hizmet araçlarının bombalı saldırılarda ve yasadışı örgütün diğer lojistik ihtiyaçları için kullanıldığını kaydetmiştir. 15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi 15 Temmuz 2016 darbe girişimi ve olağanüstü hal ilanı Yüksel Yalçınkaya / Türkiye ([BD], no. 15669/20, §§ 10-17, 26 Eylül 2023) kararında özetlenmiştir. Olağanüstü hal 21 Temmuz 2016’dan 18 Temmuz 2018 tarihine kadar yürürlükte kalmıştır. Olağanüstü hal süresince Bakanlar Kurulu çeşitli kanun hükmünde kararnameler çıkarmıştır. Bu kararnamelerden biri olan ve 23 Temmuz 2016 tarihli Resmi Gazete yayımlanan 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (bk. Pişkin / Türkiye, no. 33399/18, § 33, 15 Aralık 2020), bir bakanlığa bağlı tüm kurumlarda terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara, üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilen her türlü personelin kamu görevinden çıkarılması şart koşulmuştur. Başvuranların İşten Çıkarılması ve Yerel Mahkemelerdeki İşe İade Davaları 23 Temmuz 2016 tarihli 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin yürürlüğe girmesinin ardından, kamu kurumları güvenlik değerlendirmeleri yaparak özel taşeron şirketlerden terör örgütüne üye, mensubiyeti, iltisaklı ya da irtibatlı olduğunu düşündükleri çalışanların işten çıkarılmasını talep etmiştir. Sonuç olarak, çeşitli tarihlerde, başvuranları istihdam eden özel taşeron şirketler, başvuranlara tebligatta bulunarak ivedilikle geçerli olmak üzere işlerine son vermişlerdir. Başvuranlar, işlerine iade edilmeleri talebiyle iş mahkemelerince dava açmışlardır. Başvuranlar, işten çıkarılmalarının 4857 sayılı İş Kanunu anlamında geçerli gerekçelere dayanmadığını ve Kanun’da belirtilen usul hükümlerine uyulmadığını ileri sürmüşlerdir. Başvuranlar bu nedenle, işlerine iadelerini ve dört aylık maaşlarına eşdeğer bir tazminat talep etmişlerdir. Başvuranlar işverenlerinin kendilerini işlerine iade edilmemelerine karar vermesi halinde, kendilerine sekiz aylık maaşlarına eşdeğer bir tazminat ödenmesi gerektiğini de eklemişlerdir. Yargılamalar sırasında iş mahkemeleri taşeron temin eden özel sektör kuruluşlarından ve belediye işverenlerinden başvuranların sözleşmelerinin feshine ilişkin belgeleri talep etmiş ve Ulusal Yargı Ağı Projesi (UYAP) aracılığıyla ilgili kamu kurumlarından başvuranların işten çıkarılmasını haklı kılabilecek bir ceza soruşturması ve kovuşturması olup olmadığına ilişkin bilgi talep ederek re’sen bir soruşturma yürütmüştür. İş mahkemeleri, toplanan bilgilere dayanarak Ek II’de belirtilen tarihlerde davaların reddine karar vermiştir. İş mahkemesi sadece başvuran Doham Onat’ın (başvuru no. 61590/19) davasında başvuranı herhangi bir terör propagandası yaparken görmediklerini ifade eden tanıkları dinlemiş, ancak söz konusu iş mahkemesi tarafından bu tanıkların ifadelerine ilişkin ayrı bir değerlendirme yapılmamıştır. İş mahkemelerinin gerekçelerinde yer alan ortak unsurlar aşağıdaki şekilde özetlenebilir. Öncelikle, iş mahkemeleri uyuşmazlığın konusunun 4857 sayılı İş Kanunu’na tabi olduğunu, ancak 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin yasadışı yapılara mensup veya iltisaklı olduğu düşünülen çalışanların derhal işten çıkarılmasını öngören hükümlerinin, özellikle “şüphenin varlığı” temelinde, iş ilişkisinin sona erdirilmesi için geçerli gerekçeler oluşturduğuna karar vermiştir. Bu bağlamda yerel mahkemeler, söz konusu Kanun Hükmünde Kararname ile öngörülen tedbirlerin olağanüstü halin bir gereği olduğunu ve başta FETÖ/PDY (Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması) olmak üzere PKK, DAEŞ, DHKP/C (Halkın Devrimci Kurtuluş Partisi/Cephesi) ve ulusal güvenliğe tehdit oluşturan diğer örgütler gibi

Belediyede Çalıştırılan Taşeron İşçilerin İrtibat ve İltisak Gerekçesiyle İşten Çıkarılması Read More »