Arslan Hukuk

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Munzam Zarara ilişkin Pilot Karar: Alacağın Enflasyon Karşısında Değer Kaybına Uğramasından Kaynaklanan Aşkın Zararın Tazmini

Anayasa Mahkemesi’nin Aşkın Zarar / Munzam Zarara ilişkin Pilot Kararı Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme İddialar Başvurucu, özel hukuk kişisi ile arasındaki borç ilişkisinden doğan alacağının enflasyon karşısında değer kaybına uğramasından kaynaklı aşkın zarar / munzam zararının tazmin edilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkıyla bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Olaylar Başvurucu, konut finansman kredisinden kaynaklanan uyuşmazlık nedeniyle özel bir banka aleyhine 9/11/2010 tarihinde icra müdürlüğünde 48.854 TL asıl alacak üzerinden icra takibi başlatmıştır. İcra takibine banka tarafından itiraz edilmiş ve icra takibi durmuştur. Başvurucu, itirazın iptali davası açmış; yargılama sonunda borçlunun itirazının iptaline, takibin asıl alacak üzerinden ve asıl alacağa takip tarihinden borç tamamen ödeninceye kadar işleyecek yıllık %9 temerrüt faizi uygulanmak suretiyle devamına karar verilmiştir. Ayrıca kararda, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 67. maddesi uyarınca asıl alacak tutarının %20’si oranında takdir edilen 9.770,80 TL icra inkâr tazminatının davalıdan alınarak başvurucuya verilmesine, fazlaya ilişkin 738 TL’lik talebin reddine hükmedilmiştir. Bu karar taraflarca temyiz edilmeyerek 1/7/2020 tarihinde kesinleşmiştir. Karar sonrası borçlu tarafından 2/7/2020 tarihinde toplam 119.114,76 TL yatırılmış ve borç ödenmiştir. Borcun ödenmesini müteakip başvurucu, yaklaşık on yıllık sürede ödenen yasal faizin alacağının enflasyon karşısında uğradığı değer kaybını karşılamadığını belirterek 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu‘nun 122. maddesi uyarınca munzam zararına karşılık fazlaya ilişkin hak ve alacak talebi saklı kalmak kaydıyla 100.000 TL’nin 2/7/2020 tarihinden itibaren işletilecek faiziyle birlikte ödenmesi talebiyle dava açmıştır. Tüketici mahkemesi davayı reddetmiş, istinaf ve temyiz aşamalarının ardından ret kararı kesinleşmiştir. Mahkemenin Değerlendirmesi Anayasa’nın 35. ve 40. maddeleri, devlete özel hukuk kişileri arasındaki alacakların enflasyon karşısında uğrayacağı önemli ölçüdeki değer kayıplarını giderecek hukuki altyapı ve mekanizmaları oluşturma sorumluluğu yüklemektedir. Bu kapsamda devlet, özel hukuk kişileri arasındaki uyuşmazlıklarda tarafların menfaatleri arasındaki adil dengenin sağlanmasına yönelik tedbirleri almakla mükelleftir. Alacaklının alacağını geç tahsil etmesi halinde, enflasyon karşısında meydana gelen değer kaybının giderilmemesi, alacağına gerçek değeriyle ulaşmasını engellemekte; borçlunun ise borcunu gerçek değerinin altında ödemesine yol açmaktadır. Bu durum, taraflar arasındaki adil dengeyi alacaklı aleyhine bozmakta ve alacaklıya ölçüsüz bir külfet yüklemektedir. 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine ilişkin Kanun ile alacakların enflasyon etkisiyle uğradığı değer kaybının telafisi ve tazmini için bir hukuk yolu oluşturulmuştur. Anılan Kanun’un genel gerekçesi incelendiğinde; borçlunun borcunu zamanında ödememesinden kazançlı çıktığı, dava ve icra yoluna başvurulmadan ödemede genellikle bulunulmadığı zira dava ve takip sırasında geçecek her sürenin borçlunun lehine çalıştığı, belirtilen durumun dava ve icra takiplerini artırdığı belirtilmiştir. Ayrıca gerekçede borçluların sadece haklarında dava açılmasına ve icra takibinde bulunulmasına sebebiyet vermekle kalmayıp bunların uzaması için her türlü yola başvurduğuna değinilerek tasarının kötü niyetli kişilerin bu davranışlarının önüne geçilmesi, kanuni faiz ve temerrüt faizinin günün koşullarına uydurulması için düzenlendiği ifade edilmiştir. Dolayısıyla kanun koyucunun iradesinin enflasyonun neden olduğu sorunları ortadan kaldırmak olduğu açıktır. Ancak Kanun’un 1. maddesine göre kanuni faiz yüzde yirmi dördü aşamamaktadır. Dolayısıyla anılan düzenlemeler ile farklı hukuki konular için bir kısım oranların tespit edildiği anlaşılmakla birlikte, bu düzenlemelerin enflasyon oranları ile bağlantısının kurulmadığı görülmektedir. Bir başka deyişle enflasyon karşısında alacakların değer kaybının önlenmesi maksadıyla düzenlenen 3095 sayılı Kanun’da yer verilen faize ilişkin hükümlerin teorik düzeyde dahi değer kaybının önlenmesine ilişkin başarı şansı sunma kapasitesinin bulunmadığı anlaşılmıştır. 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine ilişkin Kanun ile öngörülen hukuk yolunun somut olaya etkisine ilişkin yıllık faiz oranları ve enflasyon verileri incelenmiş ve başvuruya konu uyuşmazlıkla ilgili olarak 3095 sayılı Kanun’da belirlenen faiz oranlarının enflasyon oranlarının altında kaldığı görülmüştür. Bu nedenle başvurucunun -borçlunun borcunu zamanında ödememesinden kaynaklı olarak geç kavuştuğu- alacağının enflasyon karşısında değer kaybına uğradığı açıktır. Konusu bakımından somut olaydaki ile benzer nitelikler taşıyan bazı uyuşmazlıklarda faizi aşan zararlar, 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 105. maddesi ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu‘nun 122. maddesi uyarınca munzam zarar davası yoluyla giderilmeye çalışılmıştır. 1980’li yıllardan bu zamana kadar bazı yargı kararlarında enflasyon olgusunun zararın ispatı için yeterli görülerek bu davaların kabul edildiği ancak bazı kararlarda ise munzam zarar talebinin enflasyon etkisi dışında somut bir zarara ilişkin olması gerektiği gerekçesiyle reddedildiği görülmektedir. Dolayısıyla 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 105. maddesi ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu‘nun 122. maddesi kapsamında munzam zarar davasının alacakların enflasyon karşısında değer kaybının tazmin edilmesini güvence altına almadığı ve bu yöndeki içtihadın etkili bir hukuk yolunun bulunduğu yönünde gelişme göstermediği görülmüştür. Bu nedenle alacağın enflasyon nedeniyle uğradığı değer kaybının tazmin edilmesi açısından 818 sayılı (mülga) Kanun’un 105. maddesi ve 6098 sayılı Kanun’un 122. maddesi kapsamında munzam zarar davasının da teorik düzeyde başarı şansı sunma kapasitesinin bulunmadığı değerlendirilmiştir. Sonuç olarak hukuk sisteminde başvurucunun alacağının enflasyon karşısında uğradığı değer kaybının tazmin edilmesini sağlayacak etkili bir hukuk yolunun bulunmadığı kanaatine varılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle mülkiyet hakkı ile bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiğine ve pilot karar usulünün uygulanmasına karar vermiştir. Alacağın Enflasyon Karşısında Değer Kaybına Uğramasından Kaynaklanan Aşkın Zarar / Munzam Zararın Tazmin Edilmesi Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Caner Şafak (Başvuru No: 2024/41763) Karar Tarihi: 8/7/2025 R.G. Tarih ve Sayı: 29/9/2025 – 33032 Genel Kurul – Karar Başkan: Kadir ÖZKAYA Başkanvekilleri: Hasan Tahsin GÖKCAN, Basri BAĞCI Üyeler: Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL, Ömer ÇINAR, Metin KIRATLI Raportör: Olcay ÖZCAN Başvurucu: Caner ŞAFAK I. Başvurunun Konusu 1. Başvuru, özel hukuk kişileri arasındaki borç ilişkisinden doğan alacağın enflasyon karşısında değer kaybına uğramasından kaynaklı zararın tazmin edilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkıyla bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. Başvuru Süreci 2. Başvuru 10/7/2024 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı cevap sunmuştur. 4. Birinci Bölüm tarafından 27/5/2025 tarihinde yapılan toplantıda, başvurunun niteliği itibarıyla Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekli görüldüğünden başvurunun Genel Kurula sevkine karar verilmiştir. III. Olay ve Olgular 5. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar şöyledir: 6. Başvurucu 1974 doğumlu olup İstanbul’da ikamet etmektedir. A. İcra Takibi ve İtirazın İptali Davası Süreci 7. Başvurucu, T. Bankası A.Ş. (Banka) aleyhine 9/11/2010 tarihinde Şişli 3. İcra Müdürlüğünde (İcra Müdürlüğü) 48.854 TL asıl alacak üzerinden icra takibi başlatmıştır. Yapılan itiraz üzerine takip durmuş ve başvurucu, davalı Bankanın itirazının iptali ve

Munzam Zarara ilişkin Pilot Karar: Alacağın Enflasyon Karşısında Değer Kaybına Uğramasından Kaynaklanan Aşkın Zararın Tazmini Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Aynı Yargı Çevresindeki Aynı Hukuk Mahkemelerinde Açılan Davalarda Verilen Birleştirme Kararının Diğer Mahkeme için Bağlayıcı Olması

Hukuk Mahkemelerince Verilen Birleştirme Kararının Diğer Mahkeme için Bağlayıcı Olması Anayasa Mahkemesi Kararı – Değerlendirme İtiraz Konusu Kural İtiraz konusu kuralda, aynı yargı çevresinde yer alan aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemelerinde açılan davalar arasında bağlantı bulunması durumunda ikinci davanın açıldığı mahkemece verilen birleştirme kararının diğer mahkeme için bağlayıcı olduğu öngörülmektedir. Başvuru Gerekçesi Başvuru kararında özetle; itiraz konusu kuralla davanın açıldığı mahkeme tarafından verilen birleştirme kararının denetlenmesine imkân tanınmadığı, bu durumun hukuk devleti ilkesiyle, hak arama özgürlüğüyle, kanuni hâkim güvencesi ve mahkemelerin bağımsızlığı ilkeleriyle bağdaşmadığı belirtilerek kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi Kanuni hâkim güvencesi, mahkemelerin kuruluş ve yetkileri ile izleyecekleri yargılama usulünün kanunla düzenlenmesini ve dava konusu olay ortaya çıkmadan önce belirlenmesini gerektirir. Bu düzenleme, kişinin hangi mahkemede yargılanacağını önceden ve kesin olarak bilmesini gerektiren doğal hâkim ilkesini koruyan bir hüküm olarak ele alınmaktadır. Söz konusu güvence, yalnızca mahkemelerin yargı yetkisi içinde yer alan konuların belirlenmesini değil her bir mahkemenin kuruluşu ve yer bakımından yargı yetkisinin belirlenmesi de dâhil olmak üzere mahkemelerin organizasyonlarına ilişkin tüm düzenlemeleri ifade etmekte, mahkemelerin görev ve yetki alanlarının açık ve anlaşılır biçimde tespit edilmesi gereğini ortaya koymaktadır. Bir yargı yerinin kuruluş, görev, işleyiş ve izleyeceği yargılama usulü itibarıyla hukuki yapılanmasının kanuni hâkim ilkesine uygun olabilmesi için bu alana ilişkin belirlemenin kanunla yapılmış olması tek başına yeterli değildir. Yalnızca kanunilik değil önceden belirlenmiş olma unsurunu da içeren kanuni hâkim ilkesi, yargılama makamlarının uyuşmazlık ortaya çıktıktan sonra kurulmasına veya yargıcın atanmasına, başka bir anlatımla davanın taraflarına göre hâkim atanmasına engel oluşturur. Öte yandan kanuni hâkim güvencesi, yeni kurulan veya mevcut mahkemelere yetki verilmesini tamamen yasaklamaz. Belirli bir olay, kişi veya toplulukla sınırlı olmamak kaydıyla yeni kurulan bir mahkemenin veya mevcut bir mahkemeye yetki verilmesi ve bu mahkemenin yetkilendirilme tarihinden önceki uyuşmazlıklara bakması, söz konusu güvenceye aykırılık teşkil etmez. Söz konusu ilke gereğince bir davaya hangi mahkemenin bakacağına ilişkin kuralların kanunla ve önceden düzenlenmesi zorunludur. Bununla birlikte Anayasa’daki diğer güvenceler veya devletin yükümlülüklerinden kaynaklanan haklı ve makul nedenlerin varlığı hâlinde, davanın ilk açıldığı mahkemeden farklı bir mahkemede görülmesine imkân tanıyan kanuni düzenlemelerin yapılması mümkündür. Bu düzenlemelerden biri de davaların birleştirilmesi müessesesidir. Davaların birleştirilmesi, ayrı ayrı açılmış davalar arasında bağlantı bulunması hâlinde bu davaların daha az giderle ve daha süratli biçimde görülmesini sağlamak, ayrıca çelişkili kararların önlenmesini temin etmek amacıyla kabul edilmiştir. Bu kapsamda, birleştirme müessesesiyle yargılamanın makul sürede tamamlanması ve hakkaniyete uygun karar verilmesi amaçlanmaktadır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun ilgili hükmünde, mahkemenin yargılamanın iyi yürütülmesini sağlamak amacıyla davaları ayırabileceği, bu durumda ayırma kararını veren mahkemenin her iki davaya da bakmaya devam edeceği düzenlenmiştir. Bu bağlamda koşulları oluşmadığı hâlde birleştirme kararı verilmişse davaların ayrılması durumunda bile normal şartlar altında başka bir mahkeme tarafından görülmesi gereken uyuşmazlık, ilk davanın açıldığı mahkeme tarafından karara bağlanacaktır. Öte yandan aynı yargı çevresinde bulunan aynı sıfat ve düzeydeki mahkemeler arasında verilen birleştirme kararlarına karşı yalnızca hükümle birlikte kanun yoluna başvurulabileceği ve bu durumun tek başına hükmün kaldırılması veya bozma sebebi oluşturmayacağı düzenlenmiştir. Bu kapsamda, koşulları oluşmadığı hâlde verilen birleştirme kararlarında başka bir bozma sebebi yoksa dosyanın ikinci davanın açıldığı mahkemeye geri dönmesi mümkün değildir. Davanın ilk açıldığı mahkemeden farklı bir mahkemede görülmesini öngören bir kuralın kanuni hâkim güvencesine aykırı olmaması için anayasal düzeyde haklı ve makul nedenlerin yanı sıra keyfî uygulamalara karşı yeterli güvenceler de içermesi gerekir. Bu çerçevede koşulları oluşmadığı hâlde ikinci davanın açıldığı mahkeme tarafından birleştirme kararı verilmesi durumunda bu keyfîliği önleyecek ve birleştirme kararını ortadan kaldırabilecek etkili güvencelerin öngörülmesi gerekir. Ancak kuralla, usule aykırı şekilde birleştirme kararı verilmesi durumunda dosyanın ikinci mahkemeye geri dönmesini sağlayacak bir mekanizmaya yer verilmediği anlaşılmaktadır. Bir davanın aynı yargı çevresinde bulunan aynı düzey ve sıfattaki bir mahkemeyle birleştirilmesi, davaya bakacak mahkeme/hâkimin değiştirilmesi sonucunu doğurmaktadır. Kuralla, birleştirme kararının diğer mahkeme için bağlayıcı nitelikte olması nedeniyle uyuşmazlık doğduktan sonra davanın başka bir mahkeme/hâkim tarafından görülmesine imkân tanınmaktadır. Bununla birlikte kuralda hukuka aykırı birleştirme kararlarının denetimi ve dosyanın normal şartlar altında söz konusu davaya bakacak mahkemeye geri gönderilmesini sağlayacak bir düzeltici mekanizmaya yer verilmemiştir. Bu itibarla belirli bir uyuşmazlıkla sınırlı olmak üzere koşulları oluşmamasına rağmen ikinci davanın açıldığı mahkeme tarafından verilen bağlayıcı nitelikteki birleştirme kararının davaya bakacak olan mahkemeyi/hâkimi geri dönülemez bir şekilde değiştirmesi kanuni hâkim güvencesiyle bağdaşmamaktadır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir. Aynı Yargı Çevresindeki Aynı Hukuk Mahkemelerinde Açılan Davalarda Verilen Birleştirme Kararının Diğer Mahkeme için Bağlayıcı Olmasına ilişkin Düzenlemenin İptali Anayasa Mahkemesi Kararı Esas Sayısı: 2024/237 Karar Sayısı: 2025/137 Karar Tarihi : 17/6/2025 Resmi Gazete Tarih ve Sayısı: 25/9/2025-33028 İtiraz Yoluna Başvuranlar Nevşehir 4. Asliye Hukuk Mahkemesi (E.2024/237) İstanbul Anadolu 15. Sulh Hukuk Mahkemesi (E.2025/123) İtirazların Konusu: 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 166. maddesinin (1) numaralı fıkrasının Anayasa’nın 2., 13., 36., 37. ve 138. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talepleridir. Olay: Kamu görevlisine yapılan fazla ödemenin tahsili ve itirazın iptali davalarında itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkemeler, iptali için başvurmuştur. I. İptali İstenen Kanun Hükmü 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun itiraz konusu kuralın da yer aldığı 166. maddesi şöyledir: “Davaların birleştirilmesi – Madde 166 (1) Aynı yargı çevresinde yer alan aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemelerinde açılmış davalar, aralarında bağlantı bulunması durumunda, davanın her aşamasında, talep üzerine veya kendiliğinden ilk davanın açıldığı mahkemede birleştirilebilir. Birleştirme kararı, ikinci davanın açıldığı mahkemece verilir ve bu karar, diğer mahkemeyi bağlar. (2) Davalar, ayrı yargı çevrelerinde yer alan aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemelerinde açılmış ise bağlantı sebebiyle birleştirme ikinci davanın açıldığı mahkemeden talep edilebilir. Birinci davanın açıldığı mahkeme, talebin kabulü ile davaların birleştirilmesine ilişkin kararın kesinleşmesinden itibaren, bununla bağlıdır. (3) Birleştirme kararı, derhâl ilk davanın açıldığı mahkemeye bildirilir. (4) Davaların aynı veya birbirine benzer sebeplerden doğması ya da biri hakkında verilecek hükmün diğerini etkileyecek nitelikte bulunması durumunda, bağlantı var sayılır. (5) İstinaf incelemesi ayrı dairelerde yapılması gereken davaların da bu madde hükmüne göre birleştirilmesine karar verilebilir. Bu hâlde istinaf incelemesi, birleştirilen davalarda uyuşmazlığı doğuran asıl hukuki ilişkiye ait kararı inceleyen bölge adliye mahkemesi dairesinde yapılır.” II. İlk İnceleme A. E.2024/237 Sayılı Başvuru Yönünden 1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Kadir ÖZKAYA, Hasan Tahsin GÖKCAN, Basri BAĞCI, Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ,

Aynı Yargı Çevresindeki Aynı Hukuk Mahkemelerinde Açılan Davalarda Verilen Birleştirme Kararının Diğer Mahkeme için Bağlayıcı Olması Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Beyaz Yakalı Çalışanların Kapsam Dışı Personel Kabul Edilerek Toplu İş Sözleşmesinden Yararlandırılmaması

Beyaz Yakalı Çalışanların Kapsam Dışı Personel Kabul Edilerek Toplu İş Sözleşmesinden Yararlandırılmaması AYM Kararı – Değerlendirme Olaylar Madencilik ile taş ocakları iş kolunda faaliyet gösteren sendikanın mensubu olan başvurucu 8/2/2000 ile 22/10/2014 tarihleri arasında davalı işyerinde muhasebe şefi olarak çalışmıştır. Bu dönemde işyerinde yetkili sendika konumunda olan sendika ile işveren arasında iki üç yıllık periyotlarla toplu iş sözleşmesi (TİS) imzalanmıştır. Başvurucu, işyerinde kendisinin de dâhil olduğu geniş bir kesimin beyaz yakalı çalışan olarak kapsam dışı personel kabul edildiğini ve bu nedenle toplu iş sözleşmeleri hükümlerinden yararlandırılmadığını ileri sürmüş; toplu iş sözleşmesi (TİS)’nden kaynaklanan alacakları ve diğer işçilik haklarını talep ederek dava açmıştır. Yargılamayı yürüten asliye hukuk mahkemesi (iş mahkemesi sıfatıyla) davanın reddine hükmetmiştir. Bu karara karşı yapılan istinaf başvurusu üzerine bölge adliye mahkemesi, ilk derece mahkemesi kararını kaldırmıştır. Kararın kaldırılmasıyla yeniden yapılan yargılamada, asliye hukuk mahkemesi davayı reddetmiştir. Söz konusu ret kararına karşı yapılan istinaf başvurusunun esastan reddine bölge adliye mahkemesince kesin olarak karar verilmiştir. İddialar Başvurucu, toplu iş sözleşmesinden yararlandırılmaması nedeniyle sendika hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi Anayasa’nın 53. maddesi uyarınca ekonomik ve sosyal durum ile çalışma şartlarını düzenlemek amacıyla işçiler ve işverenler toplu iş sözleşmesi (TİS) yapma hakkına sahiptir. Anılan hak, doğası gereği toplu olarak kullanabilecek olması nedeniyle işçiler tarafından sendikalar vasıtasıyla kullanılabilir. Dolayısıyla anılan maddenin birinci fıkrasına göre bütün işçilerin ekonomik ve sosyal durumlarını ve çalışma şartlarını düzenlemek amacıyla toplu iş sözleşmesi yapma hakkı bulunmaktadır. Toplu iş sözleşmesi yapma hakkı sadece şeklî anlamda bir sözleşme yapma hakkını değil şüphesiz bu sözleşmeden yararlanma hakkını da kapsar. Buna göre işçilerin kısmen veya tamamen toplu iş sözleşmesi (TİS) yapamamasına yol açan uygulama veya yorumlar Anayasa’nın anılan hükmüne aykırılık teşkil edecektir. Nitekim kanun koyucu da 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu‘nda işveren vekilleri ile toplu iş sözleşmesi (TİS) görüşmelerine işvereni temsilen katılanlar hariç tüm işçilerin toplu iş sözleşmesinden yararlanma hakkı olduğu açıkça düzenlemiştir. Somut olayda başvurucunun beyaz yakalı çalışan olarak toplu iş sözleşmesi (TİS) kapsamı dışında tutulduğu anlaşılmıştır. Ancak anayasal bir hak olan toplu iş sözleşmesinden yararlanma hakkından başvurucunun mahrum bırakılmasının anılan Anayasa ve kanun hükümleri karşısında ne şekilde hukuka uygun olduğu mahkemelerce izah edilememiştir. Dolayısıyla anayasal bir hak olan toplu iş sözleşmesi (TİS)’nden yararlanamama gibi ciddi bir sonuç doğuran hukuki yorumun somut olayın koşulları dikkate alınarak başvurucu çalışanın işveren vekili olarak görev yaptığı ya da işveren adına toplu iş sözleşmesi görüşmelerine katıldığı şeklinde yapılacak tespitlere dayanması gerektiği açıktır. İstinaf mahkemesinin de yönlendirmesiyle ilk derece mahkemesi davalı işyerinde kapsam dışı personel arasında bir eşitsizlik yaratılmadığını ve hiçbirinin toplu iş sözleşmesi (TİS)’nden yararlandırılmadığını belirtmekle yetinmiş ve daha ileri bir değerlendirmede bulunmamıştır. Anılan karar istinaf merciince de uygun bulunarak kesinleşmiştir. Dosyada başvurucunun muhasebe şefi olarak çalıştığı bilgisi yer almakta olup yaptığı iş, görev ve sorumlulukları, aldığı ücret, işyeri organizasyonu içinde işveren adına hareket ettiği hususlarına yer verilmemiştir. O hâlde mahkemelerin bu hususlara dair bir değerlendirme yapmaksızın başvurucunun salt beyaz yakalı olması ve diğer beyaz yakalılar gibi kapsam dışı tutulduğunun anlaşılması nedeniyle toplu iş sözleşmesine bağlı alacaklara hak kazanamadığı şeklindeki değerlendirmesi somut olgulara uygun düşmeyen bir gerekçe olmuştur. Neticede başvurucu, kapsam dışı personel olarak nitelendirilerek toplu iş sözleşmesi (TİS)’nden yararlandırılmamıştır. Buna karşın mahkemelerce ilgili ve yeterli bir gerekçe ortaya konulmaması sendika hakkının gerektirdiği etkili yargısal inceleme bağlamında devletin pozitif yükümlülükleriyle bağdaşmamaktadır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle sendika hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Beyaz Yakalı Çalışanların Kapsam Dışı Personel Kabul Edilerek Toplu İş Sözleşmesinden Yararlandırılmaması Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Hülya Şimşek – Başvuru No: 2022/18821 Karar Tarihi: 20/3/2025 R.G. Tarih ve Sayı: 22/9/2025 – 33025 Genel Kurul – Karar Başkan: Kadir ÖZKAYA Başkanvekilleri: Hasan Tahsin GÖKCAN, Basri BAĞCI Üyeler: Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR, Muhterem İNCE, Yılmaz AKÇİL, Ömer ÇINAR, Metin KIRATLI Raportör: Gülsüm Gizem GÜRSOY Başvurucu: Hülya ŞİMŞEK I. Başvurunun Konusu 1. Başvuru, toplu iş sözleşmesinden yararlandırılmama nedeniyle sendika hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. II. Başvuru Süreci 2. Başvuru 23/2/2022 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır. 4. İkinci Bölüm tarafından başvurunun Genel Kurula sevkine karar verilmiştir. III. Olay ve Olgular 5. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: 6. Başvurucunun mensubu olduğu, 1958 yılında kurulan Türkiye Maden İşçileri Sendikası (Türkiye MADEN-İŞ/Sendika) madencilik ve taş ocakları iş kolunda kamu sektörü ve özel sektör olmak üzere birçok işyerinde örgütlüdür. Sendika, Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonuna bağlıdır. 7. Başvurucu 8/2/2000-22/10/2014 tarihleri arasında davalı işyerinde muhasebe şefi olarak çalışmıştır. Türkiye Maden-İş, davalı işyerinde yetkili sendikadır ve başvurucunun çalıştığı dönemlerde iki üç yıllık periyotlarla işyeri ile Sendika arasında toplu iş sözleşmesi (TİS) imzalanmıştır. 8. Başvurucu; işyerinde aralarında kendisinin de olduğu geniş bir kesimin beyaz yakalı çalışan olması nedeniyle kapsam dışı kabul edilerek toplu iş sözleşmesi (TİS) dışında bırakıldığını, başlangıçta sendikalı işçilere verilen zammın aynen kapsam dışı kalanlara da uyguladığını, bu uygulamanın uzun zaman devam ettiğini ancak zaman geçtikçe şirketin H. Grup diye bir gruptan rapor alarak bu uygulamayı terk ettiğini ve 2007 yılından itibaren enflasyon artışı verilmediğini ileri sürmüştür. Başvurucu, toplu iş sözleşmesi (TİS)’nden kaynaklı alacaklar ve diğer işçilik alacaklarının tahsili talebiyle dava açmıştır. 9. Yargılamayı yapan Çayeli Asliye Hukuk Mahkemesi (iş mahkemesi sıfatıyla) 29/3/2018 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Gerekçeli kararın ilgili kısmı şöyledir: “…dosya kapsamı incelendiğinde davacının 1/6/2006 tarihinden itibaren Toplu İş Sözleşmelerinin dışında kalan kapsam dışı personel olduğu açıktır. Yerleşik Yargıtay içtihatları uyarınca; toplu iş sözleşmesi üyesi işçilere zam yapılması, kapsam dışı kalan personellere zam yapılmaması işverenin eşit işlem borcuna aykırılık teşkil etmemektedir.” 10. Karara karşı istinaf kanun yoluna başvurulması üzerine Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 8. Hukuk Dairesi 11/12/2018 tarihinde kararın kaldırılmasına karar vermiştir. Gerekçeli kararın ilgili kısmı şöyledir: “…davacı, Toplu İş Sözleşmesi kapsamında olan bir işçi olmadığından, eşit işlem borcu gereği Toplu İş Sözleşmesi kapsamında olmadığı halde kök ücret uygulamasından yararlandırılan işçi bulunup bulunmadığı belirlenerek bu şekilde bir işçi olmadığının tespiti halinde kök ücret alacağı ve ücrete bağlı fark alacak taleplerinin reddine karar verilmesi, şayet objektif neden bulunmadığı halde kapsam dışı olup da artıştan faydalanan işçi bulunduğunun tespiti halinde davacının

Beyaz Yakalı Çalışanların Kapsam Dışı Personel Kabul Edilerek Toplu İş Sözleşmesinden Yararlandırılmaması Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Hacze Muvafakat: Gelir, Aylık ve Ödeneklerin Haczine ilişkin Muvafakatın Geçerli Olabilmesi için İcra Takibinin Kesinleşmesi Gerekir mi

Hacze Muvafakat: Gelir, Aylık ve Ödeneklerin Haczine ilişkin Muvafakatın Geçerli Olabilmesi için İcra Takibinin Kesinleşmesi Gerekir mi İcra Takibinin Kesinleşmesinden Önce Hacze Muvafakat: Somut olayda alacaklı vekili tarafından şikayetçi borçlu aleyhine 28.12.2017 tarihinde kambiyo senetlerine özgü haciz yoluyla icra takibi başlatılmıştır. Ödeme emri borçluya PTT şubesinde 29.12.2017 tarihinde bizzat tebliğ edilmiştir. Borçlu 29.12.2017 tarihinde icra müdürlüğüne verdiği dilekçesiyle takibe itiraz etmediğini, sürelerden feragat ettiğini, SGK’dan aldığı ölüm aylığının tamamına haciz konulmasına muvafakat ettiğini bildirmiştir. Alacaklı vekilinin 29.12.2017 tarihli haciz talebi üzerine icra müdürlüğünce 10.01.2018 tarihinde borçlunun almakta olduğu ölüm aylığının tamamı üzerine haciz konulmuştur. Borçlu tarafından aynı dilekçe ile borcun kabul edilerek hacze muvafakat edilmesi, takibin kesinleşmesiyle aynı tarihte olduğundan, başka bir deyişle borçlu tarafından verilen muvafakat icra takibinin kesinleşmesinden sonra olmadığından 18.02.2009 tarihli ve 5838 sayılı Kanun’un 32. maddesi ile değişik 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 93. maddesine uygun değildir ve geçersizdir. (6100 s. K. m. 353, 371, 373) (5510 s. K. m. 93) (2004 s. K. m. 82, 83, 364) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2024/12-784 Karar No: 2025/393 Karar Tarihi: 25.06.2025 Taraflar arasındaki şikayet isteminden dolayı yapılan inceleme sonunda İlk Derece Mahkemesince şikayetin kabulüne karar verilmiştir. Kararın alacaklı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun kabulüyle İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılarak yeniden hüküm kurulmak suretiyle şikayetin reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı borçlu vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 12. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı borçlu vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hakimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Talep Borçlu vekili; alacaklı vekili tarafından müvekkili aleyhine başlatılan kambiyo senetlerine özgü haciz yoluyla takipte ödeme emrinin 28.12.2017 tarihinde tebliğe çıkarıldığını, müvekkilinin haciz korkusuyla 29.12.2017 tarihinde PTT şubesine giderek tebligatı elden aldığını, aynı gün icra müdürlüğüne verdiği dilekçeyle yasal sürelerden feragat ettiğini ve emekli maaşının tamamının haczedilmesine muvafakat ettiğini, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 93/1. maddesinde “Bu fıkraya göre haczi yasaklanan gelir, aylık ve ödeneklerin haczedilmesine ilişkin talepler, borçlunun muvafakati bulunmaması halinde icra müdürü tarafından reddedilir.” hükmünün yer aldığını, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 83/a maddesi gereğince söz konusu muvafakatin geçerli olabilmesi için icra takibinin kesinleşmesi gerektiğini, Özel Dairenin istikrarlı içtihatlarına göre muvafakatin geçersiz olduğunu ileri sürerek icra dosyasındaki maaş muvafakatinin kaldırılmasına karar verilmesini, bu talebin kabul edilmemesi halinde maaş muvafakat dilekçesinde belirtilmiş olan miktarının indirilerek 1/4 oranında kesinti yapılmasına karar verilmesini talep etmiştir. II. Cevap Alacaklı vekili; icra takibinin 28.12.2017 tarihinde başlatıldığını ve borçlunun PTT şubesinde tebligatı bizzat elden 29.12.2017 tarihinde aldığını, borçlu hakkında herhangi bir haciz tehdidi olmamasına rağmen icra müdürlüğüne gelerek sürelerden feragat ederek dosyayı kesinleştirdiğini ve maaşına haciz konulmasına muvafakat ettiğini, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 93/1. hükmünde icra takibinin kesinleşmesinden daha sonraki gün muvafakat verilmesi gerektiğine dair düzenleme olmadığını, Kanun maddesinin esasa ilişkin olup bu yönde şekli bir düzenleme bulunmadığını, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 83/a maddesinde şekli olarak kesinleşme ile muvafakatin farklı zamanlarda yapılması gerektiğine dair bir düzenleme olmadığını, borçlunun muvafakatinin geçerli olduğunu belirterek şikayetin reddini savunmuştur. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İlk Derece Mahkemesinin 17.10.2022 tarihli ve 2022/470 Esas, 2022/540 Karar sayılı kararı ile; dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda, borçlunun ödeme emrini 29.12.2017 tarihinde tebliğ aldığı, 29.12.2017 tarihinde emekli maaşına haciz konulmasına muvafakat ettiği, yerleşik Yargıtay içtihatlarına göre aynı dilekçeyle sürelerden feragat edip takibin kesinleştirilmesinin ve emekli maaşına haciz konulmasına muvafakatin geçerli olamayacağı, borçlu aleyhine başlatılan icra takibi kesinleştikten sonra muvafakat alınmasının gerektiği, somut olayda muvafakat tarihinde takibin henüz kesinleşmediği, bu şekilde takip kesinleşmeden emekli maaşından kesinti yapılmasına yönelik muvafakatin geçerli olmayacağı gerekçesiyle şikayetin kabulüne emekli maaşı üzerine konulan haczin kaldırılmasına karar verilmiştir. IV. İstinaf A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde alacaklı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 15.02.2023 tarihli ve 2022/2537 Esas, 2023/275 Karar sayılı kararı ile; ödeme emrinin borçluya 29.12.2017 tarihinde PTT’de bizzat tebliğ edildiği, borçlunun aynı tarihte verdiği dilekçeyle ödeme emrini aldığını, icra takibine itirazı olmadığını, sürelerden feragat ettiğini, Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan (SGK) aldığı maaşının tamamına haciz konulmasına muvafakat ettiğini bildirdiği, borçlunun ödeme emri tebliğinden sonra lehine işleyecek sürelerden feragatinin sonuç doğuracağı, bu haliyle hakkındaki takibin kesinleşmesinden sonra verdiği muvafakat beyanının geçerli olduğu gerekçesiyle istinaf başvurusunun esastan kabulüyle İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılarak yeniden hüküm kurulmak suretiyle şikayetin reddine karar verilmiştir. V. Bozma ve Bozmadan Sonraki İnceleme Süreci A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde borçlu vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; “…5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 93. maddesinde; “Bu kanun gereğince sigortalılar ve hak sahiplerinin gelir, aylık ve ödenekleri, sağlık hizmeti sunucularının genel sağlık sigortası hükümlerinin uygulanması sonucu kurum nezdinde doğan alacakları, devir ve temlik edilemez. Gelir, aylık ve ödenekler 88. maddeye göre takip ve tahsili gereken alacaklar ile nafaka borçları dışında haczedilemez.” hükmü yer almaktadır. 28.2.2009 tarihinde yürürlüğe giren 5838 sayılı Kanun’un 32. maddesi ile 5510 sayılı Kanun’un 93/1. maddesine eklenen fıkra ile; “Bu fıkraya göre haczi yasaklanan gelir, aylık ve ödeneklerin haczedilmesine ilişkin talepler, borçlunun muvafakati bulunmaması halinde icra müdürü tarafından reddedilir.” hükmü getirilmiştir. Buna göre muvafakatin geçerli olması için borçlu hakkındaki icra takibinin kesinleşmiş olması yeterlidir. Bu düzenleme usule değil esasa ilişkin olup, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 83/a maddesi karşısında özel hüküm sayılır ve öncelikle uygulanır. Somut olayda alacaklı yanca borçlu hakkında icra takibine başlandığı, borçlunun icra dairesine gelerek ödeme emrini 29.12.2017 tarihinde elden tebliğ aldığı, borçlunun aynı gün icra dairesine verdiği dilekçe ile borcu kabul ederek, lehine işleyecek sürelerden feragat ettiği ve emekli maaşının haczine muvafakat ettiği görülmüştür. Buna göre aynı dilekçe ile borcun kabul edilerek hacze muvafakat edilmesi, takibin kesinleşmesi ile aynı anda olduğundan, bir diğer ifade ile takibin kesinleşmesinden sonra olmadığından geçersizdir. O halde, yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda incelenen İlk Derece Mahkemesi kararı isabetli olduğundan, HMK’nın 353/1-b-l. maddesi gereğince, istinaf isteminin esastan

Hacze Muvafakat: Gelir, Aylık ve Ödeneklerin Haczine ilişkin Muvafakatın Geçerli Olabilmesi için İcra Takibinin Kesinleşmesi Gerekir mi Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Suç ve Cezaların Şahsiliği İlkesi Uyarınca Sanığın Eşine ilişkin Beyanlar ‘Yan Delil’ Olarak Dahi Değerlendirmeye Tabi Tutulamaz.

Suç ve Cezaların Şahsiliği İlkesi Uyarınca Sanığın Eşine ilişkin Beyanlar ‘Yan Delil’ Olarak Dahi Değerlendirmeye Tabi Tutulamaz Suç ve Cezaların Şahsiliği İlkesi Kapsamında Sanığın Eşine ilişkin Beyanlar: İlk Derece Mahkemesince bozma ilamı sonrasında dosyaya gelen ve sanığın örgütteki konumuna ilişkin beyanlar içeren tanık ifadeleri nedeniyle temel cezanın artırılarak ve fakat cezanın ağırlaştırılması yasağına uygun şekilde belirlenen sonuç cezanın usul ve yasaya uygun olduğu direnme gerekçesi olarak belirtilmiş ise de; eşinin fiilleri ile illiyet bağı tespit edilemeyen sanık hakkındaki bozma ilamına uyulmasına karar verilmesine rağmen, Anayasa’nın ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun ilgili maddelerinde düzenlenen suç ve cezaların şahsiliği ilkesi uyarınca atılı suçun sübutunda ‘yan delil’ olarak dahi değerlendirmeye tabi tutulmaması ve tamamen dışlanması gereken sanığın eşine ilişkin tanık beyanlarına, kararın gerekçe kısmında yer verilip suçun sübutuna esas alınarak temel cezanın belirlenmesinin, Anayasa’nın ve Türk Ceza Kanunu’nun ilgili maddesinde öngörülen usule uygun olmadığının ve bozma ilamının sonuçsuz bırakıldığının kabulü gerekmektedir. (2709 s. K. m. 38) (5237 s. K. m. 3, 20, 53, 58, 61, 62, 63, 314) (3713 s. K. m. 5) (5271 s. K. m. 307) (ANY. MAH. 21.12.2006 T. 2003/97 E. 2006/115 K.) Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2024/2-131 Karar No: 2024/226 Karar Tarihi: 10.07.2024 I. Hukuki Süreç FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne üye olma suçundan sanığın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 314/2. maddesi ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 5/1. maddesi ile TCK’nın 53, 58/9 ve 63. maddeleri uyarınca 7 yıl 18 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, mahsuba ve cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ilişkin İzmir 13. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 06.11.2017 tarihli ve 327-287 sayılı hükme yönelik sanık ve müdafii tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine dosyayı inceleyen İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesince 09.02.2018 tarih ve 198-614 sayı ile istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın da sanık müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay (Kapatılan) 16. Ceza Dairesince 09.12.2020 tarih ve 7392-6123 sayı ile; “…sair temyiz itirazlarının reddine ancak temel cezada sanığın örgüt içindeki konumu, kaldığı süre, faaliyetlerinin nitelik süreklilik ve çeşitliliği gözetilerek işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı olacak şekilde makul bir cezaya hükmedilmesi gerekirken, suç ve cezaların şahsiliği ilkesi de göz ardı edilerek eşi hakkındaki beyan ve deliller sanık aleyhine değerlendirilmek suretiyle yazılı şekilde fazla ceza tayini ve sanık hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 62. maddesi uyarınca indirim yapılması gerekirken, yerinde olmayan gerekçelerle takdiri indirim yapılmasına yer olmadığına karar verilmesi,” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir. Bozma üzerine yargılama yapan İzmir 13. Ağır Ceza Mahkemesince 06.07.2021 tarih ve 23-291 sayı ile sanığın, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 314/2 ve TMK’nın 5/1 ile TCK’nın 62/1, 53, 58/9 ve 63. maddeleri uyarınca 7 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, mahsuba ve cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ilişkin verilen kararın, sanık ve müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 3. Ceza Dairesince 02.03.2022 tarih ve 11682-1051 sayı ile: “5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 61. maddesinde düzenlenen cezanın belirlenmesi ve bireyselleştirilmesine ilişkin ölçütlerle 3/1. maddesinde düzenlenen orantılılık ilkesi çerçevesinde, suçun işleniş biçimi, işlenmesinde kullanılan araçlar, işlendiği zaman ve yer, konusunun önem ve değeri, meydana getirdiği zarar ve tehlikenin ağırlığı ile sanığın kasta dayalı kusurunun ağırlığı, güttüğü amaç ve saik, sanığın örgüt içindeki konumu, kaldığı süre, faaliyetlerinin nitelik süreklilik ve çeşitliliği gözetilerek işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı olacak şekilde makul bir cezaya hükmedilmesi gerekirken, suç ve cezaların şahsiliği ilkesi de göz ardı edilerek eşi hakkındaki beyan ve deliller sanık aleyhine değerlendirilmek suretiyle fazla ceza tayini,” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Bozma üzerine yargılama yapan İzmir 13. Ağır Ceza Mahkemesince 30.06.2022 tarih ve 143-322 sayı ile; “…İlk hüküm kurulurken temel ceza 5 yıl 8 ay olarak belirlenmiş, Yargıtay bozma ilamında dosyadaki delillere ve sanığın konumuna göre bu temel cezanın fazla olduğuna işaret edilmiş, mahkememizce de bozma ilamına uyulmuştur. Ancak bozma ilamına uyulup yargılamaya tekrar başlandıktan sonra dosyaya yeni gelen 4 tanık beyanından sanığın örgüt içerisinde askeri okullara ve polis okullarına öğrenci hazırlayan bir kişi olduğu, bilahare askeri okullardaki öğrencilere mahrem abilik yaptığı tespit edilmiştir. Bu sebeple temel ceza belirlenirken sanığın yeni tespit edilen mahrem abilik konumu ve kamuda zabıt katibi olması sebebiyle devlete sadakat yükümlülüğünü ihlal etmiş olması, suçun işleniş şekli ve kastın yoğunluğu gözetilerek temel ceza 6 yıl olarak belirlenmiştir. Her ne kadar ilk hüküm sadece sanık ve müdafiileri tarafından istinaf ve temyiz yasa yollarına götürülmüş ise de; kazanılmış hakkın sonuç ceza üzerinden olacağı bu sebeple sanık hakkında hükmedilecek yeni cezanın ilk hükümde belirlenen 7 yıl 18 ay hapis cezasından fazla olamayacağı dikkate alınmış, bu nedenle ilk olarak belirlenen 5 yıl 8 aylık temel cezanın sanığın mahrem imam olduğu bilgisi olmadan belirlenmiş olması, yeni ceza belirlenirken sanığın aynı zamanda örgüt içerisinde mahrem imam olduğunun da tespit edilmiş olması sebebiyle temel cezada bir kazanılmış hakkın söz konusu olamayacağı…” gerekçesiyle bozmaya direnerek önceki hüküm gibi sanığın mahkûmiyetine karar vermiştir. Direnme kararına konu hükmün de sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 27.09.2022 tarihli ve 113737 sayılı bozma istekli tebliğnamesi ile dosya, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 307. maddesi uyarınca kararına direnilen Daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 3. Ceza Dairesince 14.02.2024 tarih ve 36442-2111 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. II. Uyuşmazlık Kapsamı ve Konusu Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; Özel Dairenin “suç ve cezaların şahsiliği ilkesi de göz ardı edilerek eşi hakkındaki beyan ve deliller sanık aleyhine değerlendirilmek suretiyle yazılı şekilde fazla ceza tayini” şeklindeki gerekçeyi de içeren 09.12.2020 tarihli bozma kararına uyulmasına rağmen bu kez dosyaya sonradan yansıyan deliller de eklenip sanığın örgütteki konumuna işaret edilerek ve fakat aynı gerekçeye de dayanılmak suretiyle daha önce bozulan kararda ‘5 yıl 8 ay’ olarak belirlenen temel cezanın ‘6 yıl’ olarak tayininde isabet bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir. III. Olay ve Olgular İncelenen dosya kapsamından; Balıkesir Adli Yargı Adalet Komisyonu Başkanlığının açtığı sınavı kazanarak Ayvalık Adliyesinde zabıt kâtibi olarak göreve başlayan sanığın 2011 yılında İzmir Adliyesine atamasının yapıldığı, 2017 yılında ise FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne ilişkin bağlantısı sebebiyle ihraç edildiği, İzmir Organize Suçlarla

Suç ve Cezaların Şahsiliği İlkesi Uyarınca Sanığın Eşine ilişkin Beyanlar ‘Yan Delil’ Olarak Dahi Değerlendirmeye Tabi Tutulamaz. Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Kasten Öldürmeye Teşebbüs Suçunda Ceza Miktarı, Medyana Gelen Zarar ve Tehlikenin Ağırlığı Dikkate Alınarak Belirlenir

Kasten Öldürmeye Teşebbüs Suçunda Ceza Miktarının, Medyana Gelen Zarar ve Tehlikenin Ağırlığı Dikkate Alınarak Belirlenmesi Gerekir Kasten Öldürmeye Teşebbüs Suçunda Ceza Miktarının Belirlenmesi: Suçun işlenişinde kullanılan araç, suçun işleniş biçimi, zamanı ve yeri göz önüne alındığında, sanık hakkında takdir edilen cezada alt sınırdan uzaklaşılması ile sanığın suçu işlediği anda savurduğu darbe sayısı, kaydettiği isabetin kalbe nafiz olması ve katılanın hayati tehlike varken acilen girdiği ameliyat sonrası yoğun bakıma alınıp 6 gün sonra taburcu edilmesi karşısında, medyana gelen zarar ve tehlikenin ağırlığı nispetinde cezanın makul oranda belirlenmesi gerektiği hususunda tereddüt bulunmamakla birlikte; meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığına göre katılanın vücudundaki 4 isabetten sadece birinin hayati tehlike oluşturacak ve hayati bir organa (kalbe nafiz) yönelik olması, diğer yaralanmaların ise hayati tehlike doğurmamasının yanı sıra 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 87/1. maddesinde yer alan duyu veya organlarından birinin sürekli zayıflaması gibi sonuçlara sebebiyet verecek nitelikte de olmayıp basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek nitelikte bulunmaları, katılanın yaralanmasının Türk Ceza Kanunu’nun 87/2. maddesinde yer alan vücudunda iyileşmesi olanağı bulunmayan bir hastalık (örneğin; felç geçirmesi) veya bitkisel hayata girmesi, duyu veya organlarından birinin sürekli işlevini (örneğin; işitme veya görme kaybı) yitirmesi veya Türk Ceza Kanunu’nun 87/3. maddesinde yer alan hayat fonksiyonlarını etkileyecek düzeyde bir kemik kırık veya çıkığı gibi sonuçlara sebebiyet verecek durumda da olmayıp katılanın şifa ile taburcu edilmesi gözetildiğinde; sanık hakkında teşebbüs nedeniyle daha vahim olaylarda uygulama yeri bulunabilecek en üst hadden veya üst sınıra yakın ceza belirlenmesini gerektiren başkaca bir netice veya delil de bulunmadığı anlaşılmakla, Türk Ceza Kanunu’nun 35/2. maddesi uyarınca müebbet hapis cezası yerine 9 ila 15 yıl arasında belirlenmesi gereken ceza miktarının makul düzeyde belirlenmesi gerekirken, Bölge Adliye Mahkemesince üst sınıra yakın şekilde 14 yıl hapis cezası olarak belirlenmesinin isabetli olmadığı kabul edilmelidir. (5237 s. K. m. 3, 35, 53, 58, 61, 62, 63, 81, 87) (5271 s. K. m. 307) Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2024/1-65 Karar No: 2024/370 Karar Tarihi: 27.11.2024 I. Hukuki Süreç Teşebbüs aşamasında kalan kasten öldürme suçundan sanığın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 81/1, 35/2, 62/1, 53, 58 ve 63. maddeleri uyarınca 10 yıl 5 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, cezanın mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve mahsuba ilişkin Karşıyaka 2. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 08.06.2021 tarihli ve 480-246 sayılı hükme yönelik sanık müdafii ile katılan vekili tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine, İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesince 21.10.2021 tarih ve 1808-2342 sayı ile hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Bozma üzerine yargılama yapan Karşıyaka 2. Ağır Ceza Mahkemesince 25.01.2022 tarih ve 611-40 sayı ile sanığın teşebbüs aşamasında kalan kasten öldürme suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 81/1, 35/2, 62/1, 53, 58/6-7 ve 63. maddeleri uyarınca 10 yıl 5 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, cezanın ikinci kez mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve mahsuba ilişkin kurulan hükme yönelik sanık müdafi, katılan vekili ve Cumhuriyet savcısı tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine, İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesince duruşmalı olarak yapılan inceleme sonucunda 21.10.2021 tarih ve 1808-2342 sayı ile sanığın teşebbüs aşamasında kalan kasten öldürme suçundan Türk Ceza Kanunu’nun 81/1, 35/2, 62/1, 53, 58/6-7 ve 63. maddeleri uyarınca 11 yıl 8 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, cezanın ikinci kez mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve mahsuba, bu kararın da sanık müdafi ile katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 16.03.2023 tarih ve 7727-1106 sayı ile; “…Olay ve Olgular başlığının (B) paragrafındaki anlatım ve (A-3) paragrafındaki katılana ait adlî muayene raporu dikkate alınarak meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı karşısında dokuz yıldan onbeş yıla kadar ceza indirimi öngören 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 35 inci maddesinin ikinci fıkrası uyarınca makul oranda ceza tayini yerine azamiye yakın oranda ceza belirlenerek fazla ceza tayin edilmesi… “ isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesi ise 03.05.2023 tarih ve 1492-1305 sayı ile; “…Olay nedeniyle katılan hakkında düzenlenen Adli Tıp raporu ve Kalp Damar Cerrahi epikrizinde belirtildiği üzere; yapılan eko sonucu en kalın yerinde 2,2 cm olan, kalbi çepeçevre saran içinde hematom olduğu düşünülen perikardiyel effüzyon izlendiği, ameliyata alındığı, ameliyatta; perikard açılarak defibrine kanın boşaltıldığı, apexte 1,5 cm’lik kesigörülerek dikişle onarıldığı kayıtlı olup, tarif ve tespit edilen göğüs sol yan duvardaki kesici delici alet yaralanmasının; yaşamını tehlikeye sokan bir durum olduğu, buna göre kalbin en alt kısmı olan apexte kesi olduğu, meydana gelen kanamanın kalbi saran kese ile kalp arasında toplandığı, kalp yaralanması onarımı için ameliyata alındığı, zarın açılarak kanın temizlendiği ve apexteki kesinin dikildiği, dolayısıyla vücudun motoru durumunda olan kalbin etkin şekilde hedef alınması sonucu kalbin isabet aldığının sabit olduğu, bunun dışında katılanın vücudunun başka yerlerinde de birden fazla bıçak yarası daha saptandığı, olay anına ait kamera görüntüsünün çözümüne ilişkin bilirkişi raporunda sanığın toplam 15 kez elindeki bıçağı yere düşen katılanın vücuduna salladığının tespit edildiği, böylece ortaya çıkan kastının yoğunluğu, suçta kullanılan silahın elverişliliği, hedef alınan vücut bölgesi ile isabet oranı ve meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı nazara alındığında, eylemin öldürmeye teşebbüs olduğu kabul edilerek yapılan uygulamada, öldürmeye teşebbüs suçundan 9 yıldan 15 yıla kadar ceza öngören 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 35/2. maddesinin uygulanması sırasında üst sınıra yakın bir ceza tayini gerektiği…” şeklindeki gerekçe ile bozma ilamına direnerek sanığın önceki hüküm gibi mahkûmiyetine karar vermiştir. Direnmeye konu bu hükmün de sanık müdafii, katılan vekili ve Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 04.09.2023 tarihli ve 72956 sayılı ve bozma istemli tebliğnamesi ile dosya, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 307. maddesi uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 1. Ceza Dairesince 16.01.2024 tarih ve 6971-345 sayı ile direnme kararının yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. II. Uyuşmazlık Konusu Özel Daire ile Bölge Adliye Mahkemesi arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanık hakkında teşebbüs aşamasında kalan kasten öldürme suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünde 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 35/2. maddesi uyarınca takdir edilen ceza miktarının isabetli olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir. III. Gerekçe A. İlgili Mevzuat ve Öğretide Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Açıklamalar 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun “Kasten öldürme” başlıklı 81.

Kasten Öldürmeye Teşebbüs Suçunda Ceza Miktarı, Medyana Gelen Zarar ve Tehlikenin Ağırlığı Dikkate Alınarak Belirlenir Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Sözleşmeli Aile Hekimi Sendika Kararı Doğrultusunda İş Bırakması Halinde Aylık Ücretinden Kesinti Yapılabilir mi

Sözleşmeli Aile Hekimi Sendika Kararı Doğrultusunda İş Bırakması Halinde Aylık Ücretinden Kesinti Yapılabilir mi İş Bırakması Nedeniyle Aile Hekimi Aylık Ücretinden Kesinti Yapılması: Sağlık çalışanlarına, acil sağlık hizmetlerini aksatmadan iş bırakmaları nedeniyle disiplin cezası verilemeyeceğine ilişkin çok sayıda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı ile yerel yargı kararları bulunmakla birlikte, çalışılmayan günler için idari hizmet sözleşmesinde yer alan hükme dayanılarak ücret ödenmemesi, iş bırakma eylemleri yoluyla haklarını korumayı ve geliştirmeyi amaçlayan çalışanlar ile idare arasında sağlanmak gerekli olan adil dengeyi bozmadığı gibi sendikal faaliyetin engellenmesi olarak da kabul edilemeyeceğinden, davacının sendikal faaliyet sebebiyle işe gitmemesi, anılan gün için ödeme yapılmamasına engel oluşturmamaktadır. Anılan mevzuat hükümleri çerçevesinde, sözleşmeli aile hekimi olan davacının, iki gün göreve gelmediğinin sabit olduğu ve ilgili Yönetmelik’in 19. maddesinin 1. fıkrası kapsamına giren bir durumunun var olmadığı anlaşıldığından, hakkında tesis edilen işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı sonucuna varılmıştır. Öte yandan, dava konusu işlem gerekçeyle hukuka uygun bulunduğundan, davacının parasal hak talebinin de dayanağının olmadığı görülmüştür. Bu itibarla, davanın reddi gerekmekte iken; dava konusu işlemin iptali, yapılan kesintinin, başvuru tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte davacıya ödenmesi yolunda İdare Mahkemesi Hakimince verilen kararda hukuki isabet bulunmamaktadır. (AİHS m. 11) (2709 s. K. m. 51) (6356 s. K. m. 67) (5258 s. K. m. 3) (Aile Hekimliği Sözleşme ve Ödeme Yönetmeliği m. 19) Danıştay 2. Daire Esas No: 2025/1655 Karar No: 2025/3139 Karar Tarihi: 23.06.2025 Resmi Gazete Tarih ve Sayısı: 12.08.2025 – 32984 Yargılama Süreci Dava Konusu İstem Dava; sözleşmeli aile hekimi olarak görev yapan davacı tarafından, iki gün işe gelmediğinden bahisle aylık ücretinden yapılan kesintinin iadesi talebiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin işlemin iptali ile bu kesintinin, kesinti tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle açılmıştır. Kanun Yararına Temyiz Edilen Kararın Özeti Bursa 2. İdare Mahkemesi Hakimince verilen 24/12/2024 günlü, E:2023/1848, K:2024/1817 sayılı karar ile; davacının, üyesi bulunduğu dernek ve sendikaların yetkili kurullarınca alınan karara uyarak, “özlük haklarının verilmemesi”, “haksız ve adaletsiz malpraktis cezaları”, “sağlıkta şiddet ve buna karşı alınması istenen önlemlerin görmezden gelinmesi” ile “sistem ve mevzuat hatalarına ilişkin problemler’ konusunda kamuoyunun desteğini almak amacıyla düzenlenen iş bırakma eylemine katılmasından dolayı görevinin başında bulunmadığı anlaşılmış olup, sendikal eyleme destek niteliğinde olan göreve gelmeme eyleminin de kabul edilebilir bir mazeretle işlendiği sonucuna varıldığından, davacının mensubu olduğu dernek ve sendikanın aldığı karar doğrultusunda katıldığı iş bırakma eylemi neticesinde tesis edilen dava konusu işlemde hukuka ve mevzuata uyarlık görülmediği gerekçesiyle işlemin iptaline, yapılan kesintinin, başvuru tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte davacıya ödenmesine karar verilmiştir. Danıştay Başsavcısının Düşüncesi Sözleşmeli aile hekimi olan davacının, üyesi olduğu sendika tarafından alınan karara uyarak görevine gitmemesi nedeniyle, Aile Hekimliği Sözleşme ve Ödeme Yönetmeliği’nin 18. maddesinde yer alan “sözleşmeyle çalıştırılan aile hekimine çalışılan gün sayısına göre ödeme yapılır.” hükmü uyarınca çalışmadığı iki gün için aylık ücretinden kesinti yapılmasına yönelik itirazın reddine ilişkin işlemin iptali ile yapılan kesintinin, idareye başvuru tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte ödenmesine ilişkin olarak Bursa 2. İdare Mahkemesince verilen 24/12/2024 tarihli ve E:2023/1848, K:2024/1817 sayılı kararın kanun yararına temyiz edilmesi talebiyle Danıştay Başsavcılığını bilgilendiren dilekçe üzerine konu incelendi: İdare Mahkemesi kararında, iş bırakma eyleminin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “Toplanma ve örgütlenme özgürlüğü” başlıklı 11. maddesi uyarınca mazeret olarak kabulü gerekeceğinden, sendikal faaliyet sebebiyle eyleme katılman günler için ücret ödenmemesinin Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınan “çıkarlarını korumak için sendika kurma ve sendikaya girme hakkı dahil, başkalarıyla birlikte örgütlenme özgürlüğü hakkı”nın zedelenmesine sebep olacağı belirtildiğinden, sendikanın aldığı karara uyarak göreve gidilmeyen günler için sözleşmeli aile sağlığı çalışanına ücret ödenmemesinin sendika hakkı ve örgütlenme özgürlüğü hakkını ihlal edip etmediğinin açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesinde, herkesin dernek kurma hakkına sahip olduğu, bu hakkın çıkarlarını korumak amacıyla başkalarıyla birlikte sendikalar kurma ve sendikalara üye olma hakkını da içerdiği; bu hakkın kullanılmasının, kanunla öngörülen ve demokratik bir toplum içinde ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli olanlar dışındaki sınırlamalara tabi tutulamayacağı kurala bağlanmış; Sendika Özgürlüğüne ve Örgütlenme Hakkının Korunmasına ilişkin 87 sayılı ILO Sözleşmesi’nin 11. maddesinde, hakkında bu Sözleşmenin yürürlükte bulunduğu Uluslararası Çalışma örgütünün her üyesinin, çalışanların ve işverenlerin örgütlenme hakkını serbestçe kullanmalarını sağlamak amacıyla gerekli ve uygun bütün önlemleri almakla yükümlü oldukları belirtilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “Sendika kurma hakkı” başlıklı 51. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Çalışanlar ve işverenler, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir.” 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu’nun “Sendika üyelerinin ve yöneticilerinin güvencesi” başlıklı 18/1. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Kamu görevlileri, iş saatleri dışında veya işverenin izni ile iş saatleri içinde sendika veya konfederasyonların bu Kanunda belirtilen faaliyetlerine katılmalarından dolayı farklı bir işleme tabi tutulamaz ve görevlerine son verilemez.” Anayasa, kanun ve uluslararası sözleşmelerde yer alan bu hükümlere göre, kamu görevlilerinin kural olarak serbestçe sendikal faaliyette bulunabilecekleri, kamu makamlarının bu hakkın kullanılmasına engel olacak nitelikteki her türlü müdahaleden sakınmaları gerektiği hususunda tereddüt bulunmamaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 15/09/2009 tarihli ve 30946/04 sayılı kararında, öğretmenlere üyesi oldukları sendikanın çağrısına uyarak, parlamentoda tartışılmakta olan kamu yönetimi kanun tasarısını protesto etmek üzere düzenlenen bir günlük ulusal eyleme katılmaları nedeniyle göreve gelmedikleri için uyarma cezası verilmesinin, bu ceza çok küçük olsa da, sendika üyelerinin çıkarlarını korumak için meşru grev ya da eylem günlerine katılmaktan vazgeçirecek bir nitelik taşıdığı, öğretmenlere verilen disiplin cezası “acil bir sosyal ihtiyaca” tekabül etmediğinden, “demokratik bir toplumda gerekli” olmadığı gerekçesiyle Avrupa insan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesinin ihlal edildiği belirtilmiştir. Bu kararda; kamu görevlileri sendikaları tarafından alınan kararlara uyarak sendikal faaliyet kapsamında makûl süreyi aşmadan iş bırakan kamu görevlilerine disiplin cezası verilmesinin sendika hakkının ihlaline sebebiyet verdiği ifade edildiğinden, iş bırakma eylemine katılan aile hekimlerine işe gelmedikleri günler için idari hizmet sözleşmesinde yer alan “çalışılan gün sayısına göre ödeme yapılır.” hükmüne göre ücret ödenmemesinin, sendika hakkını ihlal edip etmediği hususunda bir değerlendirme yapılması gerekmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin 21/02/2008 tarihli ve E.2005/10, K.2008/63 sayılı kararında, 5258 sayılı Aile Hekimliği Kanunu’nun 8. maddesinin 2. fıkrasında yer alan “aile hekimi ve aile sağlığı çalışanlarıyla yapılacak sözleşmede

Sözleşmeli Aile Hekimi Sendika Kararı Doğrultusunda İş Bırakması Halinde Aylık Ücretinden Kesinti Yapılabilir mi Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Kredi Sözleşmesine İstinaden Kredi Ödemelerinin Tahsili Amacıyla Banka Tarafından Emekli Maaşından Mahsup Yapılması

Kredi Sözleşmesine İstinaden Banka Tarafından Emekli Maaşından Mahsup Yapılarak Kredi Ödemelerinin Tahsili Emekli Maaşı Hesabından Mahsup Yapılarak Kredi Ödemelerinin Tahsil Edilmesi: Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere ve özellikle davacı tarafından imzalanan taahhütnamelerle kredilere ilişkin ödemelerin emekli maaşı hesabından mahsup, virman veya takas yapılarak tahsil edilmesine muvafakat edildiğinin, davacı tarafça sözleşmeden dönülmediği gibi borcun ne şekilde ödeneceğine ilişkin herhangi bir açıklama yapılmadığının, davalı Bankanın da bu taahhüde inanarak başka teminat istemeden davacıya kredileri kullandırdığının, yine kesintilerin kredi sözleşmelerine istinaden yapılmış olup, borcun ödenmemesi üzerine davalı Bankanın, davacının emekli maaşına bloke konulacağına dair hükme dayanarak kesinti ve tahsilat yapmasında hukuka aykırılık bulunmadığının anlaşılmasına göre, davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile usul ve yasaya uygun kararın onanması gerekmiştir. (2004 s. K. m. 83/A) (5510 s. K. m. 93) (6100 s. K. m. 370) Tüketici kredisi nedeniyle verilen hapis, takas, mahsup ve benzeri onay ve rıza talimatları nedeniyle bankanın doğrudan emekli maaşına bloke koymasının mümkün olduğuna ilişkin Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kurulu Kararı’na sitemizden ulaşabilirsiniz. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi Esas No: 2025/335 Karar No: 2025/3713 Karar Tarihi: 01.07.2025 Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından duruşma talepli olarak temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, duruşma talebinin miktar itibariyle reddine temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hakimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacı vekili; müvekkilinin davalı bankadan 13.02.2019 tarihinde 121.000,00 TL tutarlı kredi çektiğini banka nezdinde bulunan emekli maaş hesabından tahsilat yapılmasına muvafakat verdiğini, taksitleri bir süre sonra ödemekte güçlüğe düşünce bankanın emekli maaşının ¼ ine bloke koyarak borca mahsup ettiğini, müvekkilinin önceden verdiği muvafakatın İcra İflas Kanunun 83/a maddesi gereği geçersiz olduğunu, hakkında icra takibi başlatılıp haciz işlemi yapılmadan maaşından kesinti yapılamayacağını ileri sürerek; haksız kesintiler nedeniyle fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla, şimdilik 1.000,00 TL’nin her kesinti tarihinden itibaren işleyecek kredi sözleşmesinde belirlenen orandaki faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. II. Cevap Davalı vekili; yapılan işlemin borç tahsili olduğunu haciz olmadığını, bloke ve tahsilatların takas, mahsup virman ve rehin hakkı kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini, müvekkilinin davacının emekli maaşından başka kredi geri ödemelerinin teminatının olmadığını, buna güvenerek kredi verdiğini, davacının borcun ödenmemesi halinde banka nezdinde bulunan alacakları, mevduat ve hesapları üzerinde bloke, hapis, mahsup ve takas etme yetkisini bankaya verdiğini, müvekkilinin sözleşme hükümlerine göre kesinti yaptığını, davacının önce kredi taksitlerinin maaşından kesilmesini kabul edip sonra dava açmasının hakkın kötüye kullanılması anlamına geldiğini savunarak, davanın reddini istemiştir III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; davacının, 13.02.2019 tarihli bireysel kredi sözleşmesi 13. maddesindeki düzenleme ve sözleşmeye ek alınan virman talimatı ve temliknameye istinaden; emekli maaşı dahil tüm hak ve alacakları üzerinde Bankanın rehin ve hapis hakkı olduğunu, Bankanın tahsil ve ahzu kabza yetkili olduğunu kabul etmiş olup, yine kendi imzaladığı belgede kredi borcunun aylık/üç aylık maaş hesabından tarafına ihbarda bulunulmaksızın virman yapılarak tahsil edilmesine muvafakat verdiği, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 93. maddesine değişiklik getiren ve 28.02.2009 tarihinde yürürlüğe giren 5838 sayılı Yasanın 32/2-b maddesindeki “Bu fıkraya göre haczi yasaklanan gelir, aylık ve ödeneklerin haczedilmesine ilişkin talepler, borçlunun muvafakati bulunmaması halinde, icra müdürü tarafından reddedilir.” şeklindeki hükmün 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 83/a maddesine göre daha özel düzenleme içerdiğinden takibin kesinleşmiş olması şartıyla 28.2.2009 tarihi ve sonrasında artık borçlunun 5510 sayılı Kanun’un 93. maddesi kapsamındaki gelir, aylık ve ödeneklere ilişkin hacze muvafakati geçerli olacağı, bahse konu hükmün haciz, icra takibi olmadan temlik ve taahhütnamelere göre emekli maaşı hesabından kredi ödemeleri yapılmasına ilişkin durumlarda da kıyasen uygulanması gerektiği, somut olayda davacı tarafından imzalanan sözleşmenin 13. maddesindeki düzenleme ve sözleşmeye ek alınan virman talimatı ve temliknameye istinaden borcun ödenmemesi halinde banka nezdinde bulunan tüm alacakları, mevduat ve hesapları üzerinde bloke, hapis, mahsup ve takas etme yetkisini davalı bankaya vermiş olup, SGK’dan aldığı maaşının kesilmesine ve kredinin geri ödemelerinin maaşı üzerinden yapılmasına da muvafakat ettiği, Bankanın bu taahhüdü teminat kabul ederek başka teminat istemeden krediyi kullandırdığı, davacının taksitlerin maaşından ödenmesini ihtirazı kayıtsız kabul edip, sonra dava açıp kesinti bedelini geri istemesi hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından istinaf edilmiştir. IV. İstinaf Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; mevcut delillerin takdirinin ve kararın dayandığı gerekçenin usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun reddine karar verilmiş; karar, davacı vekilince temyiz edilmiştir. V. Temyiz A. Temyiz Sebepleri Davacı vekili, müvekkilin emekli maaşının ve müvekkilin hesabında bulunan diğer miktarların bir icra takibi ve icra müdürü kararı olmadan, sözleşme ile tek taraflı kararlaştırılarak bloke konulması ve kredi borcuna mahsup edilerek alınmasının emredici hukuk kurallarına aykırı olduğunu,müvekkilin emekli maaşının kredi ödemelerine karşılık alınmasına ilişkin imzalatılan sözleşme maddesinin kişinin doğmamış hak ve alacağından feragat etmesi hukuken mümkün olmaması nedeniyle geçersiz olduğunu, müvekkilinin sözleşmenin zayıf tarafı olduğunu sözleşme maddelerinin müzakere edilmediğini belirterek, kararı temyiz etmiştir. B. Değerlendirme ve Gerekçe Uyuşmazlık, kredi sözleşmesinden kaynaklanan alacağa mahsuben borçlunun banka nezdinde bulunan emekli maaşına konulan blokenin kaldırılmasıyla yapılan kesintilerin iadesi istemine ilişkindir. 1. 17.04.2008 tarihli ve 5754 sayılı Kanun’un 56. maddesi ile değişik 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 93. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Bu kanun gereğince sigortalılar ve hak sahiplerinin gelir, aylık ve ödenekleri, Sağlık hizmeti sunucularının Genel Sağlık Sigortası hükümlerinin uygulanması sonucu kurum nezdinde doğan alacakları, devir ve temlik edilemez. Gelir, aylık ve ödenekler 88 inci maddeye göre takip ve tahsili gereken alacaklar ile nafaka borçları dışında haczedilemez.” 2. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu‘nun 83/a maddesindeki; “82 ve 83. maddelerinde yazılan mal ve hakların haczolunabileceğine dair önceden yapılan anlaşmalar muteber değildir.” hükmüne karşın, 28.02.2009 tarihinde yürürlüğe giren 5838 sayılı Kanun’un 32. maddesi ile değişik 5510 sayılı Kanun’un 93/1 maddesinde, “… bu fıkraya göre haczi yasaklanan gelir, aylık ve ödeneklerin haczedilmesine ilişkin talepleri, borçlunun muvafakati bulunmaması halinde, icra müdürü tarafından reddedilir.” düzenlemesine yer verilmiştir. 3. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 93. maddesi hükmünün 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 83/a maddesine göre

Kredi Sözleşmesine İstinaden Kredi Ödemelerinin Tahsili Amacıyla Banka Tarafından Emekli Maaşından Mahsup Yapılması Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Tahliye Taahhüdü, Mahkeme Kararı ile Tahliye İlamına Bağlanmadan Kiraya Verene Sözleşmeyi Sona Erdirme Hakkı Verir mi?

Salt Tahliye Taahhüdü, Mahkeme Kararı ile Tahliye İlamına Bağlanmadığı Sürece Kendiliğinden Kiraya Verene Sözleşmeyi Sona Erdirme Hakkı Vermez Salt Tahliye Taahhüdünün Kendiliğinden Kira Sözleşmesini Sona Erdirme Hakkı Verip Vermeyeceği: Somut olay değerlendirildiğinde; davaya dayanak yapılan ve hükme esas alınan … tanzim tarihli ve 1 yıl süreli kira sözleşmesi konusunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmamakta olup, Mahkemenin de kabulünde olduğu üzere kiralananın niteliği itibariyle, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu‘nun konut ve çatılı işyeri kiralarına ilişkin hükümlerine tabii olduğu anlaşılmaktadır. Her ne kadar İlk Derece Mahkemesince; kira sözleşmesinde ” 10 yıllık süre dolduğu için …yılında ihaleye çıkılacağını kabul eder. Daha önce yüklenici ile yapılan sözleşmeler geçersizdir.” düzenlemesine yer verilmiş olmakla, tarafların serbest iradesiyle hüküm altına alınan ve açık tahliye taahhüdü içeren işbu hükmün geçerli olduğu, kiracının … tarihi itibariyle kiracılık ilişkisinin sona ereceğini ve kiralananı boşaltacağını ihtirazi kayıtsız kabul ettiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş ise de; sözleşmeye bağlılık (ahde vefa – pacta sund servanda) ve sözleşme serbestliği ilkesi gereği, kiracının ancak 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu‘nda sınırlı sayıda sayılan tahliye nedenleri ile tahliyesinin istenebileceği, buna göre salt tahliye taahhüdünün varlığının, mahkeme kararı ile tahliye ilamına bağlanmadığı sürece kendiliğinden kiraya verene akdi sona erdirme hakkı vermeyeceğinin kabulü gerekir. Hal böyle olunca İlk Derece Mahkemesince; tahliye olgusunun tahliye ilamına bağlanmadığı ve taraflar arasında imzalanan yazılı kira sözleşmesinin süre sonunda 6098 sayılı Kanun’un 347. maddesi uyarınca bir yıl süre ile yenilendiğinin kabulü ile sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi usul ve kanuna aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir. (6098 s. K. m. 347) (6100 s. K. m. 371, 373) Yargıtay 3. Hukuk Dairesi Esas No: 2025/283 Karar No: 2025/3731 Karar tarihi: 01.07.2025 Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacı vekili; müvekkilinin dava konusu kantini en son 18.09.2018 tarihinde imzaladığı kira sözleşmesi gereğince kiracı sıfatı ile kullanmakta iken, 02.07.2019 tarihinde dava konusu yer için davalı tarafça kantin ihalesi yapılacağını öğrendiğini, sözleşmenin 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu hükümlerine tabi olup yasal olarak 1 yıl daha uzamış sayılacağını, ihalenin iptali için talepte bulunmasına rağmen sonuç alınamadığını, taşınmazın diğer davalıya yeniden kiraya verildiğine müvekkilinin taşınmazdan zorla tahliye edildiği ileri sürerek; kiracılık sıfatının devam ettiğinin tespiti ile uğramış olduğu zararların tazmini için şimdilik 10.000,00 TL tazminatın davalı kiraya verenden tazminini ile taşınmaza yapılan haksız el atmanın önlenmesine karar verilmesini talep etmiştir. II. Cevap 1. Davalı Bakanlık vekili; davanın idari yargıda açılması gerektiğini, aynı konuda davacı tarafça açılan ve kesinleşen karar bulunduğundan kesin hüküm itirazları bulunduğunu, davacının 03.09.2007 tarihinden bu yana dava konusu kantini işletmekte olduğunu, sözleşmenin mevcut kişi veya kişilerle yenilenme zorunluluğu bulunmadığını, sözleşme hükmü gereği davacının yeniden ihale yapılacağı hususunu kabul ettiğini savunarak, davanın reddini istemiştir. 2- Davalı …; davaya cevap vermemiştir. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; davacı ve davalı İdare arasında 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu’na göre yapılmış bir sözleşme ve ihale bulunmadığı, taraflar arasında en son 18.09.2018 tarihinde 1 yıllık kira sözleşmesi imzalandığı, sözleşmenin 25. maddesinde; sözleşme hükümlerinin anlaşılarak imzalandığının 10 yıllık süreyi doldurduğu için 2019 yılı içinde ihaleye çıkılacağının ve kiracının bu durumu kabul ettiğinin açıkça düzenlendiği, sözleşmenin başlangıç tarihinin 18.09.2018 olduğu dikkate alındığında 2019 yılı içinde tahliyeyi açıkça kabul eden ve ihale yapılacağına ihtirazi kayıt koymayan kiracının, 18.09.2019 tarihi itibariyle kiracılık ilişkisinin sona ereceğini ve sözleşme konusu kantini boşaltacağını bilmediğini ileri sürmesinin hakkın kötüye kullanılması ve dürüstlük ilkesinin ihlali niteliğinde olduğu, davacı kiracının, sözleşmenin başında, dava konusu yapılan sözleşmenin son sözleşme olduğu ve 10 yılı aşkın süredir işletmeciliğini yaptığı kantinin, ihale suretiyle kiraya verileceğini açıkça kabul ettiği, davalı İdarenin bu taahhüde güvenerek ve sözleşme gereği olarak ihale tarihini 02.07.2019 tarihi olarak ilan etmesinin ve sözleşmenin bitiş tarihi olan 18.09.2019 tarihinden önce yeni kiracıyı tespit etmek istemesinin hayatın olağan akışına uygun olduğu, mevcut kiracı / davacının yeni yapılacak olan ihaleye girme hakkının bulunduğu, dava konusu yerin yapılan ihaleyle yeni kiracıya kiralanmış olmasında bir usulsüzlük bulunmadığı gerekçesiyle; davacının kiracılık sıfatının tespiti ve müdahalenin menni talebinin reddine, dava tarihi itibariyle kiracılık sıfatının bulunmadığının tespitine, kiracılık sıfatı bulunmayan davacının mahrum kalınan kâra ilişkin tazminat talebinin reddine, davalı … yönünden ise davanın aktif husumet yokluğundan reddine karar verilmiş; karara karşı, davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. IV. İstinaf Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; başvurunun esastan reddine karar verilmiş; karara karşı, davacı vekili temyiz başvurusunda bulunmuştur. V. Temyiz A. Temyiz Sebepleri Davacı vekili; davanın esasına dair araştırma ve inceleme yapılarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ve hatalı gerekçe ile davanın reddine karar verildiğini, istinaf başvurusunun dikkate alınmamış olmasının doğru olmadığını ileri sürerek, kararın bozulmasını talep etmiştir. C. Gerekçe ve Değerlendirme Uyuşmazlık, kiracılık sıfatının tespiti ile kiralananın kullanılamaması nedeniyle oluşan zararlarının tazmini istemlerine ilişkindir. Kira sözleşmesi her iki tarafa borç yükleyen sözleşmelerden olup, kiracı, kira bedelini ödemekle, kiraya veren ise kiralananı kullanıma uygun bulundurmakla yükümlüdür. Kiralananın konut veya çatılı iş yeri olması durumunda, kira sözleşmesi; süre bitimi ile sona ermeyip, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu‘nun 347. maddesine göre kiracı, kira süresinin bitiminden en az onbeş gün önce bildirimde bulunmadıkça, aynı şartlarla bir yıl yenilenir. Bu nedenle konut ve çatılı iş yeri kiralarında kira sözleşmesi; tarafların ortak iradeleri ile son bulmadığı takdirde, ancak Kanunda belirtilen nedenlere dayalı olarak açılacak tahliye davası sonucunda verilecek mahkeme kararı ile mümkün olacaktır. Konut ve çatılı işyeri kiralarına tabi taşınmazlarda tahliye davası açılabilecek haller, sınırlı sayıda olup, akdin feshi ve tahliye davası açma koşullarının bulunması durumunda bile mahkeme kararı ile tahliye ilamı alınmadığı sürece akdin sona erdiğinden söz edilemez ve kiraya veren tarafından tek taraflı olarak yapılan fesih hukuki sonuç doğurmaz. Kiracının bulunduğu yerden tahliyeye zorlanması hukuken mümkün değildir. Tahliye tarihine kadar kiracının kira bedelini ödeme yükümlülüğü, kiraya verenin ise kiralananı kullanıma elverişli bulundurma yükümlülüğü devam edecektir. Yukarıda yer verilen bilgiler ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davaya dayanak yapılan ve hükme esas alınan 18.09.2018 tanzim tarihli ve 1 yıl süreli kira sözleşmesi konusunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmamakta olup, Mahkemenin de kabulünde olduğu üzere

Tahliye Taahhüdü, Mahkeme Kararı ile Tahliye İlamına Bağlanmadan Kiraya Verene Sözleşmeyi Sona Erdirme Hakkı Verir mi? Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Aracın Ayıplı Olması Nedeniyle Sözleşmeden Dönme ve Bedel İadesi İstemli Davada Tüketicinin Seçimlik Hakları Islah ile Değiştirilebilir mi

Aracın Ayıplı Olması Nedeniyle Sözleşmeden Dönme ve Bedel İadesi İstemli Davada Tüketicinin Seçimlik Hakları Islah ile Değiştirilebilir mi Aracın Ayıplı Olması Nedeniyle Açılan Davada Tüketicinin Seçimlik Hakları Değiştirilebilir mi: Uyuşmazlık, aracın ayıplı olması nedeniyle sözleşmeden dönme, bedel iadesi ve masrafların tahsili istemine ilişkindir. Somut olayda, davacı tarafın dava dilekçesinde sözleşmeden dönerek araç bedelinin iadesini talep ettiği ve seçimlik hakkını bu şekilde kullanmakla tükettiği anlaşılmaktadır. Mahkemece, davacının sunduğu ıslah dilekçesi ile aracın ayıpsız misli ile değiştirilmesini talep ettiği ancak bir kez kullanılmakla sona eren seçimlik hakların ıslah ile değiştirilemeyeceği değerlendirilerek, davacının dava dilekçesindeki sözleşmeden dönme ve bedel iadesi talebi hakkında yapılan açıklamalar çerçevesinde değerlendirme yapılıp bir karar verilmesi, ayrıca değişik iş dosyası nedeniyle yapılan masrafların yargılama giderlerine dâhil edilmesi ve haklılık durumuna göre taraflar arasında paylaştırılması gerekirken, eksik inceleme ile karar verilmiş olması usul ve kanuna aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir. (6502 s. K. m. 11, 83) (6098 s. K. m. 227) Yargıtay 3. Hukuk Dairesi Esas No: 2025/278 Karar No: 2025/3722 Karar Tarihi: 01.07.2025 Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. Dava Davacı vekili; müvekkilinin davalı oto galeri şirketinden 11.10.2021 tarihinde 2013 model Renault marka araç satın aldığını, müvekkilinin aracı satın almadan 1 gün önce ekspertize götürdüğünü, buradan alınan ekspertiz raporunda; sol ön ve sağ ön çamurluğun sökülüp takıldığı, sağ ön kapının sökülüp takıldığı, sağ arka kapının kuru çekiç olarak raporlandığını, müvekkilinin aracı bu durumda olduğunu kabul ederek ve inanarak satın aldığını, ancak müvekkilinin bu aracı satmadan önce başka bir ekspere götürdüğünü, buradan alınan raporda; sağ ön kapının çıkma, sürücü airbaginin ve ön göğsün (torpido) çıkma olarak değiştiği, aracın yolcu airbaginin patlak tamirli, aracın emniyet kemerinin dirençli, aktif olmadığının belirtildiğini, müvekkilinin dava konusu aracı hem davalının hem de oto ekspertizin hazırladığı rapora güvenerek satın aldığını, ancak aracın raporda belirtildiği gibi olmadığının ortaya çıktığını, işbu dava açılmadan önce Kayseri 4. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2022/29 E. sayılı dosyası ile tespit davası açıldığını ve bilirkişi raporu alındığını belirterek, fazlaya ilişkin hakları saklı olmak üzere ayıplı aracın rayiç bedeli olan 141.500,00 TL ile müvekkilinin yaptığı 10.000,00 TL masraftan kaynaklı tüm zararının mevduata uygulanan en yüksek faiziyle birlikte davalıdan tahsilini talep etmiş, 18.10.2023 tarihli ıslah dilekçesiyle, aracın misli ile değişimi ile 10.000,00 TL masrafın davalıdan tahsilini istemiş, 23.04.2024 tarihli 2. ıslah dilekçesiyle, aracın ayıpsız misliyle değişimini ve 10.000,00 TL masrafın davalıdan tahsilini, bunun mümkün olmaması halinde, aracın rayiç bedelinin iadesini ve 10.000,00 TL masrafın davalıdan tahsilini, bunun mümkün olmaması halinde ise, ayıp oranında bedel indirimi yapılmasını ve 10.000,00 TL masrafın davalıdan tahsilini istemiştir. II. Cevap Davalı vekili; davacının süresinde ayıp ihbarında bulunmadığını, dava konusu araçtaki hasarların belli olduğunu ve müvekkili şirketin bunları saklamadığını, ekspertiz raporunun doğru hazırlanmamış olduğu durumda ise müvekkilinin kusuru ve sorumluluğunun bulunmadığını, davacının zararını ekspertiz raporu veren firmadan talep etmesi gerektiğini, davacının tramer kaydındaki hasarları bilerek aracı satın aldığını, aracın satıldığı tarihteki hasar kaydına göre fiyatın belirlendiğini ve satımın gerçekleştiğini, davacının talep ettiği zarar olan 10.000,00 TL’ye dair herhangi bir fatura sunulmadığını, davacının aracı aldıktan sonra kendisinin kaza yapmış olabileceğini veya işlem yaptırmış olabileceğini savunarak, davanın reddini istemiştir. III. İlk Derece Mahkemesi Kararı İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; bilirkişi heyetince hazırlanan raporda; kaporta aksamındaki ayıpların araç satın alınırken bilindiği, daha sonra aldırılan tespit raporlarında kaportaya dair ilave ayıp tespit edilemediği, aracın hava yastıklarındaki hasarın ve emniyet kemerlerine direnç atılma olayının 01.03.2016 tarihinde yaşanan kazada meydana gelmesi ve bu ayıbın olağan bir gözden geçirme ile fark edilmesinin mümkün olmaması sebebiyle bu hususun gizli ayıp niteliğinde olduğu, araçtaki değer kaybının ise 14.150,00 TL olduğu yönünde görüş bildirildiği, misli ile değişim yönünde kullanılan seçimlik hakkın somut olayda mümkün olmadığı, ayrıca her ne kadar yapılan masraflar talep edilmiş ise de dosya arasında yapılan masrafa dair herhangi bir belge bulunmadığı, bu talep yönünden de davanın ispat edilemediği gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiş; süresi içinde, davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. IV. İstinaf Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun‘un 11/3 maddesi kapsamında, davacının misli ile değişim talebinin satıcı için orantısız güçlükleri beraberinde getireceğinin tespit edildiği gerekçesiyle, istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiş; süresi içinde, davacı vekili temyiz başvurusunda bulunmuştur. V. Temyiz A. Temyiz Sebepleri Davacı vekili; 23.04.2024 tarihli ıslah dilekçelerine hiç değinilmediğini, aracın ayıpsız misliyle değişimine karar verilmesi gerektiğini, 10.000,00 TL masraf için dosyada belge bulunduğunu, dava konusu araç için delil tespiti yapıldığını, aracın eksper raporu için yapılan ödemelerin yapılan masrafları ispata yeterli olduğunu ve bu belgelerin dosyaya sunulduğunu, ayrıca dosya kapsamında dinlenen tanığın da talep edilen masrafı doğruladığını, dosya kapsamında alınan tüm bilirkişi raporlarında aracın ayıplı olduğunun belirtildiğini, Bölge Adliye Mahkemesinin gerekçesinin hatalı olduğunu ifade ederek; kararın bozulmasını talep etmiştir. B. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, aracın ayıplı olması nedeniyle sözleşmeden dönme, bedel iadesi ve masrafların tahsili istemine ilişkindir. 1. Tarafların iddia, savunma ve dayandıkları belgelere, uyuşmazlığın hukuki nitelendirilmesine göre, Mahkemece hükme esas alınan (3 makine mühendisi bilirkişiden oluşan heyetten alınan) raporda; dosyadaki SBGM bilgi ve belgelerinden yola çıkılarak, dava konusu aracın 01.03.2016 tarihinde yaşanan kazada, aracın sürücü ve yolcu hava yastıklarının hasara uğradığının tespit edildiği, araçtaki hava yastıklarındaki hasarın ve emniyet kemerlerine direnç atılma olayının 01.03.2016 tarihinde yaşanan kaza sonucu aracın tamir edilmesi sırasında meydana geldiği ve bu ayıbın olağan bir gözden geçirme ile fark edilmesinin mümkün olmaması sebebiyle gizli ayıp niteliğinde olduğunun tespit edildiği, raporun taraf, mahkeme ve Yargıtay denetimine elverişli olduğu anlaşılmakla, davacı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine karar verilmiştir. 2. 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun‘un 11. maddesinde, malın ayıplı olması durumunda tüketicinin seçimlik hakları düzenlenmiştir. Bu seçimlik haklarda tüketici; bedel iadesini de içeren sözleşmeden dönme, malın ayıpsız misliyle değiştirilmesi veya ayıp oranında bedel indirimi ya da ücretsiz onarım isteme haklarına sahiptir. Satıcı, tüketicinin tercih ettiği bu talebi yerine getirmekle yükümlüdür. Açıklandığı şekilde tüketici seçimlik haklarından herhangi birisini kullanabilecektir. Öğretide ve uygulamada da kabul edildiği üzere tüketicinin seçimlik haklarını tek yanlı ve varması gereken bir irade açıklamasıyla kullanması gerekmektedir. Tüketici bu haklardan hangisini

Aracın Ayıplı Olması Nedeniyle Sözleşmeden Dönme ve Bedel İadesi İstemli Davada Tüketicinin Seçimlik Hakları Islah ile Değiştirilebilir mi Read More »