Arslan Hukuk

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Emeklilik Nedeniyle İş Sözleşmesinin Feshinden Sonra İşçi Yeni Bir İşte Çalışmaya Başlayabilir mi?

Emeklilik Nedeniyle İş Sözleşmesinin Feshinden Hemen Sonra İşçi Yeni Bir İşte Çalışmaya Başlayabilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2016/1419 Karar No: 2019/1183 Karar Tarihi: 14.11.2019 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki itirazın iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İstanbul 9. İş Mahkemesince davanın reddine dair verilen 08.04.2014 tarihli ve 2013/369 E., 2014/146 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 11.11.2015 tarihli ve 2014/16944 E., 2015/32085 K. sayılı kararı ile; “A) Davacı İsteminin Özeti: Davacı, davalı bankada çalıştığını, 1475 sayılı Kanun\’a 4447 sayılı Yasa ile eklenen 5. bendi uyarınca kıdem tazminatına hak kazandığını, SGK\’dan aldığı belgeyi davalı bankaya bildirdiğini, kıdem tazminatının ödenmemesi sebebi ile yapılan icra takibine itirazın iptali ile takibin devamını talep etmiştir. B) Davalı Cevabının Özeti: Davalı, davacının başka bir bankada çalışmak için işten ayrıldığını savunarak, davanın reddini istemiştir. C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davacının davalı bankadaki görevi devam ederken dava dışı banka ile iş sözleşmesi imzaladığı, davacının amacının kıdem tazminatı alarak başka bir yerde çalışmak olduğu, davacı tarafın işten ayrıldığı tarihteki amacının aktif iş hayatını sonlandırmak olmadığı ve bu nedenle kıdem tazminatı talep edemeyeceği gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir. D) Temyiz: Karar, davacı vekilince temyiz edilmiştir. E) Gerekçe: Davacının iş akdini feshettiği tarihte, yaş hariç emeklilik koşullarını taşıdığı ve 1475 sayılı Kanun\’un 14/5.maddedeki koşulların oluştuğu tartışmasızdır. Davacı yasal hakkını kullanmıştır. Fesihten önce başka bir işyeri ile görüşmesi kötüniyet olarak değerlendirilemez. Bu nedenle yaş hariç emeklilik koşullarını taşıyan davacının kıdem tazminatının tahsiline yönelik icra takibinde davalı borçlunun itirazının iptaline karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde reddi hatalıdır…” gerekçesiyle oy çokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, işçilik alacağının tahsili amacıyla başlatılan icra takibine vaki itirazın iptali ile icra inkâr tazminatına hükmedilmesi istemine ilişkindir. Davacı vekili; davalı iş yerinde çalışmakta olan müvekkilinin iş sözleşmesini yaş şartı dışında emeklilik koşullarını sağlaması nedeniyle 1475 sayılı İş Kanunu\’nun 14/5. maddesi gereğince feshettiğini ancak yasa gereği ödenmesi gereken kıdem tazminatının davalı işverence ödenmediğini bu sebeple alacağın tahsili amacıyla İstanbul 30. İcra Müdürlüğünün 2013/11238 E. sayılı dosyası kapsamında ilamsız icra takibi başlattıklarını, ancak davalı-borçlu bankanın haksız itirazı sonucunda takibin durduğunu ileri sürerek davalının itirazının iptaline, haksız ve kötü niyetli olarak itiraz eden davalı borçlu aleyhine icra inkâr tazminatına karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili; iş sözleşmesini 1475 sayılı Kanun\’un 14/5. maddesi gereğince feshettiğini bildiren davacının, iş yerinden ayrılmasına müteakip başka bir bankada çalışmaya başladığını, salt şekilsel olarak ilgili kanun maddesine dayanılmasının davacının gerçek iradesini göstermeyeceğini, istifanın başka bir iş yerinde çalışmak amacıyla yapıldığının açık olduğunu belirterek fesih hakkı kötüye kullandığından kıdem tazminatı talep edemeyeceğini beyanla davanın reddini savunmuştur. Mahkemece; davacının davalı bankada çalıştığı dönemde 29/01/2013 tarihinde Anadolubank A.Ş. ile iş görüşmesi yaptığı, 26/02/2013 tarihinde sözleşme imzaladığı ve davalı bankadaki çalışması sona erdikten sonra 04/03/2013 tarihinde Anadolubank A.Ş.\’de müdür yardımcısı olarak göreve başladığı, dolayısıyla davalı bankadaki görevi devam ederken dava dışı banka ile iş sözleşmesi imzalayan davacının aktif iş hayatını sonlandırma gayesinin bulunmadığı, amacının kıdem tazminatı alarak başka bir iş yerinde çalışmak olduğu bu nedenle kıdem tazminatı talep edemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece; ilk kararda bildirilen gerekçeler tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiş, karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; 1475 sayılı İş Kanunu’nun 14/5. maddesinde düzenlenen koşulları taşıması sebebiyle işten ayrılan davacı işçinin fesihten önce başka bir iş yeri ile sözleşme imzalamış olmasının hakkın kötüye kullanılması olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği, buradan varılacak sonuca göre kıdem tazminatının tahsiline yönelik icra takibinde davalı borçlunun itirazının iptaline karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Bilindiği gibi, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun “Dürüst davranma” başlıklı 2. maddesinde düzenlenen hükme göre; “Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.” Buna göre; dürüstlük kuralı, herkesin uyması gerekli olan genel ve objektif bir davranış kuralıdır. Genel olarak dürüstlük kuralı kişilerin tarafı oldukları hukuki ilişkilerde dürüst, namuslu, ahlaklı ve diğer kişilerde yaratılan güvenle tutarlı şekilde davranmalarını ifade eder. Buna göre belirli bir hukuki ilişkide dürüstlük kuralına uygun davranış; toplumdaki dürüst, namuslu ve orta zekâlı bir kişinin, genel ahlak, doğruluk ve karşılıklı güven esaslarına uygun davranış biçimidir. Dürüstlük kuralına uygun bu davranışın belirlenmesinde, toplumda geçerli olan genel ahlak kuralları, günün âdet ve uygulamaları, davranışın söz konusu olduğu hukuki ilişkilerin içerik ve amaçları da dikkate alınacaktır (Dural, M. / Sarı, S.: Türk Özel Hukuku, 6. Baskı, İstanbul 2011, s. 226-227). Diğer bir anlatımla dürüst davranma “bir hak sahibinin hakkını kullanırken veya bir borçlunun borcunu yerine getirirken iyi ve doğru hareket etmesi yani dürüst, makul, fiilinin neticesini bilen, orta zekâlı her insanın benzer hadiselerde takip edecek olduğu yolda hareket etmesi” anlamındadır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinde, hukuk düzeninin kişilere tanıdığı bütün hakların kullanılmasında göz önünde tutulması ve uyulması gereken iki genel ilkeye yer verilmektedir: Bunlar dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağıdır. Hukuk düzeni, kişilere tanıdığı her bir hakkın kapsamı ile bunların kullanılmasının şartlarını ve şeklini ilgili hak yönünden özel olarak düzenlemiştir. Ancak, hayatın sonsuz ihtimallerinin önceden öngörülmesinin ve bunların en küçük ayrıntılara kadar düzenlenmesinin imkânsızlığı karşısında, bütün hakların kullanılmasında dikkate alınacak genel bir sınırlama koyma ihtiyacı duyulmuştur. Dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı, bu açıdan uyulması gerekecek genel kurallar olarak karşımıza çıkmaktadır (Dural/Sarı, s. 225). 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinde, hakların dürüstlük kuralına uygun kullanılması gerektiği ifade edilmiş, ardından hakların açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeninin korumayacağı belirtilmiştir. Bu ifade şeklinden yola çıkarak; bir hakkın kullanılmasında dürüstlük kuralına uyulmamasının müeyyidesinin, bu hakkın açıkça kötüye kullanılmış sayılması ve hukuken korunmaması olduğu kabul edilebilir (Dural/Sarı, s.225). Bir hakkın dürüstlük kuralına aykırı olarak kullanılması suretiyle başkasına bir zarar verilmesi hakkın kötüye kullanımını oluşturur. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinin 1. fıkrası herkesin haklarını, toplumda geçerli doğruluk, dürüstlük ve iş ilişkilerinin gerektirdiği karşılıklı güven anlayışına uygun olarak kullanmasını emreder. Hakkın kullanımı ölçütünü Türk Medeni Kanunu’na göre dürüstlük kuralları

Emeklilik Nedeniyle İş Sözleşmesinin Feshinden Sonra İşçi Yeni Bir İşte Çalışmaya Başlayabilir mi? Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Haksız Eylem Nedeniyle Oluşan Zararın Tazmininde Zamanaşımı Süresi

Haksız Eylem Sonucu Oluşan Zararın Tazmininde Zamanaşımı Süresi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/4-1420 Karar No: 2018/1419 Karar Tarihi: 04.10.2018 Özet: Davacı …, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu uyarınca tüzel kişi tacir olup bu Kanun hükümlerine tabidir. Türk Ticaret Kanunu’nun 18/2. maddesinde “Her tacirin, ticaretine ait bütün faaliyetlerinde basiretli bir iş adamı gibi hareket etmesi gerekir.” hükmüne yer verilmiştir. Buradan hareketle, basiretli olarak davranması gereken davacı şirket dava konusu zararı ve faili hasar tutanağının düzenlendiği tarihte öğrenmiştir. Davalı da süresi içerisinde icra takibine yaptığı itirazında zamanaşımı definde bulunmuştur. Öyleyse hasar tutanak tarihi ile icra takibi arasında bir yıldan fazla süre geçmiş olup alacak zamanaşımına uğramıştır. Hâl böyle olunca; Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma ilamına uyulmak gerekirken, yerel mahkemece tüzel kişiler için dava açma konusunda emir vermeye yetkili makamın “olur” tarihinin zamanaşımı süresinin başlangıcı için esas alınması gerektiğinden bahisle önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu durumda direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıdaki belirtilen ilave gerekçe ve nedenlerle bozulmasına karar verilmesi gerekmiştir. (818 S. K. m. 41, 60, 125, 140) Dava: Taraflar arasındaki itirazın iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … Sulh Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 02.05.2013 gün ve … sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 18.11.2013 gün ve 2013/16326 E., 2013/17917 K. sayılı kararı ile; \”…Dava, itirazın iptaline ilişkindir. Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir. Davacı, davalı tarafından yapılan kazı çalışmaları sırasında kablolarına verilen zararın ödetilmesi için başlatılan Kartal 2. İcra Müdürlüğü\’nün 2009/5534 Esas no\’lu icra dosyasına borçlunun yaptığı itirazın iptalini istemiştir. Davalı gerek icra dosyasındaki itirazında, gerekse eldeki dosyada, tazminat alacağının zamanaşımına uğradığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, zarar veren firma ile davalı işveren arasındaki sözleşmenin iç ilişkiyi ilgilendirdiği, üçüncü kişileri bağlamayacağı, ayrıca idari kurumlarda zamanaşımının yetkili kurulca dava açılması için olur verilmesiyle başlayacağı, zamanaşımı süresi içinde davanın açıldığı, zararın ispatlandığı gerekçesiyle davanın kabulüne, icra inkar tazminatı talebinin reddine karar verilmiştir. Olay tarihinde yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanunu\’nun 60/1. maddesine göre haksız eyleme dayalı tazminat davalarında öngörülen zamanaşımı süresi fiil ve failin öğrenilmesinden itibaren bir yıldır. Dosya kapsamına göre; davalı tarafça 20/10/2004 tarihinde hasar tespit tutanağı düzenlendiği, tutanakta zarar verenin İ.G.D.A.Ş. olduğunun belirtildiği, icra takibinin 24/04/2009 tarihinde başlatıldığı, davalı-borçlunun yasal süresi içinde sunduğu borca itiraz dilekçesinde aynı zamanda borcun zamanaşımına uğradığını da belirttiği, itirazın iptali davasında da aynı itirazları ileri sürdüğü anlaşılmaktadır. Şu halde; davacı kurum, zararı ve faili hasar tutanağının düzenlendiği tarihte öğrenmiştir. Davalı da süresi içinde icra dosyasında zamanaşımı definde bulunmuştur. Hasar tutanak tarihi ile icra takip tarihi arasında bir yıldan fazla süre geçmiş olup alacak zamanaşımına uğramıştır. Mahkemece davanın zamanaşımından reddine karar vermek gerekirken yanılgılı değerlendirme ile davanın kabulüne karar verilmesi doğru değildir…\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, hasar bedelinin tahsili amacıyla yapılan icra takibine vaki itirazın iptali ile icra inkâr tazminatı istemlerine ilişkindir. Davacı vekili davalının 20.10.2004 tarihinde yaptığı arıza çalışması sırasında elektrik kablolarına zarar verdiğini, bu hasar tutarının 1.909,52 TL olduğunu, davalının hasar bedelini zamanında ödememesi üzerine Kartal 2. İcra Dairesinin 2009/5534 E. sayılı dosyası ile icra takibi başlatıldığını, davalının geçerli bir hukuki nedene dayanmaksızın hasar bedeline ve icra takibine itiraz ettiğini ileri sürerek borçlunun itirazının iptaline, takibin devamına ve icra inkâr tazminatına karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili öncelikle zamanaşımı itirazında bulunduklarını, iddia edilen hasar tarihinin 20.10.2004 olduğunu, davanın ise 2010 yılında açıldığını, haksız fiil sebebi ile tazminat davası açma hakkının mağdurun zararı ve faili öğrendiği tarihten itibaren bir yıllık zamanaşımı süresine tabi olduğunu, davacının davasını 2009 yılında almış olduğu bir “olur” yazısına dayandırdığını, davacının benzer davalarının diğer mahkemelerce zamanaşımı nedeniyle reddedildiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Yerel Mahkemece, davalı adına müteahhit firma tarafından yapılan kazı çalışması sırasında davacıya ait yer altı çelik zırhlı kablosunun hasara uğratılması neticesinde malzeme, işçilik ve KDV olmak üzere toplam 811,92 TL tutarında zarar meydana geldiği, davalı ile iş yaptırdığı müteahhit firma arasındaki iç ilişki üçüncü şahısları bağlamayacağından davalının işveren olarak hasardan sorumlu olduğu, idari kurumlarda yetkili kurulca dava açılması için “olur” verilmesi ile zamanaşımı süresi başlayacağından davalının zamanaşımı itirazının yerinde olmadığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde gösterilen nedenlerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece, önceki gerekçeler genişletilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davalı vekili temyize getirmiştir. Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda alacağın zamanaşımına uğrayıp uğramadığı noktasında toplanmaktadır. Bu nedenle, “haksız fiil” ve “zamanaşımı” kavramları ile bu hukuki müesseselerin kanuni düzenlemeleri üzerinde durulmasında yarar vardır. Olay tarihinde yürürlükte bulunan 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun “haksız işlemlerden doğan borçlar”ı düzenleyen 41. maddesinde haksız fiil sorumluluğu “Gerek kasten, gerek ihmal ve kayıtsızlık yahut tedbirsizlik ile haksız surette diğer kimseye bir zarar ika eden şahıs, o zararın tazminine mecburdur’’ şeklinde tanımlanmıştır. Buna göre, haksız fiil; hukuka aykırı bir eylem ile başkasına zarar verilmesidir. Haksız fiilden söz edilebilmesi için şu dört unsurun birlikte bulunması zorunludur: Öncelikle ortada hukuka aykırı bir fiil bulunmalıdır. İkinci unsur, fiili işleyenin kusurudur. Üçüncü olarak kusurlu şekilde işlenen ve hukuka aykırı olan bu fiil nedeniyle bir zarar doğmalıdır. Nihayet doğan zarar ile hukuka aykırı fiil arasında nedensellik bağı bulunmalıdır. Bu unsurların tümünün bir arada bulunmadığı, bir veya birkaç unsurun eksik olduğu durumlarda haksız fiilin varlığından söz edilemez. Öte yandan, özel hukukta teknik bir kavram olan zamanaşımı, bir hakkın kazanılmasında veya kaybedilmesinde kanunun kabul etmiş olduğu sürenin tükenmesi anlamına gelmektedir. 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 125-140. maddeleri arasında düzenlenen zamanaşımı, hakkın ileri sürülmesini engelleyici nitelikte olup, alacak hakkı alacaklı tarafından, yasanın öngördüğü süre ve koşullar içinde talep edilmediğinde etkin bir hukuki himayeden, başka bir deyişle, dava yoluyla elde edilebilme olanağından yoksun bırakılmaktadır. Zamanaşımına uğrayan alacağın tahsili hususunda Devlet kendi gücünü kullanmaktan vazgeçmekte, böylece söz konusu alacağın ödenip ödenmemesi keyfiyeti borçlunun iradesine bırakılmaktadır. Şu hâlde zamanaşımına uğrayan alacak ortadan kalkmamakla beraber, artık doğal bir borç (Obligatio naturalis) hâline gelmektedir. Ancak belirtmek gerekir ki, alacağın salt zamanaşımına uğramış olması, onun eksik bir borca dönüşmesi için yeterli değildir;

Haksız Eylem Nedeniyle Oluşan Zararın Tazmininde Zamanaşımı Süresi Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

İşçilik Alacağı Davasında Taraflarca Getirilme İlkesi: Hâkim Taraflarca İleri Sürülmemiş Vakıaları Araştırabilir mi?

İşçilik Alacağı Davasında Taraflarca Getirilme İlkesi: Hâkim Taraflarca İleri Sürülmemiş Vakıaları Araştırabilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2018/480 Karar No: 2019/975 Karar Tarihi: 01.10.2019 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 30.09.2014 tarihli ve 2012/189 E., 2014/191 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 7. Hukuk Dairesinin 22.10.2015 tarihli ve 2014/20198 E., 2015/20229 K. sayılı kararı ile; “…1- Dosyadaki yazılara, hükmün Dairemizce de benimsenmiş bulunan yasal ve hukuksal gerekçeleriyle dayandığı maddi delillere ve özellikle bu delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazlarının reddine 2- Davacı, davalı kurumda düz işçi kadrosunda bulunmasına rağmen işe başladığı 1982 yılından itibaren bekçi olarak kurum tarafından hazırlanan nöbet çizelgesine göre hafta tatilleri ile genel tatil günlerinde de çalıştığını, üyesi olduğu sendika ile devredilen Köy Hizmetleri İl Müdürlüğü arasında imzalanan toplu iş sözleşmesine göre ödenmesi gereken hafta tatili ve UBGT günleri çalışma ücretlerinin ödenmediğini ileri sürerek, genel tatil ve hafta tatili ücreti alacaklarının davalıdan tahsilini talep etmiştir. Davalı, davacının hiçbir alacağının bulunmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir. Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Taraflar arasındaki uyuşmazlık, davacının genel tatil ücreti alacağı olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalıştığını iddia eden işçi, bu iddiasını ispatla yükümlüdür. İşçinin imzasını taşıyan bordro sahteliği ispat edilinceye kadar kesin delil niteliğindedir. Bir başka anlatımla bordronun sahteliği ileri sürülüp kanıtlanmadıkça, imzalı bordroda yer alan bayram ve genel tatil ücreti ödemesinin yapıldığı varsayılır. Bordroda ilgili bölümünün boş olması ya da bordronun imza taşımaması halinde işçi, ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalıştığını her türlü delille ispat edebilir. Somut olayda, davacı davalı kurum kayıtlarına göre nöbet tuttuğu genel tatil günlerine ait ücretinin ödenmesini talep etmiştir. Davalı davacının çalıştığı genel tatillerde ücretinin tam olarak ödendiğini ileri sürmüş, davacının ücret bordrolarının liste halinde özetini dosyaya ibraz etmiş ve ödemelerin yapıldığını savunmuştur. İşyerinde yürürlükte olan Toplu İş Sözleşmelerinin ilgili maddelerinde genel tatil günlerinde çalışan işçilere üç gündelik yevmiye üzerinden ödeme yapılacağı düzenlenmiştir. Mahkemece hükme esas alınan bilirkişi raporunda imzalı ücret bordrosu sunulmadığından ödemenin yapıldığının kanıtlanamadığı gerekçesiyle üç gündelik üzerinden hesaplama yapılmıştır. Ancak davalının kamu kurumu olması ve sunmuş olduğu ücret bordrosu özetlerinden genel tatil ücreti ödemesinin bir kısmının yapıldığı anlaşıldığından davacının ücret bordrolarının, ödeme belgelerinin ve varsa banka kayıtlarının getirtilerek anılan alacağa ilişkin ödeme yapılıp yapılmadığı buna göre gerekirse yeniden hesaplama yapılıp karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsizdir. O halde davalının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir. Davacı vekili; müvekkilinin düz işçi kadrosunda bulunmasına rağmen işe başladığı 1982 yılından itibaren bekçi olarak görev yaptığını, davalı tarafça hazırlanan nöbet çizelgelerine göre hafta tatili ile ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalıştığını, toplu iş sözleşmesinin 28. maddesinde belirtildiği gibi tatil günlerinde çalışması karşılığında kendisine üç yevmiye ödenmesi gerekirken ödeme yapılmadığını, müvekkilinin çalışma süresi olan aylık 180 saatten daha fazla çalıştığını belirterek hafta tatili ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili; davacının bina ve mal bakıcısı olarak çalıştığını, müvekkiline ait iş yerinde vardiya usulü çalışıldığından düzenli olarak vardiya zamlarının ödendiğini, vardiyalı çalışmalarda çalışılan 6. günü takip eden 7. gün çalışma yapılmadığından davacının hafta tatili ücretine hak kazanamayacağını, davacının ulusal bayram ve genel tatil ile hafta tatili, dini ve milli bayramlarda çalışma hususu ile ilgili alacağının bulunmadığını, zamanaşımı def\’inde bulunduklarını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece; davacının dava tarihinden itibaren geriye doğru 10 yıllık hafta tatili ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarını talep ettiği, davacı işçinin haftada bir gün izin yaptığı tespit edildiğinden hafta tatili alacağı bulunmadığı, talep edilen ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacağına ilişkin ücretin ödendiğine dair dosyada belge veya imzalı ücret bordrosu bulunmadığı anlaşıldığından davacının 17.05.2007-17.05.2012 tarihlerini kapsayan çalışmasına ilişkin 10.256,10TL alacağı bulunduğu kanaatine varıldığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine hüküm, Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece; davacının haftada bir gün izin yaptığı tespit edildiğinden hafta tatili alacağının bulunmadığı, ulusal bayram ve genel tatil ücreti talebine ilişkin ise davacıya ücretinin ödendiğine dair dosyada mevcut herhangi bir belge bulunmadığı görüldüğünden davacının 17.05.2007-17.05.2012 tarihleri arasındaki çalışmasına ilişkin 10.256,10TL alacağı bulunduğu kanaatine varıldığı gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir. Direnme kararını davalı vekili temyiz etmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda davacının ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacağının bulunup bulunmadığı hususunda mahkemece yapılan araştırmanın yeterli olup olmadığı, burada varılacak sonuca göre davacının çalışmaları hakkında kamu kurumu olan İl Özel İdaresi tarafından ücret bordrolarının düzenlendiği ve bir kısım genel tatil ücretinin ödendiği konusu ileri sürüldüğünden ücret bordrolarının, ödeme belgelerinin ve varsa banka kayıtlarının getirtilerek ödeme yapılıp yapılmadığının belirlenmesi ve buna göre yeniden hesaplama yapılarak sonuca gidilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Toplu iş sözleşmesi işçi kuruluşları ile işveren kuruluşları veya işveren arasında iş (hizmet) sözleşmesine uygulanabilecek çalışma şartlarını belirleyen ya da düzenleyen sözleşmedir. Toplu iş sözleşmesi işçilerle işverenler arasındaki iş ilişkisini değil, sadece bir veya birçok iş yerinde, bir işletmede ya da işkolunda uygulanabilecek çalışma/çalıştırma şartlarını düzenlemektedir. Öte yandan toplu iş sözleşmesi onu bağıtlayanlar arasında hukuki ilişkiler doğurmaktadır (Narmanlıoğlu, Ü.: İş Hukuku II Toplu İş İlişkileri, Mayıs 2013, 2. Baskı, s;292). Nitekim 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu\’nun 2. maddesinin birinci fıkrasının (h) bendindeki tanıma göre, toplu iş sözleşmesi, iş sözleşmesinin yapılması, içeriği ve sona ermesine ilişkin hususları düzenlemek üzere işçi sendikası ile işveren sendikası veya sendika üyesi olmayan işveren arasında yapılan sözleşmeyi ifade etmektedir. Kanunun 33. maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında 2. maddesindeki tanıma uygun düzenlemelere yer verilmiş ve toplu iş sözleşmesinin, iş sözleşmesinin yapılması, içeriği ve sona ermesine ilişkin hükümleri içereceği ayrıca tarafların karşılıklı hak ve borçları ile sözleşmenin uygulanması, denetimi ve uyuşmazlıkların çözümü için başvurulacak yollara ilişkin düzenlemelere yer verilebileceği belirtilmiştir. Bu durumda toplu iş sözleşmeleri, tarafların hakları ve borçları yanında asıl ve ağırlıklı olarak

İşçilik Alacağı Davasında Taraflarca Getirilme İlkesi: Hâkim Taraflarca İleri Sürülmemiş Vakıaları Araştırabilir mi? Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Ecrimisil Davasında Islah Edilen Miktar Bakımından Hangi Tarihten İtibaren Yasal Faize Hükmedilebilir

Ecrimisil Davasında Islah Edilen Miktar Bakımından Hangi Tarihten İtibaren Yasal Faize Hükmedilir Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1053 Karar No: 2019/1236 K. Tarihi: 28.11.2019 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki ecrimisil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 14.03.2012 tarihli ve … sayılı karar taraf vekillerinin temyizi üzerine, Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 06.11.2012 tarihli ve 2012/18110 E., 2012/22800 K. sayılı kararı ile; “…Davacı vekili dilekçesinde, müşterek malik oldukları taşınmazın davalı tarafından kullanıldığını beyan ederek, fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak kaydı ile 6000 TL. ecrimisilin yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Mahkemece, davanın ıslah edilmiş şekli ile kısmen kabulüne 7.5.2002 – 7.5.2007 tarihleri arasında tahakkuk etmiş olan 24345,16 TL. ecrimisil bedelinin kademeli olarak yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiş, karar taraflarca temyiz edilmiştir. Davacının tüm, davalının sair temyiz itirazları yerinde değildir. Ancak, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 26.  (mülga HUMK 74.) maddesi gereğince, “Hakim tarafların talep sonuçları ile bağlı olup, ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremez.” Somut olayda, davacı dava dilekçesinde asıl alacağa dava tarihinden itibaren faiz yürütülmesini talep etmiş, ıslah dilekçesinde ise faizin başlangıcı belirtilmeden, alacağın kanuni faizi ile birlikte hükmedilmesini talep etmiştir. Mahkeme ise, kararında alacağın kademeli olarak yasal faizi ile tahsiline hükmetmiş, bu hükmü ile, davacının talebini aşarak yukarıda belirtilen kanun maddesine aykırı davranmıştır. Öyle ise mahkemece, kısmen açılan davada, dava tarihinden itibaren faiz talep edildiği gözetilerek, dava dilekçesinde talep edilen miktara dava tarihinden itibaren, ıslah ile arttırılan miktara ise ıslah tarihinden itibaren faiz yürütülmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde hüküm tesisi bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, ecrimisil istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkili ile davalının paylı mülkiyetinde bulunan taşınmaz üzerinde davalının müvekkilinin bilgi ve iradesi dışında müstakil bölümlerden oluşan çok katlı bir bina inşa ettiğini ve üçüncü kişilere kiraladığını, müvekkilinin bu taşınmazda tasarrufta bulunamadığını ve davalı tarafça yapılan bina nedeniyle de geriye kalan alanın da kullanılamayacak hâle geldiğini ileri sürerek, fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak kaydı ile 6.000TL ecrimisilin dava tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş; yargılama sırasında talebini 46.000TL’nin yasal faiziyle birlikte tahsili şeklinde ıslah etmiştir. Davalı vekili, müvekkilinin intifadan men edilmediğini, bu konuda herhangi bir men ve uyarı bulunmadığını, diğer mirasçıların paylarını da satın aldığını ve davacının payına bir tecavüzünün bulunmadığını savunarak, davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Yerel mahkemece, intifadan men koşulunun oluştuğu gerekçesiyle bilirkişi raporuna göre davanın kısmen kabulü ile 07.05.2002 ile 07.05.2007 tarihleri arasında tahakkuk etmiş olan 24.345,16TL ecrimisil bedelinin kademeli olarak yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline ve fazlaya ilişkin istemin reddine karar verilmiştir. Davacı ve davalı vekillerinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde gösterilen nedenlerle bozulmuştur. Yerel mahkemece, önceki gerekçeler yanında davacının davasını açarken fazlaya ilişkin haklarını saklı tutması ve ecrimisil alacağının da yargılamayı gerektirmesi ve bilirkişi raporunda belirlenen değer üzerinden davasını ıslah edip harçlandırması nedeniyle ecrimisil bedelinin kademeli olarak yasal faiziyle birlikte tahsili gerekeceği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, gerek dava gerekse ıslah dilekçesinde kademeli faiz talebi bulunmadığı hâlde, mahkemece 07.05.2002 ve 07.05.2007 tarihleri arası için hüküm altına alınan ecrimisilin kademeli yasal faizi ile tahsiline karar verilmiş olmasının 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 26. maddesinde belirtilen taleple bağlılık ilkesine uygun olup olmadığı, ayrıca ıslah edilen miktar bakımından ıslah tarihinden mi, yoksa dava tarihinden itibaren mi yasal faize hükmedilmesi gerektiği noktasında toplanmaktadır. I) Davalı vekilinin esasa ilişkin temyiz talebinin incelenmesinde; Bilindiği üzere hukuki yarar dava şartı olduğu kadar, temyiz istemi için de aranan bir şarttır. Davalı vekili müvekkili aleyhine ecrimisil hükmedilemeyeceğini belirterek direnme kararını bu yönden de temyiz etmiş ise de, esasa ilişkin temyiz itirazları Özel Dairece reddedilmiş olduğundan, davalı vekilince bu hususa ilişkin temyiz talebinde bulunulmasında hukuki yarar bulunmamaktadır. O hâlde davalı vekilinin esasa ilişkin temyiz isteminin hukuki yarar yokluğundan reddine karar verilmelidir. II) Davalı vekilinin uyuşmazlığa konu hususlar hakkındaki temyiz talebinin incelenmesine gelince; Uyuşmazlığın çözümü için konu ile ilgili yasal düzenleme ve kavramların kısaca açıklanmasında yarar vardır. Bilindiği üzere, medeni usul hukuku alanında yıllar boyunca süren uygulamalar neticesinde doğru ve adil bir yargılama için bazı temel ilkeler kabul edilmiştir. Bir davanın gerek tarafları gerekse mahkeme için bağlayıcı olan ve yargılamaya yön veren bu ilkeler, mahkemelerde sağlıklı bir sonuca ulaşılabilmesini sağlayan en temel unsurlardır. Bu kuralların yargılamanın her kesitinde gözetilmesi, hatta usul hükümleri yorumlanırken bu ilkelere aykırı ve onlarla çelişkili olacak şekilde yorum yapılmaması gerekir. Medeni yargılama hukukuna hakim olan ilkelerin bir bölümü 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nda açık olarak düzenlenmiş ve 24. maddesinde tasarruf ilkesine, 26. maddesinde ise taleple bağlılık ilkesine yer verilmiştir. Özel hukuk, taraflara kendi hakları üzerinde tasarruf yetkisi ve imkânı vermiştir. Özel hukuktan kaynaklanan tasarruf yetkisi, uyuşmazlıktan önce başlayıp uyuşmazlığın yargı organına intikal ettiği ve onun önünde görüldüğü anda da devam eder. Hak sahibi, uyuşmazlık konusu hakkını dava edip etmemekte, dava ettikten sonra davalı ile yargılama içinde ya da dışında uzlaşmakta, arabulucuya gitmekte, sulh olmakta veya açtığı davadan feragat etmekte serbesttir. Taraflar uyuşmazlığı başlatmak, uyuşmazlık konusunu belirlemek ve uyuşmazlığı sürdürmek veya sona erdirmek hakkına sahiptirler (Pekcanıtez/Atalay/Özekes.: Medeni Usul Hukuku, İstanbul, Mart 2017, C.I, s. 783). Tasarruf İlkesi ve Taleple Bağlılık İlkesi 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 24. maddesinde düzenlenen “tasarruf ilkesi” kapsamında; dava açma konusundaki inisiyatif davacıya ait olduğu gibi taraflar dava üzerinde tümüyle tasarruf edebilme, dava konusunu (müddeabihi) belirleme, dilekçeler vermek suretiyle davaya etki etme ve mahkemenin karar vermesine gerek kalmadan davayı sona erdiren işlemleri yapabilme yetkisine sahiplerdir. Tasarruf ilkesi nedeniyle hiç kimse, kanunda açıkça belirtilmedikçe, kendi lehine olan bir davayı açmaya veya hakkını talep etmeye zorlanamaz (HMK m. 24/2). Tasarruf ilkesi gereğince davacının, davasını açarken talep ettiği hukuki korumanın ne olduğunu açıkça ifade etmesi gerekmektedir. Bu bağlamda, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun “dava dilekçesinin içeriği” ile ilgili düzenleme içeren 119/1. maddesinin (d) bendinde; “davanın konusu ve malvarlığı haklarına ilişkin davalarda, dava konusunun değeri“, (ğ) bendinde ise “açık bir şekilde

Ecrimisil Davasında Islah Edilen Miktar Bakımından Hangi Tarihten İtibaren Yasal Faize Hükmedilebilir Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Zamanaşımı Nedeniyle Davanın Reddine Karar Verilmesi Halinde Vekâlet Ücretine Hükmedebilir mi?

Zamanaşımı Nedeniyle Davanın Reddine Karar Verilmesi Halinde Vekâlet Ücretine Hükmedebilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/4-3013 Karar No: 2018/47 Karar Tarihi: 17.01.2018 Özet: Turizm Kanununa dayalı talih oyunları salonu işletilmesinden kaynaklanan katkı payı alacağı istemine ilişkin davacı Bakanlık tarafından açılan eldeki davada alacağın zamanaşımına uğramış olması gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. Görüldüğü üzere mahkemece yapılan zamanaşımına ilişkin değerlendirme işin esasına yönelik bir değerlendirme olup, doğrudan dava şartı yokluğu nedeniyle usulden verilmiş bir ret kararı niteliğinde değildir. Bu durumda mahkemece verilen karar esastan verilmiş ret kararı niteliğinde olduğundan, yargılamada kendisini vekil ile temsil ettirmiş davalı yararına hüküm tarihindeki Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi gereğince nispi vekalet ücreti verilmesi gerekir. (1136 S. K. m. 168) (6098 S. K. m. 146, 147, 148, 149, 150, 151, 152, 153, 154, 155, 156, 157, 158, 159, 160, 161) (818 S. K. m. 125, 126, 127, 128, 129, 130, 131, 132, 133, 134, 135, 136, 137, 138, 139, 140) (YHGK. 05.05.2010 T. 2010/8-231 E. 2010/255 K.) Taraflar arasındaki talih oyunları salonu işletilmesinden kaynaklanan katkı payı alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ortaca Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 17.05.2013 gün ve 2010/476 E., 2013/446 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 28.10.2013 gün ve 2013/14974 E., 2013/16473 K. sayılı kararı ile, \”…1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere göre davacının temyiz itirazları reddedilmelidir. 2- Davalının temyiz itirazlarına gelince; Dava Turizm Kanununa dayalı talih oyunları salonu işletilmesinden kaynaklanan katkı payı alacağı davasıdır. Mahkemece, davanın zamanaşımı nedeniyle reddine ve davalı taraf yararına maktu avukatlık ücretine karar verilmiştir. Karar gününde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi’nin 12. maddesi uyarınca dava konusunun para veya para ile değerlendirilebilir olması durumunda avukatlık ücreti, Tarife’nin üçüncü kısmına göre nispi olarak belirlenir. Yerel mahkemece, davacının isteminin zamanaşımı nedeniyle reddedildiği gözetilerek, davalı yararına yukarıda açıklanan Tarife gereğince nispi avukatlık ücreti hesap ve takdir edilmesi gerekirken, maktu avukatlık ücreti takdir edilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir…\” gerekçesiyle ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki bilgi ve belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava Turizm Kanununa dayalı talih oyunları salonu işletilmesinden kaynaklanan katkı payı alacağı istemine ilişkindir. Davacı … vekili … Altıngül Elegance Oteli bünyesinde bulunan talih oyunları salonunun 1993, 1994 ve 1995 yıllarına ait katkı payı borcunun bulunduğunu, talih oyunları salonunun 1993 yılında Altıngül Elegance Otel (eski ünvanı Gülaylar Uluslararası Turistik İşletmecilik A.Ş) tarafından davalı …’a kiralandığını, taraflar arasında düzenlenen kira kontratında Bakanlıktan onay alma yükümlülüğünün kiracıya verildiğini, davalının gerekli izinleri almayarak talih oyunları salonunu Bakanlığın izni olmaksızın çalıştırdığını ileri sürerek 108.600 USD katkı payının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı öncelikle zamanaşımı definde bulunduğunu, kendisinin emekli başkomiser olduğunu, emekli olduktan sonra 1992 yılı tahminen Eylül veya Ekim ayında Elegance Otelde güvenlik şefi olarak işe başladığını, bahse konu işyerinden tahminen 1 yıl çalıştıktan sonra ayrıldığını ve o tarihten itibaren otel ile ilgisinin olmadığını, dava dilekçesinde adı geçen otelde talih oyunları salonunu kiralamadığını, salonla ilgili kira sözleşmesini imzalamadığını, dava dilekçesindeki adli ve idari yargıya ait dava ve kararlardan haberinin olmadığını, hiçbirisinin kendisine tebliğ edilmediğini beyan ederek davanın reddini savunmuştur. Yerel Mahkemece davacı Bakanlık tarafından davalının işlettiği salonun 1993, 1994 ve 1995 yıllarına ait katkı payının tahsili istenilmiş ise de, davanın açıldığı 08.12.2010 tarihi dikkate alındığında alacağın zamanaşımına uğramış olduğu gerekçesiyle davanın reddine, davalı yararına 1320,-TL maktu vekâlet ücretine hükmedilmesine karar verilmiştir. Taraf vekillerinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece davanın zamanaşımı nedeniyle reddedilmiş olması dikkate alınarak maktu vekâlet ücretine hükmedildiği, kaldı ki mahkeme kararında takdir edilen vekâlet ücreti yanlış olsa bile bozmaya konu edilmesinin usul ekonomisine aykırı olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davalı vekili temyize getirmiştir. Hukuk Genel Kurulunca, “mahkemece kısa kararda mevzuata uygun hüküm fıkrasının oluşturulmadığı, sadece “önceki kararda direnilmesine” demekle yetinildiği, bu nedenle ortada teknik anlamda bir direnme kararının bulunmadığı, mahkemece dosya kapsamı dikkate alınarak taraflara yüklenen borç ve tanınan hakkın sıra numarası altında belirtildiği açık, infazda şüphe ve tereddüt uyandırmayacak biçimde, usulün aradığı niteliklere haiz kısa karar ve buna uygun gerekçeli karar oluşturulması gerektiği” gerekçesiyle karar oy birliği ile bozulmuştur. Yerel Mahkemece Hukuk Genel Kurulunun bozma kararına uyulmasından sonra davanın reddine, davalı kendisini vekille temsil ettirdiğinden 14.978,52 TL vekâlet ücretinin davacıdan alınarak davalıya verilmesine karar verilmiştir. Hükmün davacı Bakanlık vekili tarafından temyizi üzerine Özel Dairece “Mahkemece, Dairemizin vekalet ücretine yönelik bozma kararına karşı direnilmiş, ancak direnme hükmünün HMK\’nın aradığı şartlarda oluşturulmadığı gerekçesiyle Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca bozulduğu ve bozmaya mahkemece uyulduğu anlaşılmıştır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun kararına uyulmakla taraflar yararına usuli kazanılmış hak oluşmuştur. İşbu bozma ilamı içeriğinden de direnme kararının usulüne uygun verilmediği anlaşılmaktadır. Yani, direnme kararının esas yönünden doğru veya yanılış olduğu yönünde bir bozma söz konusu değildir. Kaldı ki, artık direnme kararı verildikten sonra o karar esas yönünden bozulmadan o karardan dönmek de mümkün değildir. O hâlde mahkemece, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun bozma ilamında açıklandığı şekilde bir direnme hükmü oluşturularak karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile direnme kararı esastan bozulmuş gibi yorumlanarak dairemiz bozması doğrultusunda hüküm kurulması doğru değildir. Kararın bu nedenlerle bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle yerel mahkeme kararı bozulmuştur. Yerel mahkemece Özel Daire bozma kararına uyulmasından sonra davanın zamanaşımı nedeniyle reddine, davalı kendisini vekille temsil ettirdiğinden 1.980,-TL maktu vekâlet ücretinin davacıdan alınarak davalıya verilmesine yönelik direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davacı … vekili ile davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, alacağın zamanaşımına uğraması nedeniyle davanın reddine karar verilmesi durumunda davada kendini vekille temsil ettiren davalı yararına maktu vekâlet ücretine mi, yoksa nisbi vekâlet ücretine mi hükmedileceği noktasında toplanmaktadır. I- Davacı … vekilinin temyiz istemine yönelik yapılan incelemede; Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, esasa girilmeden önce, ilk hükmü temyiz eden ancak Özel Dairece temyiz itirazları reddedilen davacının direnme kararını temyizde hukuki yararının bulunup bulunmadığı hususu öncelikle incelenmiştir. Bilindiği üzere, hukuki yarar dava şartı olduğu kadar, temyiz istemi için de aranan bir şarttır. İlk hükmü temyiz etmiş ancak temyiz itirazları reddedilmiş olan davacı bakımından ilk

Zamanaşımı Nedeniyle Davanın Reddine Karar Verilmesi Halinde Vekâlet Ücretine Hükmedebilir mi? Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Temadi Eden Devamsızlık Nedeniyle İş Sözleşmesinin Feshinde Hak Düşürücü Sürenin Gözetilmesi

İş Sözleşmesinin Feshinde Hak Düşürücü Sürenin Gözetilmesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2015/2886 Karar No: 2017/1408 Karar Tarihi: 22.11.2017 Mahkemesi: İş Mahkemesi sıfatıyla Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki işçilik alacakları davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … Asliye Hukuk (İş) Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 24.09.2014 gün ve 2014/699 E., 2014/518 K. sayılı kararın davalı vekili tarafından temyizi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 25.12.2014 gün ve 2014/35703 E., 2014/40356 K. sayılı kararı ile; \”A) Davacı İsteminin Özeti: Davacı vekili; müvekkilinin davalı işyerinde 09/07/2001- 06/05/2009 tarihleri arasında çalıştığını, hiç bir haklı sebep olmadığı halde 06/05/2009 tarihinde iş akdinin feshedildiğini, davalının ileri sürdüğü fesih gerekçesinin haklı ve yerinde olmadığını, ani fesih sırasında davacının yasal haklarını istediğini, ancak işveren tarafından yasal haklarının ödenmediğini, davacının Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Bölge Müdürlüğüne başvurduğunu iş yerinde yapılan incelemede müvekkilinin haklı olduğunun tespit edildiğini işverene tebliğ edildiğini, ancak yine de müvekkiline haklarının ödenmediğini, müvekkilinin hak ve alacaklarının tam miktarı bilirkişi incelemesiyle netleşeceğinden fazlaya ilişkin haklarının ileride faizleriyle birlikte talep haklarını saklı tuttuklarını belirterek şimdilik 500,00 TL ihbar tazminatı, 2.000 TL kıdem tazminatı olmak üzere 2.500,00 TL alacaklarının fesih tarihinden itibaren en yüksek banka mevduatına uygulanan faizi ile birlikte davalıdan tahsilini talep etmiştir. B) Davalı Cevabının Özeti: Davalı vekili; davacının talep ettiği tazminatların haklı olmadığını, iş akdinin haklı ve geçerli hukuki sebeplere istinaden fesholduğunu, iş yerinde çalışmasını düzenli bir şekilde sürdürürken özel sorunlarını işine yansıtarak işini aksattığını ve ihmal ettiğini, sık sık mazeret izinleri ve raporlarıyla işi iyiden iyiye savsakladığını, bu durumu sorgulayan işverene özel nedenler ileri sürerek tazminatlarını talep edip işten ayrılmak istediğini bildirdiğini, davalı işveren, davacının bu taleplerinin kabul etmediğini eskisi gibi işine devam etmesini söylediğini ancak mutlaka da ayrılmak istiyorsa istifasını vererek işten ayrılmasının gerektiğini önerdiğini, bunun üzerine davacının işe yeniden döndüğünü, eski çalışma düzeninin yerine işi aksatıp yavaşlatan bir çalışma hayatı sürdürdüğünü sık sık mazeret izinleri ve üst üste uydurma bahanelerle doktora sevki ile istirahatlı raporlar almak suretiyle işini tamamen aksattığını, bu sebeplerden dolayı iş akdinin haklı nedenlerden dolayı feshedildiği, davacının bu şekilde olumsuz davranışlarda bulunmasının asıl sebebinin daha önce talep ettiği tazminatlarını alabilmek düşüncesiyle istifa etmek yerine işveren davalıyı feshe zorlayarak iş akdinin davalı işveren tarafından feshedilmesini sağlayıp konuyu yasal yollara taşımayı amaçladığını davacının iş akdinin feshedilmesinin haklı olduğunu savunarak davanın reddini talep etmiştir. C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemenin bozmadan önce yapılan yargılama sonunda verilen 14/09/2011 tarih ve 2010/417 Esas 2011/736 Karar sayılı ilamı ile, davanın kabulü ile 10.558,00 TL kıdem tazminatının ve 2.522,00 TL ihbar tazminatının davalıdan alınarak davacıya ödenmesine karar verilmiş, kararın temyiz edilmesi üzerine Dairemizin 08/05/2014 tarih ve 2014/12442 Esas 2014/15053 Karar sayılı ilamı ile \”Mahkemece, davalı tarafından yapılan feshin haksız olduğu, bu durumun Bölge Çalışma Müdürlüğü’nün raporundan anlaşıldığı, tutulan tutanakların her zaman düzenlenmesinin mümkün olduğu ve başkaca delil sunulmadığı, feshin haksız olduğu gerekçesi ile davacının kıdem ve ihbar tazminatları taleplerinin kabulüne karar verilmiş ise de mahkemenin ulaştığı sonuç, dosya kapsamına uygun değildir. Şöyle ki; davacı tarafından dosyaya sunulan savunma istekli 29/04/2009 tarihli devamsızlığa ilişkin yazının arkasında … adına yazılı ve imzalanmış el yazılı bir savunma olduğu görülmüştür. Mahkemece içeriği itibari ile davacının 21-22-24 Nisan 2009 tarihlerinde devamsızlığının ikrarını içeren el yazılı savunması kendisinden sorularak devamsızlık olgusunun değerlendirilmesi gerekirken eksik inceleme ile feshin haksız olduğunun kabulü hatalıdır. Ayrıca devamsızlık ve buna bağlı fesih olgusu değerlendirilirken temadi olan devamsızlık karşısında hak düşürücü sürenin işlemeyeceği gözden kaçırılmamalıdır\” gerekçesi ile mahkeme hükmünün bozulmasına karar verilmiş ve dosya mahkemeye gönderilmiştir. Bozma ilamından sonra mahkemece toplanan kanıtlara dayanılarak, “Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin bozma ilamına uyularak davacının yazılı olarak işyerine vermiş olduğu savunmayı mahkememizde yapılan isticvapta da ikrar etmesiyle işe devamsızlığı kesinleşen davacının sözleşmesini feshetmek için işyeri açısından 4857 sayılı İş Kanunu 25-2/g maddesi uyarında haklı fesih gerekçesi doğmuş ise de aynı kanunun 26. Maddesi uyarınca bu hak altı iş günü içerisinde kullanılmalıdır. Davacının sözleşmesi 06.05.2009 tarihinde feshedilmiş olup davacının sözleşmenin feshine gerekçe olan devamsızlığı olan günlerin sonuncusu 24.04.2009 tarihidir. Bu durumda sözleşmenin feshi ile temadi eden devamsızlığın son günü arasında sekiz iş günü geçmiş olup sözleşme 26. maddeye göre zamanında feshedilmediği için yapılan fesih gerekçesi yerinde bulunmamıştır. Dosya üzerinde yapılan incelemede feshe başka bir gerekçe sunulmadığı görüldüğünden” davanın kabulüne karar verilmiştir. D) Temyiz: Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir. E) Gerekçe: İş sözleşmesinin hak düşürücü süre içinde feshedilip feshedilmediği hususu taraflar arasında uyuşmazlık konusudur. İşçi veya işveren bakımından haklı fesih nedenlerinin ortaya çıkması halinde, iş sözleşmesinin diğer tarafının sözleşmeyi haklı nedenle fesih yetkisinin kullanılma süresi sınırsız değildir. Bu bakımdan 4857 İş Kanunu\’nun 26 ncı maddesinde, fesih nedeninin öğrenildiği tarih ile olayın gerçekleştiği tarih başlangıç esas alınmak üzere iki ayrı süre öngörülmüştür. Bu süreler içinde fesih yoluna gitmeyen işçi ya da işverenin feshi, haklı bir feshin sonuçlarını doğurmaz. Bu süre, feshe neden olan olayın diğer tarafça öğretilmesinden itibaren altı işgünü ve herhalde fiilin gerçekleştiği tarihten itibaren bir yıl olarak belirlenmiştir. 4857 sayılı İş Kanunu’nda, işçinin maddî çıkar sağlamış olması halinde bir yıllık sürenin işlemeyeceği öngörülmüştür. O halde, haklı feshe neden olan olayda işçinin maddî bir menfaati olmuşsa, altı işgününe riayet etmek koşuluyla olayın üzerinden ne kadar süre geçerse geçsin işverenin haklı fesih imkânı vardır. Altı iş günlük hak düşürücü süre işçi ya da işverenin haklı feshe neden olan olayı öğrendiği günden itibaren işlemeye başlar. Olayı öğrenme günü hesaba katılmaksızın, takip eden iş günleri sayılarak altıncı günün bitiminde haklı fesih yetkisi sona erer. İşverenin tüzel kişi olması durumunda altı iş günlük hak düşürücü süre, feshe yetkili merciin öğrendiği günden başlar. Bu konuda müfettiş soruşturması yapılması, olayın disiplin kurulunca görüşülmesi süreyi başlatmaz. Olayın feshe yetkili kişi ya da kurula intikal ettirildiği gün, altı iş günlük hak düşürücü sürenin başlangıcını oluşturur. Bir yıllık süre ise her durumda olayın gerçekleştiği günden başlar. Haklı fesih nedeninin devamlı olması durumunda hak düşürücü süre işlemez (Yargıtay 9.HD. 15.2.2010 gün, 2008/16869 E, 2010/3345 K). Örneğin, ücreti ödenmeyen işçi ödeme yapılmadığı sürece her zaman haklı nedenle iş sözleşmesini feshedebilir. Bu örnekte işçi açısından haklı fesih nedeni her an devam etmektedir. Ancak işçinin daimî olarak bir başka göreve atanması veya iş şartlarının esaslı şekilde ağırlaştırılması halinde, bu değişikliğin sonuçları sürekli gibi görünse de işlem anlıktır. Buna göre sözleşmesini feshetmeyi düşünen işçinin bunu altı işgünü

Temadi Eden Devamsızlık Nedeniyle İş Sözleşmesinin Feshinde Hak Düşürücü Sürenin Gözetilmesi Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Kanuni Rehin Hakkına Dayalı Olarak İpoteğin Paraya Çevrilmesi Yoluyla İcra Takibi Başlatılması

Kanuni Rehin Hakkına Dayalı Olarak İpoteğin Paraya Çevrilmesi Yoluyla İcra Takibi Başlatılması Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/9-2516 Karar No: 2019/360 Karar Tarihi: 28.03.2019 Özet: Davacının icra takibinin, ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla yapılması, davacı ile davalı arasında iş sözleşmesi bulunmadığını göstermez. Takibin dayanağı taraflar arasında akdedilen iş sözleşmesi ve bu sözleşmeden kaynaklanan ücret alacağıdır. İcra takibinde, gemi alacaklısı olan davacı işçinin, kanundan kaynaklanan ve ücretinin korunmasına ilişkin güvence niteliğinde bulunan kanuni rehin hakkına da dayanması, eş deyişle takipte 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun bir kısım maddelerinin de gösterilmesi, takibin dayanağının Türk Ticaret Kanunu olduğunu göstermez. Uyuşmazlık … sayılı Deniz İş Kanunu’na tabi gemi adamı olarak hizmet (iş) sözleşmesi ile çalışan ve bu sözleşme uyarınca ödenmesi gereken ücretlerinin davalı işveren tarafından ödenmemesi nedeniyle tahsili amacıyla yapılan icra takibine vaki itirazın iptali istemi olup, taraflar arasında iş ilişkisinden kaynaklanan uyuşmazlığın çözüm yeri iş mahkemesidir. Mahkemece işin esasına girilmesi gerekirken hatalı değerlendirme ile görevli mahkemenin Asliye Ticaret Mahkemesi olduğundan bahisle mahkemenin görevsizliğine ilişkin önceki kararda direnilmesi yerinde değildir. Hâl böyle olunca direnme kararı Özel Daire bozma kararında belirtilen nedenlerle bozulmalıdır. (4857 S. K. m. 1, 4) (854 S. K. m. 1) (6100 S. K. m. 389) (2004 S. K. m. 257) Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … İş Mahkemesince mahkemenin görevsizliğine dair verilen 24.12.2013 tarihli ve 2012/483 E.-2013/829 K. sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 19.03.2014 tarihli ve 2014/7614 E.-2014/9021 K. sayılı kararı ile; “A) Davacı İsteminin Özeti: Davacı, 7900297 IMO numaralı …… Gemisinde gemi adamı olarak çalıştığını, geminin donatanının …… Denizcilik Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti. olduğunu, ücretlerinin ödenmemesi nedeniyle, bu alacağını tahsil edebilmek için davalı aleyhine ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla icra takibi başlattığını, davalının takibe itiraz ettiğini ileri sürerek takibe yapılan itirazın iptali ile takibin devamına karar verilmesi ve icra inkar tazminatı taleplerinde bulunmuştur. B) Davalı Cevabının Özeti: Davalı, davanın reddini istemiştir. C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemece, toplanan kanıtlara dayanılarak, davacının davalı aleyhine ipoteğin paraya çevrilmesi yoluna dayalı takip yolunu seçtiği, takipte rehin hakkına ve Türk Ticaret Kanunu’nun 1235 ve 1236. maddelerine dayanıldığı, talebin gemi adamı alacağına ilişkin olduğu, davanın TTK’nın 4. maddesine göre mutlak ticari dava olduğu bu nedenlerle görevli mahkemenin Asliye Ticaret Mahkemesi olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmiştir. D) Temyiz: Kararı davacı temyiz etmiştir. E) Gerekçe: Uyuşmazlık, taraflar arasındaki ilişkinin 4857 sayılı İş Kanunu kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği ve bu bağlamda iş mahkemesinin görevi noktasında toplanmaktadır. 4857 sayılı İş Kanunu\’nun 1 inci maddesinin ikinci fıkrası gereğince, 4 üncü maddedeki istisnalar dışında kalan bütün işyerlerine, işverenler ile işveren vekillerine ve işçilerine, çalışma konularına bakılmaksızın bu Kanunun uygulanacağı belirtilmiştir. Kanunun 2 nci maddesinde bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişi işçi, işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişi ile tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşlar işveren olarak tanımlanmıştır. İşçi ve işveren sıfatları aynı kişide birleşemez. Yasanın 8 inci maddesinin birinci fıkrasına göre iş sözleşmesi, bir tarafın (işçi) bağımlı olarak iş görmeyi diğer tarafın (işveren) da ücret ödemeyi üstlenmesinden oluşan sözleşmedir. Ücret, iş görme ve bağımlılık iş sözleşmesinin belirleyici öğeleridir. İş sözleşmesini eser ve vekâlet sözleşmelerinden ayıran en önemli ölçüt bağımlılık ilişkisidir. Her üç sözleşmede, iş görme edimini yerine getirenin iş görülen kişiye (işveren-eser sahibi veya temsil edilen) karşı ekonomik bağımlılığı vardır. İş sözleşmesini belirleyen ölçüt hukukî-kişisel bağımlılıktır. Gerçek anlamda hukukî bağımlılık işçinin işin yürütümüne ve işyerindeki talimatlara uyma yükümlülüğünü içerir. İşçi edimini işverenin karar ve talimatları çerçevesinde yerine getirir. İşçinin işverene karşı kişisel bağımlılığı ön plana çıkmaktadır. İş sözleşmesinde bağımlılık unsurunun içeriğini, işçinin işverenin talimatlarına göre hareket etmesi ve iş sürecinin ve sonuçlarının işveren tarafından denetlenmesi oluşturmaktadır. İşin işverene ait işyerinde görülmesi, malzemenin işveren tarafından sağlanması, iş görenin işin görülme tarzı bakımından iş sahibinden talimat alması, işin iş sahibi veya bir yardımcısı tarafından kontrol edilmesi, işçinin bir sermaye koymadan ve kendine ait bir organizasyonu olmadan faaliyet göstermesi, ücretin ödenme şekli, kişisel bağımlılığın tespitinde dikkate alınacak yardımcı olgulardır. Bu belirtilerin hiçbiri tek başına kesin ölçüt teşkil etmez. İşçinin işverenin belirlediği koşullarda çalışırken kendi yaratıcı gücünü kullanması ve işverenin isteği doğrultusunda işin yapılması için serbest hareket etmesi bağımlılık ilişkisini ortadan kaldırmaz. Çalışanın işyerinde kullanılan üretim araçlarına sahip olup olmaması, kâr ve zarara katılıp katılmaması, karar verme özgürlüğüne sahip bulunup bulunmaması bağımlılık unsuru açısından önemlidir. İş sözleşmesinde işçi işveren için belirli veya belirsiz süreli olarak çalışır. Vekâlet sözleşmesinde ise vekil kural olarak uzmanlığı bakımından iş sahibinin talimatları ile bağlı değildir. İş sözleşmesinin varlığı ücretin ödenmesini gerektirir. Oysa vekâlet için ücret zorunlu bir öğe değildir. Vekâlet sözleşmesine ilişkin hükümlerde iş sözleşmesinin aksine sosyal nitelikte edimlere ve koruma yükümlülüklerine rastlanmaz. Vekil bağımsız olarak iş görür, bu nedenle faaliyetini sürdüreceği zamanı belirlemede kısmen de olsa serbestliğe sahiptir. Bütün zamanını tek bir müvekkile özgülemek zorunda olmayan vekil, farklı kişilerle vekâlet sözleşmeleri yapabilir. Ekonomik olarak tek bir işverene bağımlı değildir. Tüzel kişilerde yönetim hakkı ile emir ve talimat verme yetkisi organlarını oluşturan kişiler aracılığıyla kullanılır. Tüzel kişiler yönünden tüzel kişinin kendisi soyut işveren, tüzel kişinin organını oluşturan kişiler ise somut işveren sıfatını haizdir. Ticaret şirketleriyle tüzel kişilerde somut işveren sıfatını taşıyan organ bir kurul olabileceği gibi tek başına bir kişiye verilen yetki çerçevesinde gerçek kişinin de organ sıfatını kazanması mümkündür. Limitet, hisseli komandit ve kolektif şirketlerde yönetim yetkisi şirket ortaklarından birine bırakıldığında, bu kişi müdür sıfatıyla kişi-organ sayılır. Türk Ticaret Kanunu’nun 319 uncu maddesine göre, anonim şirketler yönünden yönetim ve temsil yetkisinin yönetim kurulu üyelerine bırakılması halinde, bu kişi veya kişiler kişi-organ sıfatını kazanır. Şirketi temsil ve yönetime yetkili kişi-organ sıfatını taşıyan kişiler işveren konumunda bulunduklarından işçi sayılmazlar. 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu\’nun 1 inci maddesine göre, iş mahkemelerinin görevi; İş Kanunu’na göre işçi sayılan kimselerle işveren veya işveren vekilleri arasında iş akdinden veya iş Kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk uyuşmazlıklarının çözülmesidir. İşçi sıfatını taşımayan kişinin talepleriyle ilgili davanın, iş mahkemesi yerine genel görevli mahkemelerde görülmesi gerekir. 4857 sayılı İş Kanunu’nun 1 inci maddesinin ikinci fıkrası gereğince, 4 üncü maddedeki istisnalar dışında kalan bütün işyerlerine, işverenler ile işveren vekillerine ve işçilerine, çalışma konularına bakılmaksızın bu Kanunun uygulanacağı belirtilmiştir. İş Mahkemelerinin bulunmadığı yerlerde iş davalarına bakmak üzere bir asliye hukuk mahkemesi görevlendirilir. İş davalarına bakmakla görevli asliye

Kanuni Rehin Hakkına Dayalı Olarak İpoteğin Paraya Çevrilmesi Yoluyla İcra Takibi Başlatılması Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

İşçilik Alacağının Net mi Brüt mü Olduğu Hükümde Açıkça Belirtilmelidir

İşçilik Alacağının Net mi Brüt mü Olduğu Hükümde Açıkça Belirtilmelidir Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2018/58 Karar No: 2019/606 Karar Tarihi: 23.05.2019 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Bakırköy 13. İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 10.12.2015 tarihli ve 2014/93 E.-2015/521 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 10.11.2016 tarihli ve 2016/6721 E.-2016/19675 K. sayılı kararı ile; \”A) Davacı İsteminin Özeti: Davacı; 09.01.2001 tarihinde davalı işyerinde muhasebe müdürü olarak çalışmaya başladığını, ücretinin zamanında ödenmediğini, SGK\’ya düşük bildirildiğini, SGK primlerinin 6 ay eksik bildirildiğini, fazla mesailerin ödenmediğini, şirket yetkilisinin sözlü taciz ve hakaretlerine maruz kaldığını, bu sebeple iş sözleşmesini haklı nedenle feshettiğini iddia ederek, kıdem ve ihbar tazminatı, ücret alacağı, fazla mesai, genel tatil ve asgari geçim indirimi alacaklarının davalıdan tahsilini talep etmiştir. B) Davalı Cevabının Özeti: Davalı; davacının taleplerinin zaman aşımına uğradığını, bunun dışında davacının 24/07/2013 – 25/07/2013 – 26/07/2013 tarihlerinde yaptığı devamsızlığı nedeniyle iş akdine son verildiğini, iş akdi devamsızlık nedeniyle sonlandırıldığından kıdem ve ihbar tazminatı alacağı bulunmadığını, davacının dini ve resmi tatillerde çalışmadığını, fazla mesai de yapmadığını savunarak davanın reddini talep etmiştir. C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. D) Temyiz: Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir. E) Gerekçe: 1- Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre davalının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir. 2- Davacı, dava dilekçesinde iş akdini haklı nedenlerle kendisinin feshettiğini belirtmiş ancak buna rağmen mahkemece davacının davalıdan alacaklarını istemesi bahane edilerek haksız ve ihbarsız bir şekilde işten çıkarıldığı kabul edilerek davacının kıdem ve ihbar tazminatlarının kabulüne karar verilmiştir. Davacının dava dilekçesindeki iddiası ve duruşmadaki beyanı birlikte değerlendirildiğinde; iş akdinin kendisi tarafından haklı nedenle feshedildiği iş akdini haklı nedenle de olsa fesheden tarafın ihbar tazminatı talep edemeyeceği anlaşıldığından ihbar tazminatı talebinin reddi yerine kabulü hatalıdır. 3- Hükmedilen miktarların net mi yoksa brüt mü olduğunun hükümde belirtilmemesinin infazda tereddüde yol açacağının düşünülmemesi de hatalı olup bozmayı gerektirmiştir…\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkilinin iş sözleşmesini ücretlerinin parça parça ve en az üç ay geriden ödenmesi, sosyal güvenlik primlerinin düşük ücretten yatırılması, çalışmalarının Sosyal Güvenlik Kurumuna (SGK) eksik bildirilmesi ayrıca şirket yetkilisi tarafından sözlü taciz ve hakaretlerde bulunulması nedenleri ile iş sözleşmesini feshettiğini ileri sürerek kıdem tazminatı ile bazı işçilik alacaklarının davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, iş sözleşmesi devamsızlık yaptığından dolayı haklı nedenle feshedilen davacının kıdem ve ihbar tazminatlarına hak kazanmadığını, diğer alacak iddialarının da yerinde olmadığını belirterek davanın reddini istemiştir. Mahkemece, iş sözleşmesi işverence haksız olarak feshedilen davacının kıdem ve ihbar tazminatlarına hak kazandığı, ayrıca yıllık izin, aylık ücret ve asgari geçim indimi (AGİ) alacaklarının bulunduğu, fazla çalışma ile ulusal bayram ve genel tatil (UBGT) iddialarının ispat edilemediği gerekçesi ile davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan nedenlerle bozulmuştur. Mahkemece, bozma kararını (2) numaralı bendindeki bozma nedenine uyulmuş, işçilik alacakları ile ilgili davaların tümünde hükmedilen işçilik alacağının net mi brüt mü olduğu belirtilmeden binlerce karar verildiği hâlde şimdiye kadar hiçbir karar ile ilgili ne taraflardan ne de kararın infazı için icraya konulmasından sonra icra müdürlüklerinden infazda tereddüt oluştuğundan bahisle kararın açıklanması talebinin gelmediği, kaldı ki hükme dayanak yapılan bilirkişi raporunda alacakların net olarak hesaplandığının ortada olduğu gibi bir kararda işçilik alacağının net mi brüt mü olduğunun belirtilmemesi durumunda ilk akla gelmesi gerekenin net olduğu, alacağın brüt olarak hüküm altına alınmasının davalının davacının kazandığı net alacağın dışında vergi ve sigorta primlerinin de harcını ödemesine neden olacağı, bu durumun vekalet ücreti ve yargılama giderleri yönünden de söz konusu olduğu, bu nedenlerden dolayı iş mahkemelerinde verilen kararlarda hükmedilen alacağın net mi brüt mü olduğunun belirtilmesine gerek olmayıp, net mi brüt mü olduğu belirtilmeden hükmedilen alacağın net olduğunun anlaşılması gerektiğinden bozma kararının bu yöne ilişkin (3) numaralı bendine uyulmayıp önceki kararda direnilmiştir. Direnme kararı davalı işveren vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, hüküm altına alınan işçilik alacağının net mi brüt mü olduğunun hükümde açıkça belirtilmesi gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Öncelikle işçi ücretlerinin tespit şekli ve vergilendirilmesi üzerinde durulmalıdır. 1- İşçi ücretinin tespit şekli ve vergilendirilmesi 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun 1\’inci maddesinde gelir tanımlanmış olup, gerçek kişilerin gelirlerinin gelir vergisine tabi olduğu, gelirin ise bir gerçek kişinin bir takvim yılı içinde elde ettiği kazanç ve iratların safi tutarı olduğu belirtilmiştir. Aynı Kanun’un 2’nci maddesinde ise geliri oluşturan bu kazanç ve iratlar sayılmış, “ücret”in de bu kazanç ve iratlar arasında olduğu açıkça belirtilmiştir. Gelir Vergisi Kanunu’nun 3’ncü maddesine göre Türkiye’de yerleşmiş olanlar ile resmî daire ve müesseselere veya merkezi Türkiye’de bulunan teşekkül ve teşebbüslere bağlı olup adı geçen daire, müessese, teşekkül ve teşebbüslerin işleri dolayısıyla yabancı memlekette oturup bulundukları memlekette elde ettikleri kazanç ve iratları dolayısıyla gelir vergisine veya benzeri bir vergiye tabi tutulmamış Türk vatandaşlarının Türkiye içinde ve dışında elde ettikleri kazanç ve iratların tamamı üzerinden vergilendirilecekleri belirtilerek tam vergi mükellefi tarif edilmiştir. Bununla birlikte 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 8’inci maddesinde mükellefin, vergi kanunlarına göre kendisine vergi borcu terettübeden gerçek veya tüzel kişiler olduğu; vergi sorumlusunun ise, verginin ödenmesi bakımından alacaklı vergi dairesine karşı muhatap olan kişi olduğu, bu Kanun’un müteakip maddelerinde geçen “mükellef” tabirinin, vergi sorumlularına da şamil bulunduğu belirtilmiştir. Bu düzenlemeler karşısında vergi mükellefinin işçi, vergi sorumlusunun ise işveren olduğu tartışmasızdır. 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun 61’inci maddesinde ücret, işverene tabi belirli bir iş yerine bağlı olarak çalışanlara hizmet karşılığı verilen para ve ayınlar ile sağlanan ve para ile temsil edilebilen menfaatler şeklinde tanımlanmıştır. Kanunda ücretin ödenek, tazminat, kasa tazminatı (mali sorumluluk tazminatı), tahsisat, zam, avans, aidat, huzur hakkı, prim, ikramiye, gider karşılığı veya başka adlar altında ödenmiş olmasının veya bir ortaklık münasebeti niteliğinde olmamak şartı ile kazancın belli bir yüzdesi şeklinde tayin edilmiş bulunmasının onun mahiyetini değiştirmeyeceği belirtilmiştir. 4857 sayılı İş Kanunu’nun 32’nci maddesinin birinci fıkrasında ise ücret, bir

İşçilik Alacağının Net mi Brüt mü Olduğu Hükümde Açıkça Belirtilmelidir Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Suçta Kullanılan Aracın Müsaderesi ve İyi Niyetli Üçüncü Kişi Konumundaki Sahibine İadesi

Suçta Kullanılan Aracın Müsaderesi ve İyi Niyetli Üçüncü Kişi Konumundaki Sahibine İadesi Özet: 1- Yerel Mahkemece müsaderesine hükmolunan, Özel Daire tarafından ise araç malikine iadesine karar verilmesi gerektiği belirtilen ve iyi niyetli üçüncü kişi konumundaki araç malikine ait olup bir suçun işlenmesinde kullanılan aracın, suçun işlenmesine tahsis edilen ya da suçtan meydana gelen bir eşya olmadığı gibi üretimi, bulundurulması, kullanılması, taşınması, alım ve satımı suç oluşturan bir eşya niteliği taşımaması ve aracın müsaderesine ilişkin hükmün araç maliki tarafından ayrıca temyize konu edilmesi karşısında; aracın müsaderesine ilişkin hükmün, mahkûmiyet hükmünden bağımsız bir hüküm olduğunun, temyize konu edilmesi nedeniyle de mahkûmiyet hükmünden ayrı olarak incelenebileceğinin, aksinin kabulünün mahkûmiyet ve müsaderenin bağımsız birer hüküm oldukları kuralına aykırılık teşkil edeceğinin kabulünde zorunluluk bulunmaktadır. 2- 1412 sayılı (mülga) Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 322. maddesinde dokuz bent hâlinde ve sınırlı şekilde sayılan hâller kapsamında yer almayan aracın iadesi yerine müsaderesine karar verilmesi şeklindeki hukuka aykırılığın, normlar hiyerarşisi içerisinde kanunların üzerinde yer alan Anayasa’nın 141/4. maddesi uyarınca davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılmasının yargının görevi olmasına ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin adil yargılanma hakkına ilişkin 6. maddesinde yer alan davaların makul bir süre içinde bitirilmesi gerektiğine ilişkin düzenlemeler ile söz konusu aracın iadesi yerine müsaderesine karar verilmesine ilişkin hukuka aykırılığın giderilebilmesi konusunda Yerel Mahkemece bir araştırma yapılmasının gerekmediğinin ve bu konuda mahkemeye bırakılmış serbest bir değerlendirme yetkisinin de bulunmadığının anlaşılması hususları birlikte değerlendirildiğinde; bozma nedeni yapılan bu hukuka aykırılığın Yargıtayca verilecek bir kararla hükümden çıkartılmasının mümkün olduğunun, aksi hâlde bu durumun “makûl sürede yargılama” ilkesine aykırı olacağının kabulünde zorunluluk bulunmaktadır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas No: 2015/325 Karar No: 2018/662 K. Tarihi: 20.12.2018 İçtihat Metni Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 10. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan sanık …\’in, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 188/3-4, 62, 52/2, 53, 54 ve 63. maddeleri uyarınca 12 yıl 6 ay hapis ve 25000 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, mahsuba ve suç konusu uyuşturucu maddeler ile …… plaka sayılı aracın müsaderesine ilişkin Bolu Ağır Ceza Mahkemesince verilen 24.10.2013 tarihli ve 41-193 sayılı hükümlerin, sanık müdafisi ve araç maliki tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 10. Ceza Dairesince 16.10.2014 tarih ve 2947-10993 sayı ile; \”A) Zeynal hakkında kurulan mahkûmiyet hükmünün incelenmesi: Suç konusu net 117508 gram eroinin miktarına bağlı olarak önem ve değerine göre, TCK\’nın 61. maddesindeki ölçütler ile 3. maddesindeki orantılılık ilkesi gereğince temel cezanın üst sınırdan veya üst sınıra yakın olarak belirlenmesi gerektiğinin gözetilmemesi, karşı temyiz olmadığından bozma nedeni yapılmamıştır. Yargılama sürecindeki işlemlerin kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan tüm delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, vicdanî kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eylemin sanık tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, eyleme uyan suç tipi ile eleştiri dışında yaptırımların doğru biçimde belirlendiği anlaşıldığından; sanık müdafiinin yerinde görülmeyen temyiz itirazları ile duruşmadaki sözlü savunmasının reddiyle hükmün onanmasına, B) …… plakalı aracın müsaderesine ilişkin hükmün incelenmesi: Araç kayıt malikinin, elkonulan aracın suçta kullanılacağına dair bilgisi olduğunun tespit edilmemesi karşısında, olayda iyiniyetli üçüncü kişi konumunda bulunduğunun kabulüyle aracın iadesi yerine, müsaderesine karar verilmesi, Yasaya aykırı, kayıt maliki vekilinin temyiz itirazları bu nedenle yerinde olduğundan, hükmün bozulmasına” karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı\’nın İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 17.12.2014 tarih ve 26445 sayı ile; \”Hükümlünün yapılan yargılama sonunda uyuşturucu madde ticareti yaptığı mahkemece sabit görülerek; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 188/1, 188/4, 62. maddeleri uyarınca mahkûmiyetine, suçta kullanıldığı mahkemece sabit görülen …… plakalı aracın müsaderesine hükmedilmiştir. Hüküm, sanık müdafii ve araç maliki tarafından temyiz edilmiştir. Yargıtay 10. Ceza Dairesince; sanık hakkındaki mahkûmiyet hükmünün onanmasına, kayıt malikinin …… plakalı aracın suçta kullanılacağına ilişkin bilgisi olduğunun tespit edilmemesi karşısında, olayda iyiniyetli üçüncü kişi konumunda bulunduğunun kabulüyle aracın iadesi yerine, müsaderesine karar verilmesi yönünden hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Dairece, sanık hakkındaki suçun sabit kabul edilmesinde ve …… plakalı aracın iyiniyetli üçüncü şahsa ait olduğunun kabulünde bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Ancak; müsadere fer\’i bir hüküm ise de aracın suçta kullanılıp kullanılmadığı konusu aynı zamanda oluşa ilişkin bir olgudur. Bu itibarla müsadere hükmünün esas karardan ayrı temyiz incelemesine tabi tutulması ve ayrı sonuçlandırılması, yerel mahkemece her iki hükmün birbiriyle çelişen şekilde karara bağlanmasıyla sonuçlanabilir. Dairece, suçun sabit kabul edilip, müsadere hükmünün hukuka aykırı görülmesi halinde, bu hususun yeniden yargılamayı gerektirmediği gözetilerek, müsadere hükmü yerine aracın iadesine karar verilmek suretiyle hükmün düzeltilerek onanmasına karar verilmesi gerekirken, hükmün onanması ve müsadere hükmünün bozulmasına dair ayrı ayrı karar verilmesi yasaya aykırılık teşkil etmektedir… Sanık …\’in uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan mahkûmiyetine ilişkin hüküm ve bu hükümle birlikte verilen …… plakalı aracın müsaderesine ilişkin hükme dair Yargıtay 10. Ceza Dairesinin onama ve bozma hükümlerinin kaldırılmasına, Yerel Mahkeme hükmünün bozulmasına, bu hususun yeniden duruşma yapılmaksızın CMUK\’nın 322. maddesine göre düzeltilmesi mümkün bulunduğundan, hükümde yer alan \’…… plakalı aracın müsaderesine\’ cümlesinin \’…… plakalı aracın kayıt malikine iadesine\’, şeklinde değiştirilmesi suretiyle, sair yönleri usul ve yasaya uygun bulunan hükmün düzeltilerek onanmasına karar verilmesi gerektiği…\”  görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 10. Ceza Dairesince 20.03.2015 tarih ve 15035-29813 sayı ile; itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanık …\’e atılı uyuşturucu madde ticareti yapma suçunun sübutuna ilişkin bir uyuşmazlık bulunmayan somut olayda, Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; 1- Müsadere hükmü ile mahkûmiyet hükmünün, Özel Dairece ayrı ayrı incelenmesinin isabetli olup olmadığının, bu bağlamda itirazın kapsamına göre incelemenin sadece müsadere hükmü ile sınırlı olarak mı yoksa hem müsadere hem de mahkûmiyet hükmünü kapsayacak şekilde mi yapılması gerektiğinin, 2- Suçta kullanıldığı gerekçesiyle Yerel Mahkemece 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 54. maddesi uyarınca müsaderesine karar verilen …… plakalı aracın, iyiniyetli üçüncü kişi konumundaki araç malikine ait olduğunun ve iadesi gerektiğinin anlaşılması karşısında; söz konusu bu hukuka aykırılığın Yargıtay tarafından iade kararı verilmek suretiyle giderilmesinin mümkün olup olmadığının, Belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Gaziantep Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğüce, Bolu Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğüne gönderilen 10.11.2012 tarihli yazıda; ….. ve …

Suçta Kullanılan Aracın Müsaderesi ve İyi Niyetli Üçüncü Kişi Konumundaki Sahibine İadesi Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Çocuğun Nitelikli Cinsel İstismarı Suçunda Verilecek Hapis Cezası Otuz Yıldan Fazla Olabilir mi?

Takdiri İndirim Yapılan Hapis Cezası Otuz Yıldan Fazla Olabilir mi? Özet: 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 61/5. maddesinde, anılan maddenin diğer fıkralarına göre belirlenecek ceza üzerinden sırasıyla teşebbüs, iştirak, zincirleme suç, haksız tahrik, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı ve cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsi sebeplere ilişkin hükümler ile takdiri indirim nedenleri uygulandıktan sonra sonuç cezanın belirleneceğinin hüküm altına alınması, anılan maddenin 7. fıkrasında sonuç cezanın 30 yıldan fazla olamayacağının belirtilmesi ve söz konusu maddenin 10. fıkrasında da kanunda açıkça yazılmış olmadıkça cezaların ne artırılabileceğinin, ne eksiltilebileceğinin ne de değiştirilebileceğinin düzenlenmesi karşısında; sanık hakkında hüküm kurulurken TCK’nın 62. maddesinde düzenlenen takdiri indirim nedenlerinin anılan Kanun’un 61/7. maddesinden sonra uygulanma imkânının bulunmadığı kabul edilmelidir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas No: 2017/357 Karar No: 2019/109 K. Tarihi: 19.02.2019 İçtihat Metni Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 14. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Sanık …’in çocuğun nitelikli cinsel istismarı suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 103/1-a, 103/2, 103/3-c, 103/4, 43, 62, 61/7, 53 ve 63. maddeleri uyarınca sonuç olarak 30 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin … Ağır Ceza Mahkemesince verilen 16.12.2015 tarihli ve 22-195 sayılı resen temyize tabi hükmün, sanık … müdafisi ile katılan …, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı vekili tarafından da temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yüksek 14. Ceza Dairesince 20.10.2016 tarih ve 7280-7236 sayı ile TCK’nın 53. maddesi bakımından düzeltilerek onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 18.11.2016 tarih ve 152123 sayı ile; \”Kızını cinsel yönden zorla istismar eden sanık hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 103/2-3-4, 43, 62, 61/7 maddeleri gereğince 30 yıl hapis cezasına hükmedilmiştir. 45 yıl hapis cezası takdiren 1/6 oranında indirilerek 37 yıl 6 aya hükmedilmiş, TCK 61/7 maddesine göre de 30 yıla çekilmiştir. İtiraz Nedenleri: Bu uygulama adaletsizdir. Şöyle ki TCK 62/1 maddesi ‘Fail yararına takdiri nedenlerin varlığı halinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine, müebbet hapis; müebbet hapis yerine, yirmibeş yıl hapis cezası verilir. Diğer cezaların altıda birine kadarı indirilir.’ şeklindedir. Görüldüğü üzere dava konusu olaydaki hapis cezasından daha ağır olan müebbet hapis cezasında takdiri indirim yapıldığında, daha hafif cezaya hükmedilmek zorunludur. Bu birinci adaletsiz durumdur. İkinci adaletsizlik ise; Sanık hakkında hiç takdiri indirim yapılmamış olsa bile TCK 61/7 maddesi uyarınca cezanın 30 yıla indirilmesi zorunludur. Dolayısıyla bu sanık hakkında takdiri indirim sözde yapılmıştır, yani yapılmamıştır. Bu adaletsiz durumun telafisi, çocuk sanıkların yaşı nedeniyle cezaları TCK 31/2 ve 31/3 maddesi ile 12 yıl veya 7 yıla çekildikten sonra takdiri indirim uygulamasında olduğu gibi, TCK 61/7 maddesi ile ceza 30 yıla çekilip, bu ceza üzerinden takdiri indirim yapılması halinde mümkün olabilecektir. Esasen 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun ilk metninde 61/7 madde yoktur. Bu fıkra yasaya 5377 S.K ile dahil edilmiş olup yasanın sistematiği bu değişiklikle bozulmuştur. Yasamızın sistematiği TCK 49 maddesine göre ayarlanmış olduğundan uygulamada bu gibi sakıncalar doğmamakta idi. Yüksek Daire ile aramızdaki ihtilaf bu adaletsizliğin nasıl giderilebileceğine ilişkindir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu 04/05/1992 gün ve 6/118//-140 sayılı içtihadında meseleyi, itirazda dile getirdiğimiz şekilde çözmüştür. Şöyle ki; Hırsızlık suçundan sanık Ergin\’in 765 sayılı (mülga) TCK’nın 491/ilk, 522, 47 ve 59 maddeleri uyarınca cezalandırılmasına ilişkin hükmün C. Savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 6. Ceza Dairesince 25/04/1991 gün ve 2235/3200 sayı ile; (Sanık hakkında TCK’nın 47 maddesi uygulanmasında yarıdan fazla oranda indirim yapılamayacağının düşünülmemesi) isabetsizliğinden bozulmuştur. Yerel Mahkeme ise; TCK 47. maddesi uygulamasında en üst indirim oranının 2/3 olması gerektiği görüşüyle önceki hükümde direnmiştir. İncelenen dosyaya göre; Özel Daire ile yerel Mahkeme arasındaki uyuşmazlık, TCK’nun 47. maddesi uygulanırken cezadan en çok 2/3 oranında mı, yoksa yarı oranında mı indirim yapılabileceği hususundadır. TCK 47 maddesinin son fıkrasında belirlenen oranlar, indirme oranı olmayıp, hükmedilecek sonuç cezayı belirleyen oranlardır. Sistematik yorumla madde metni böyle kabul edilmediği takdirde kasten adam öldürme suçunu işleyip TCK 448 maddesi uyarınca 24 sene ağır hapis cezasına mahkum edilmiş bir kişiye, TCK 47 maddesi uygulandığında 12 sene ile 16 sene arasında ağır hapis cezası verilmesi gerekecektir. Halbuki ‘ölüm’ cezasını gerektiren nitelikli adam öldürme suçundan TCK 47 maddesi uygulandığında 15 seneden aşağı olmamak üzere ağır hapis, ‘ölünceye kadar ağır hapis’ cezasını gerektiren suçta da 10 sene ile 15 sene arasında ağır hapis cezası verilebilecektir. Bu halde kasten adam öldürme suçunu işleyen kişiye, TCK 47 maddesi uygulandığında, ‘ölüm’ veya ‘ölünceye kadar ağır hapis’ cezasını gerektiren suç failine verilecek cezadan daha fazla bir ceza verilebilecektir ki, böyle bir yorum tarzı, hukuk mantığına, adalet ve nesafet kurallarına tamamen aykırıdır. Yasanın 47 maddesindeki ifade tarzı, TCK nun 50 ve 461 maddelerinde de yer almaktadır. Ceza Genel Kurulunun duraksamasız uygulamalarına göre anılan her üç maddenin aynı sistematik yoruma tabi tutulması gerektiği benimsenmektedir. Nitekim bu husus Ceza Genel Kurulunun 22/06/1981 gün 182/249 ve 14/10/1985 gün 276/521 sayılı kararlarında vurgulanmaktadır. O halde, TCK 47 maddesinde öngörülen indirim oranları en az 1/2 en çok 2/3 olarak anlaşılmalıdır. Bu itibarla, yerel Mahkemenin direnme kararı isabetli görüldüğünden …. Hükmün onanmasına, karar verilmiştir. (Yılmaz Güngör Erdurak, Notlu, İçtihatlı Türk Ceza Kanunu, 3. Baskı, 1994. sayfa 88, 89)” görüşüyle itiraz kanun yoluna müracaat edilmiştir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 14. Dairesince 09.03.2017 tarih ve 12271-1251 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanık hakkında inceleme dışı mağdure …’e yönelik çocuğun basit cinsel istismarı suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü ile kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan verilen beraat hükümleri onanmak suretiyle kesinleşmiş, sanık hakkında mağdure Arzu’ya yönelik kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan verilen mahkûmiyet hükmünün ise bozulmasına karar verilmiş olup itirazın kapsamına göre inceleme, sanık hakkında mağdure Arzu’ya yönelik çocuğun nitelikli cinsel istismarı suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü ile sınırlı olarak yapılmıştır. Eylemin sübutu ve nitelendirilmesinde bir uyuşmazlık ve dosya kapsamı itibariyle bu kabulde herhangi bir isabetsizlik bulunmayan somut olayda, Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanık hakkında hüküm kurulurken 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 62. maddesinin anılan Kanunun 61. maddesinin 7. fıkrasından sonra uygulanmasının mümkün olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Sanık …’in kızı olan mağdure …’e yönelik 2010 yılında başlayıp 26.10.2014 tarihine kadar süren nitelikli cinsel istismar eylemleri nedeniyle

Çocuğun Nitelikli Cinsel İstismarı Suçunda Verilecek Hapis Cezası Otuz Yıldan Fazla Olabilir mi? Read More »