Arslan Hukuk

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Askerlik Hizmeti Sırasında Verilen Zarar Nedeniyle Rücuen Tazminat Davasında Müteselsil Sorumluluk

Askerlik Hizmeti Sırasında Verilen Zarar Nedeniyle Rücuen Tazminat Davasında Müteselsil Sorumluluk Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/4-1493 Karar No: 2019/386 Karar Tarihi: 02.04.2019 Özet: Özel Daire bozma kararında yer alan “davalının olaydaki kusuru belirlendikten sonra tazminat hesabı yapılmalı, mahkemenin ret gerekçesi de indirim nedeni olarak nazara alınmalıdır.” ifadelerinin karar metninden çıkartılarak, yerine “davalının olay tarihindeki nöbet saatleri araştırılarak Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Yönetmeliği’nin 636. maddesindeki düzenlemeye uyulup uyulmadığı belirlenmeli, davalı askere silah ve diğer teçhizatın kullanımı ile ilgili gerekli eğitimlerin verilip verilmediği araştırılmalı, olay ile ilgili ceza dosyası getirtilerek incelenmeli, bu suretle haksız fillin gerçekleşmesinde kusurlu olup olmadığı belirlendikten sonra kusurlu olduğunun tespit edilmesi hâlinde kusur oranına göre rücu edilecek tazminat hesabı yapılmalı, mahkemece davanın reddine gerekçe olarak gösterilen hususlar ise hakkaniyet gereğince yapılacak olan indirim nedeni olarak nazara alınmalıdır.” ifadelerinin eklenmesine, bu hâliyle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen ve genişletilmiş nedenlerden dolayı bozulmasına karar verilmiştir. (2709 S. K. m. 72) (6098 S. K. m. 41, 50, 51) Taraflar arasındaki rücuen tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 20.07.2011 tarihli ve 2011/428 E., 2011/452 K. sayılı kararın davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 26.12.2012 tarihli ve 2012/690 E., 2012/20015 K. sayılı kararı ile, \”…Dava; askerlik hizmeti sırasında verilen zarar nedeniyle ödediği tazminatın, hadisenin oluşuna sebebiyet veren davalıya rucuuna ilişkindir. Yerel mahkemece, istemin tümden reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Davacı vekili; davalının, 11.11.2009 tarihinde 1. Hd.Tb.3.Hd. bl….lığı Çobanpınar, Yüksekova/Hakkaride gündüz nöbetinde iken silahını elinden düşürüp, ateş alan silahın diğer nokta nöbeti tutan P. Er…\’in 5. derecede maluliyet yaratacak şekilde yaralanmasına neden olduğunu belirterek davalının eyleminden dolayı davacı kurumun 2330 sayılı Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkında Kanun kapsamında yaralanana ödediği tazminatın davalıdan rücuen tazmini isteminde bulunmuştur. Davalı vekili davanın reddini savunmuştur. Yerel mahkemece; davalının anayasal bir görevi herhangi bir ücret almadan yerine getirdiği, davalının askerlik ödevini icra ettiği yerin mevcut koşulları ve askerin psikolojik durumu, davalının 18 saat nöbet tutarak amirlerinin bilgisi dahilinde nöbet yerinden ayrılıp boya ve badana işine de yardım ettiği sırada olayın gerçekleşmiş olduğu göz önüne alınarak hakkaniyet gereği tazminat ile sorumlu tutulamayacağı gerekçesi ile dava reddedilmiştir. Rücuun amacı, birlikte sorumlular arasında hakkaniyete göre denge kurmaktır. Borçlar Kanununun 50. maddesi, hakimin takdirini temel almıştır. Anılan madde hükmüne göre, ilgililerin birbirine karşı rücu haklarının olup olmadığını ve varsa kapsamını hakim takdir edecektir. Bu madde, her ne kadar birden çok kimsenin ortak kusurlarıyla zarar oluşturmalarını düzenlemiş ise de onu izleyen 51. maddedeki (birden çok kişilerin değişik hukuksal nedenlerden sorumluluğunda da) belirtilen kural geçerlidir. Öyle ise çok tipli teselsülde de hakim, rücu kapsamını takdir durumundadır. Hakkaniyet, kapsam belirlemede etkin ise de; kusur onun ile birlikte değerlendirilmesi gereken öğelerdendir. Davalının Anayasanın 72. maddesi gereği askerlik ödevi sırasında hizmetin karşılığında ücret almaması ve Anayasal ödevde bulunması, dolayısı ile onun tazminattan sorumlu tutulmaması kusur öğesinin kapsam belirlemede dikkate alınmamış olma sonucunu doğurur. Şu durumda davalının olaydaki kusuru belirlendikten sonra tazminat hesabı yapılmalı, mahkemenin ret gerekçesi de indirim nedeni olarak nazara alınmalıdır. Bu nedenlerle eksik inceleme ve yazılı gerekçe ile davanın tümden reddine karar verilmesi doğru olmamış, bozulmasını gerektirmiştir…\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, 2330 sayılı Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkında Kanun’dan kaynaklanan rücuen tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili; davalının askerlik görevini yaptığı Hakkari Yüksekova 1. Hudut Taburu 3. Hudut Bölük Komutanlığında 11.11.2009 tarihinde gündüz nöbeti tutarken silahını elinden düşürdüğünü, ateş alan silahın diğer noktada nöbet tutan Piyade Er…\’i 5. derecede maluliyet yaratacak şekilde yaraladığını, davalının eyleminden dolayı müvekkili idarenin yaralanan…\’e 2330 sayılı Kanun gereğince 02.03.2011 tarihinde 20.599,71TL ödeme yaptığını, yapılan ödemenin davalıdan rücuen tazmini gerektiğini ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile 20.599,71TL’nin ödeme tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı vekili; olayın 11.11.2009 tarihinde saat 17.38 sıralarında nöbet mevziinde meydana geldiğini, müvekkilinin 10.11.2009 tarihinde 12 saat süren nöbetini devredip 5 saat uyuduktan sonra aynı gün saat 12.00 de bir kez daha 6 saat sürecek gündüz nöbeti tutmaya başladığını, olayın meydana gelmesinde müvekkilinin son 24 saatinin 18 saatini nöbette geçirmesinin etkili olduğunu, nöbet süreleri ile ilgili Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Yönetmeliğinin 636. maddesindeki düzenlemeye uyulmadığını, müvekkilinin olay günü mevzide nöbet tutmakta iken telsiz anonsundan gelen emir ile nöbet yerini terk ederek boya ve badana malzemelerini başka bir yere taşımak zorunda kaldığını, olayda tüm sorumluluğun müvekkilini nöbet yerini terk etmeye zorlayan üstlerine ait olduğunu, müvekkilinin mevziden ayrıldığı sırada tüfeğinin duvara takıldığını ve yere düşerek patladığını, silahın ateş alması sonucu yaralanan…’in olay sırasında bu mevziin içinde bulunduğunu, mevziin dar fiziki koşullarının kazanın meydana gelmesinde etkisinin olduğuna, müvekkilinin kastı ve kusuru olmaksızın meydana gelen bir kaza nedeniyle yaralanan askere ödenen tazminatın müvekkilinden tahsil edilmesinin adalet ve hakkaniyet kuralları ile bağdaşmadığını, müvekkilinin Anayasa’nın 72. maddesi gereğince zorunlu askerlik görevini ifa ettiğini, bu hizmeti karşılığında herhangi bir ücret almadığını, Yargıtayın istikrarlı içtihatlarına göre kusurlu olsa bile hakkaniyet ilkesi uyarınca tazminatın tümünden sorumlu tutulmaması gerektiğini, kamu görevinin ifası sırasında meydana gelen zarar ile görevden kaynaklanan eylem arasında sıkı bir illiyet bağı bulunduğundan güvenliğin sağlanması ile ilgili hizmetlerden kast dışında meydana gelen zararların hizmet kusuru ilkesi uyarınca idarece karşılanması gerektiğini, rücuen tazminat davalarında BK’nın 50. maddesinin hâkimin takdirini temel aldığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece; davalının anayasal bir görevi herhangi bir ücret almadan yerine getirdiği, dolayısıyla hakkaniyet ilkesi uyarınca tazminatın tümünden sorumlu tutulamayacağı, davalının askerlik ödevini ifa ettiği yerin mevcut koşulları ve askerin psikolojik durumu, olayın meydana geldiği günde davalının 18 saat nöbet tutarak amirlerinin bilgisi dahilinde nöbet yerinden ayrılıp boya ve badana işine yardım ettiği hususları da göz önüne alındığında tazminattan sorumlu tutulmasının hakkaniyet ilkesi ile bağdaşmayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece; davalının bulunduğu kurumda ast üst ilişkisi hiyerarşisine göre ast konumunda olup verilen emirleri yerine getirmek zorunda olduğu, emirleri yerine getirmemesi hâlinde kusurlu sayılacağı, yine TSK İç

Askerlik Hizmeti Sırasında Verilen Zarar Nedeniyle Rücuen Tazminat Davasında Müteselsil Sorumluluk Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Muvazaa Tespitine İtiraz Davası, İşçilik Alacağı Davasında Bekletici Mesele Yapılabilir mi?

Muvazaa Tespitine İtiraz Davası, İşçilik Alacağı Davasında Bekletici Mesele Yapılabilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2018/487 Karar No: 2019/1008 Karar Tarihi: 08.10.2019 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İstanbul 4. İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 20.04.2016 tarihli ve 2014/117 E., 2016/154 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 01.11.2016 tarihli ve 2016/23132 E., 2016/19021 K. sayılı kararı ile; \”A) Davacı İsteminin Özeti: Davacı vekili; davalı Belediyenin Zabıta Müdürlüğü\’nün görev alanında bulunan geri hizmetlerin yürütülmesi ve emek yoğun işlerin görülmesi maksadıyla hizmet alımı yoluna gittiğini, davadışı Kent Yol A.Ş.\’nin teknik ve idari şartnameler gereğince ihaleye çıkılan hizmetleri üstlendiğini, Belediye Kanunu ve yönetmelikte zabıta hizmetlerinin belediyenin asli hizmetlerinden olduğunun belirtildiğini, davalı belediyenin hizmet aldığı işçiler üzerinde yönetim hakkını doğrudan kullandığını, çalışma saatleri ve hafta izinlerini bizzat belirlediğini, sözde alt işveren Kent Yol A.Ş.\’nin zabıta işleriyle ilgili bir organizasyonunun olmadığını, yaptığı tüm işin bordrolama olduğunu, davacının ve arkadaşlarının fiilen zabıta memurluğu görevini yaptığını ancak Belediyenin muvazaalı işlemi nedeniyle maaşlarının düşük olduğunu ve sendikal haklardan yararlanmalarının mümkün olmadığını ileri sürerek; fazla mesai ücreti, maaş farkı, TİS\’ten doğan sendikal haklar ve ayrımcılık tazminatı alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. B) Davalı Vekilinin Cevabının Özeti: Davalı vekili; davacının Belediye personeli olmadığını, aralarında hizmet akdi bulunmadığını, Zabıta destek personeli hizmet alımı ihalesi sebebiyle Kent Yol A.Ş.\’de istihdam edildiğini, Devlet Memurları Kanununa göre değil Statü Hukuku olan İş Hukukuna tabi olduğunu, kendilerine husumet yöneltilemeyeceğini, Belediye Kanunun 14. Maddesinde \’\’Zabıta hizmetlerini yapar ve yaptırır\’\’, 51.maddesinde \’\’Zabıta hizmetlerinin kesintisiz olarak yürütülür\’\’ ifadesinin bulunduğunu, bu yasal dayanaklar çerçevesinde …\’nda Zabıta Müdürlüğü\’nün görev alanında bulunan geri hizmetlerinin yürütülmesi ve emek yoğun işlerinin hizmet alımı yoluyla gördürülmesi konusunda destek personele ihtiyaç duyulduğunu, bu kapsamda zabıta destek alım ihalesi yapıldığını, hizmet alımının muvazaalı olduğuna dair davacı iddiasının ve diğer iddiaların doğru olmadığını beyanla davanın reddine karar verilmesini savunmuştur. C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. D) Temyiz: Karar süresinde davalı vekilince temyiz edilmiştir. E) Gerekçe: Davacının, davadışı Kent Yol A.Ş. ile yaptığı hizmet sözleşmesi gereğince, davalı … Belediyesi\’nde çalıştığı tartışmasızdır. Buna karşılık davalı … ile dava dışı Kent Yol A.Ş. arasındaki hukuki ilişkinin muvazaalı olup olmadığı ve buna bağlı olarak davacının kadrolu Zabıta Memurlarının yararlandığı sendikal haklar dahil tüm haklardan yararlanmasının mümkün olup, olmadığı ve ayrımcılık tazminatına hak kazanıp kazanmadığı ihtilaflıdır. Dosya içerisindeki bilgi ve belgelerden, T.C. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Teftiş Kurulu\’nun 07.07.2014 tarih ve 4687 sayılı inceleme raporunda; asıl işveren davalı … ile dava dışı alt işverenler (…de dahil olmak üzere) arasındaki hukuki ilişkinin muvazaalı olduğunun belirtildiği ve davalı … ile dava dışı alt işverenlerce söz konusu rapordaki muvazaa tespitine ilişkin saptamaların geçersizliğine hükmedilmesi için İstanbul Anadolu 24. İş Mahkemesinde dava açıldığı anlaşılmaktadır. İstanbul Anadolu 24. İş Mahkemesi\’nde açılan davanın bekletici mesele yapılarak verilen kararın kesinleşmesinden sonra dosyadaki diğer bilgi ve belgeler ile bir değerlendirmeye tabi tutulduktan sonra karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde sonuca gidilmesi hatalıdır…\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanunla değişikliği öncesi hâliyle 438. maddesinin 2. fıkrası hükmü gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından davalı vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkilinin zabıta memuru sıfatıyla asıl işveren olan davalı Belediyenin işçisi olmasına rağmen alt işveren işçisi olarak gösterildiğini, asıl-alt işveren arasındaki ilişkinin muvazaalı olduğunu, muvazaanın ve müvekkilin asıl işveren işçisi olduğunun tespiti ile işe giriş tarihinden itibaren ödenmeyen fark alacaklarının, sendikal haklarının ve ayrımcılık tazminatının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili, davacının müvekkilinin personeli olmadığını, müvekkili Belediye ile davacı arasında iş sözleşmesi bulunmadığını, zabıta destek personeli olarak hizmet alım ihalesi ile Kent Yol A.Ş.’de istihdam edildiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, dinlenen tanıkların, davacı ve arkadaşlarının fiilen zabıta memuru olarak görev yaptıklarını, tüm emir ve talimatları Belediyenin kadrolu çalışanı olan amirlerinden aldıklarını ifade ettikleri, Belediye Kanunu’nun 14. maddesinde zabıta hizmetlerinin Belediyenin asli işi olduğunun belirtildiği, madde metninde yer alan \’\’yapar ve yaptırır\’\’ ifadesinin 51. madde ile birlikte değerlendirilmesi gerektiği, bu durumda “yaptırır” ifadesinden anlaşılması gerekenin, destek hizmetleri ve emek yoğun işler olduğu, bizzat zabıta görevinin yaptırılmasına imkân veren bir düzenleme olarak yorumlanmasının mümkün olmadığı, bu durumda 4857 sayılı İş Kanunu’nun 2. maddesinin 6. ve 7. fıkraları kapsamında davalı … ile dava dışı Kent Yol A.Ş. arasındaki hukuki ilişkinin geçerli bir asıl-alt işveren ilişkisi bulunmadığı, dolayısıyla davacı ve arkadaşlarının başlangıçtan beri davalı Belediyenin işçisi olduğu, sendika üyesi olan davacının muvazaa sebebiyle sendikal haklardan yararlanabileceği, ayrıca ayrımcılık tazminatına da hak kazandığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine hüküm, Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece, önceki gerekçelerle ve İstanbul Anadolu 24. İş Mahkemesinde görülmekte olan davada verilecek kararın hiçbir şekilde eldeki davada verilecek kararı etkilemesinin mümkün olmadığı, davanın reddedilmesi durumunda Belediyenin hizmet alımının muvazaalı olduğunun kabul edilmiş olacağı, mahkemenin kanaatinin de bu yönde olduğu, davanın kabul edilecek olmasının hizmet alımının muvazaalı olmadığı anlamına geleceğinden mahkemece verilecek kararı etkileyeceği düşünülebilse de, bunun doğru olmadığı, müfettiş raporuna karşı açılan davada yapılacak olan inceleme ve değerlendirme ile verilecek olan kararın, hizmet alımı işlemine karşı genel bir bakış açısının sonucu olacağı, dosyada yapılan değerlendirmenin ise bireysel olduğu, genel bir bakış açısıyla işlemin muvazaalı olmadığı sonucuna varılmasının bireysel olarak davacının yaptığı görev açısından baştan beri asıl işverenin işçisi sayılmasını gerektirecek şekilde muvazaalı bir iş sözleşmesi ile çalıştırıldığının kabul edilmesine engel olmadığı, bu değerlendirmenin ancak bireysel anlamda dava açan işçinin taraf olduğu dosyada yapılması mümkün olan bir değerlendirme olduğu, işçinin taraf olmadığı bir davada muvazaanın varlığına ya da yokluğuna dair verilecek olan karar işçiyi bağlamayacağından açtığı davada bekletici mesele yapılmasının da mümkün olmadığı, aksi durumda davacı işçinin alacağına ulaşma süresinin uzayacağı, bu durumda adil yargılanma hakkının ihlâl edilmiş olacağı, İstanbul Anadolu 24. İş Mahkemesinde müfettiş raporuna karşı açılan

Muvazaa Tespitine İtiraz Davası, İşçilik Alacağı Davasında Bekletici Mesele Yapılabilir mi? Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Asıl-Alt İşveren İlişkisinin Şartları: Takım Kılavuzu olan İşçi, Taşeron / Alt İşveren Olarak Kabul Edilebilir mi?

Asıl-Alt İşveren İlişkisinin Şartları: Takım Kılavuzu olan İşçi, Taşeron / Alt İşveren Olarak Kabul Edilebilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/549 Karar No: 2019/1058 Karar Tarihi: 15.10.2019 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki işçilik alacakları davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … İş Mahkemesince mahkemenin görevsizliği nedeniyle davanın usulden reddine dair verilen 06.05.2016 tarihli ve 2015/1104 E., 2016/345 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 22.11.2016 tarihli ve 2016/33131 E., 2016/20636 K. sayılı kararı ile; \”A) Davacı İsteminin Özeti: Davacı vekili; davalı… İnşaat Turizm Gıda San Tic. A.Ş. nin sahibi …\’ın davacıdan teminat olarak aldığı 150.000,00 TL lik senedi icraya koyduğunu, davalılardan …\’ın, davacının sözkonusu senetle ilgili şikayeti nedeniyle alınan ifadesinde davacıya 300.000,00 TL borç verdiğini beyan ettiğini ancak sigortalı ustabaşı olarak çalışan davacıya bu miktarda borç verilmesinin hayatın olağan akışına aykırı olduğunu ileri sürerek, İstanbul Anadolu 15. İcra Müdürlüğünün 2014/4498 sayılı icra dosyası üzerinden yürütülen takip nedeniyle davacının borçlu olmadığının tespitini talep etmiştir. B) Davalıların Cevabının Özeti: Davalılar vekili; davacının taşeron olması nedeniyle davanın ticaret mahkemesinde görülmesi gerektiğini, davacının müvekkili şirketin yetkilisi …\’tan nakdi borç aldığını ve takibe konu senedi verdiğini, davacının iddialarını yazılı delille kanıtlaması gerektiğini savunmuşlardır. C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemece, dosya içinde bulunan… inşaat hakediş raporu başlıklı 07/11/2013 tarihli belgenin taşeron bölümünde …\’nin imzasının bulunduğu, devamında yer alan diğer hak ediş raporlarında da yine davacı …\’nin belgelere taşeron sıfatıyla imza attığı, 17/12/2013 tarihli el yazısı ile yazılmış, başlığında \”K.. İnşaat Şantiyesi Yönetimine\” yazan iki sayfadan ibaret yazıda …\’nin taşeron sıfatıyla işin bitimine ilişkin taahhütlerde bulunduğu, yine 12/12/2012 tarihli el yazısı ile yazılan beyanlarında da benzer taahhütlerde bulunduğu, 13/12/2013 tarihli yazıda bazı blok ve katların döşeme ve çatı katını 17/01/2014 tarihinde bitireceğini taahhüt ettiği, 16/12/2013 tarihli yazısında ise personel sayısını arttıracağını taahhüt ettiğinin görüldüğü, her ne kadar davacı davalılardan… inşaat şirketi yanında işçi olarak bulunduğu dosyada bulunan yazılı belgelerden anlaşılıyor ise de, dosya içinde bulunan Cumhuriyet Savcılığı dosyasında müşteki olarak görünen işçi ve davacı …\’nin diğer davalı … hakkında yaptığı açığa atılan imzanın kötüye kullanılması iddiasına dair takipsizlik kararı verildiği, dava konusu senetin işçilik sıfatıyla alındığına dair dosyada hiç bir kanıtın olmadığı, bu senedin taşeron temsilcisi sıfatıyla verildiğinin açıkça anlaşıldığı gerekçeleriyle Asliye Ticaret Mahkemesine görevsizlik kararı verilmiştir. D) Temyiz: Kararı davacı temyiz etmiştir. E) Gerekçe: Uyuşmazlık, taraflar arasındaki ilişkinin İş Kanunu kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği ve bu bağlamda iş mahkemesinin görevi noktasında toplanmaktadır. Mahkemece savunmaya değer verilerek davacının davalının işçisi olmadığı, taşeron olduğu kabul edilerek görevsizlik kararı verilmiş ise de, davalılar davacıyla taşeron olarak iş yaptıklarını iddia etmelerine rağmen yazılı bir taşeronluk sözleşmesi sunulmamıştır. Davalılardan… Şirketi\’nin taşeron olarak kabul ettiği bir kimseyi sigortalı göstermiş olması da olağan akışa aykırıdır. Tanık anlatımlarına bakıldığında, davalı şirket tanıkları, davacının işyerinde ustabaşı olduğunu, işçileri sevk ve idare ettiğini, inşaatta çalışan yaklaşık 120 işçinin maaşının davacının hesabına yattığını ve şantiyede çalışan işçilere maaşlarını davacının dağıttığını belirtmişlerdir. Taşeron olduğu iddia edilen davacının davalı şirket tarafından sigortalı gösterilmesi, davalı tarafından davacıya ait işe giriş bildirgesi sunulması, davalının taşeronluk ilişkisini gösterir yazılı bir sözleşme sunamaması ve davacı tanıklarının ifadeleri karşısında, taraflar arasındaki hukuki ilişkinin hizmet akdi olduğu anlaşıldığından Mahkemece işin esasına girilerek karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile davacının taşeron olduğunun kabulü ile görevsizlik kararı verilmesi hatalıdır…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava; borçlu olmadığının tespitine ilişkindir. Davacı vekili; davalı şirketin sahibi …’ın müvekkilinden teminat olarak aldığı 150.000,00TL bedelli senedi icraya koyduğunu ileri sürerek, İstanbul Anadolu 15. İcra Müdürlüğünün 2014/4498 Esas sayılı dosyası üzerinden yürütülen takip nedeniyle müvekkilinin borçlu olmadığının tespitine karar verilmesini talep etmiştir. Davalılar vekili; davacı ile müvekkilleri arasında işçi-işveren ilişkisi bulunmadığını, davacının alt işveren olması nedeniyle davanın ticaret mahkemesinde görülmesi gerektiğini, davacının, müvekkili şirketin yetkilisi …’tan nakdi borç aldığını, bu nedenle takibe konu senedi verdiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece; K.. İnşaat Şirketi ile… arasında sözleşme imzalandığı, 29.10.2013 tarihli… İnşaat A.Ş. Koç, Green PARK Şantiyesi/ İskenderun başlıklı yazıda kaba inşaat işini Köseoğlu İnşaat Şirketinin yaptığı, inşaatın tamamının gecikmesiz olarak teslim edileceğinin taahhüt edildiği, dört etap halinde hangi tarihlerde çalışma yapılacağının belirtildiği, bu taahhüdün altında işveren olarak… İnşaat Şirketinin şantiye şefi Ömer Tolga Şahin’in ve yüklenici Köseoğlu İnşaat Şirketi şantiye şefi …\’nin imzasının bulunduğu, “K.. İnşaat hak ediş raporu” başlıklı 07.11.2013 tarihli belgenin taşeron bölümünde …’nin imzasının bulunduğu, davalı tarafça sunulmuş birçok belgede davacı …\’nin yüklenici sıfatıyla hareket edip beyanlarda bulunduğunun anlaşıldığı, işe giriş bildirgesine göre davacının 16.09.2013 tarihinde işe girdiği, işverenin… İnşaat A.Ş. olduğu, 23.01.2014 tarihinde çıkışının verildiği, her ne kadar davacı davalılardan… Şirketi yanında işçi olarak bulunduğu yazılı belgelerden anlaşılıyor ise de, davacı …\’nin müşteki olarak diğer davalı … hakkında yaptığı açığa atılan imzanın kötüye kullanılması iddiasına dair soruşturmada, takipsizlik kararının verildiği, sözü edilen senedin işçilik sıfatıyla alındığına dair dosyada hiçbir kanıtın olmadığı, bu senedin yüklenici temsilcisi sıfatıyla verildiğinin açıkça anlaşıldığı, bu nedenle yargılamanın görevli ve yetkili Asliye Ticaret Mahkemesince yapılması gerektiği, davacının bu senedi yüklenici olması nedeniyle aldığı dosya içeriğinden anlaşılmadığı gibi işin bitirilmesi sürecinin uzamasından ötürü davalı şirkete karşı verilmiş olabileceği, en azından işçi işveren ilişkisine dayanmadığı gerekçesiyle mahkemenin görevsizliği sebebiyle davanın usulden reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine hüküm, Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece; bozma kararında davalılardan… Şirketi’nin taşeron olarak kabul ettiği bir kimseyi sigortalı olarak göstermiş olmasının olağan akışa aykırı olduğunu belirtmiş ise de, inşaat sektöründe inşaat faaliyetini yürüttüğü sırada firmaların zorunlu olarak Sosyal Güvenlik Kurumuna çalışan gösterme sayı ve kotaları nedeni ile kişilerin yalnızca taşeronları değil, bazen hiçbir şekilde inşaat yerinde bulunmayan ve bu işten anlamayan eşini, erkek ya da kız kardeşlerini, arkadaşlarını Sosyal Güvenlik Kurumuna bildirdiklerini, bunun olağan uygulamaya dönüşmüş yasal olmayan yöntemlerden olduğu, bu bağlamda davacının da şirket bünyesinde Sosyal Güvenlik Kurumu’na tabi olarak muvazaalı şekilde görülmesinin fiili uygulamaya birebir uygun düştüğü, bozma kararında davacının ustabaşı olduğu, işçileri sevk ve idare ettiği 120 kişinin maaşının davacının hesabına yattığının belirtilmesinin de, esasen ustabaşı pozisyonunun çok üstünde bir yetkiyi içerdiği, bu hali ile davacının ustabaşı olmadığı, hesabına yatan paraların hak ediş olduğu, işçilere verilen paraların

Asıl-Alt İşveren İlişkisinin Şartları: Takım Kılavuzu olan İşçi, Taşeron / Alt İşveren Olarak Kabul Edilebilir mi? Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

İşverene veya Başka Bir İşçiye Sataşma Nedeniyle İş Sözleşmesinin Feshi Mümkün mü?

Başka Bir İşçiye Sataşma Nedeniyle İş Sözleşmesinin Feshinde Kıdem ve İhbar Tazminatları Talep Edilebilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/331 Karar No: 2019/633 Karar Tarihi: 30.05.2019 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 17.07.2014 tarihli ve 2013/516 E.-2014/560 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 24.02.2016 tarihli ve 2014/30434 E.-2016/3839 K. sayılı kararı ile; \”A) Davacı İsteminin Özeti: Davacı, iş akdinin haksız ve önelsiz davalı işveren tarafından feshedildiği iddiasıyla kıdem ve ihbar tazminatları alacaklarına hükmedilmesini istemiştir. B) Davalı Cevabının Özeti: Davalı, davacının amiri konumundaki başka bir çalışana sataşıp hakaret etmesi nedeniyle iş akdini haklı olarak feshettiklerini savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemece, toplanan kanıtlara ve bilirkişi raporuna dayanılarak davacı tarafından söylendiği iddia edilen sözlerin çoğunluk tanık beyanlarıyla ispatlanamadığı, davacının davranışlarının sataşma niteliğinde olmadığı, söz konusu davranışların işveren vekilinin haksız işlemi ve tahriki sonucu gerçekleştiği, olumsuz bir davranış olmasına karşın çalışma düzenini ve barışı bozucu güven ilişkisini zedeleyici mahiyeti bulunmadığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. D) Temyiz: Kararı davalı avukatı temyiz etmiştir. E) Gerekçe: 4857 sayılı İş Kanunu’ nun 25/II-d maddesinde işçinin işverene yahut onun aile üyelerinden birine yahut işverenin başka bir işçisine sataşmasının işverene bildirimsiz fesih hakkı verdiği açıkça belirtilmiştir. Somut uyuşmazlıkta, tanık anlatımlarından davacı işçinin işverenin diğer bir işçisi olup, grup başı olarak görev yapan Serkan isimli işçiye ağza alınmayacak sözlerle küfür ettiği, davacı işçinin bu şekilde davalı işverenin diğer bir işçisine sataştığı, işverenin fesih hakkını yasal süresi içerisinde kullandığı anlaşıldığından davanın reddi yerine, yerinde olmayan gerekçe ile kabulü hatalı olup bozmayı gerektirmiştir…\” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkilinin davalıya ait iş yerinde 15.06.2007-23.09.2013 tarihleri arasında çalıştığını, iş sözleşmesinin haksız olarak feshedildiğini ileri sürerek kıdem ve ihbar tazminatlarının davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, davacının bölüm yöneticisi ve amiri konumundaki Serkan isimli işçiye küfredip yakasından tutup geriye ittirmek sureti ile sözlü ve fiili sataşmada bulunmasından ötürü iş sözleşmesinin haklı nedenle feshedildiğini belirterek davanın reddini istemiştir. Mahkemece davalı … Serkan\’ın davacı ile tartışan diğer işçi olduğu dikkate alındığında, çoğunluk tanık anlatımlarına göre davacının eyleminin sataşma niteliğinde olmadığı, kaldı ki bu davranışlarının işveren vekilinin haksız eylemi ve tahriki sonucu gerçekleştiği, olumsuz bir davranış olmakla birlikte çalışma düzen ve barışını bozucu, güven ilişkisini zedeleyici nitelikte olmadığı gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan nedenle bozulmuştur. Mahkemece önceki gerekçe tekrar edilmek sureti ile direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiş, ancak mahkemece davalının verilen kesin süreye rağmen eksik temyiz karar harcını ve temyiz posta masraflarını yatırmadığı gerekçesi ile temyiz isteminden vazgeçmiş sayılmasına karar verilmiş, bu ek karar da davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Hukuk Genel Kurulunun 07.02.2019 tarihli ve 2017/9-1778 E.-2019/108 K. sayılı kararı ile davalı tarafa eksik temyiz harcı ve avansı yatırması için gönderilen tebligatın geçersiz olduğu, bu nedenle 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu\’nun 434/3\’üncü maddesindeki \”hükmün temyiz edilmemiş sayılmasının koşulu olarak düzenlenen hâlin\” somut olayda gerçekleşmediği anlaşıldığından davalının temyiz isteminden vazgeçmiş sayılmasına ilişkin Mahkemenin 27.09.2016 tarihli ve 2016/212 E.-2016/191 K. sayılı ek kararının kaldırılmasına ve eksik temyiz harcı ile posta giderinin (avansı) yatırılması için 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu\’nun 434/3\’üncü maddesi uyarınca işlem yapılması bakımından dosyanın Mahkemesine geri çevrilmesine karar verilmiş olup davalı vekilince süresinde eksik temyiz harcı ve posta gideri yatırılmıştır. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, somut olay bakımından davacının grup başı konumundaki işverenin diğer bir işçisine sataşma teşkil eden bir davranışta bulunup bulunmadığı; burada varılacak sonuca göre işverence yapılan feshin haklı nedene dayanıp dayanmadığı, davacının kıdem ve ihbar tazminatlarına hak kazanıp kazanamayacağı noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle iş sözleşmesinin işverence haklı nedenle fesih hâllerinden olan \”sataşma\” üzerinde kısaca durmakta fayda vardır. İş sözleşmesi işçi ile işveren arasında kurulan ve her iki tarafa borç yükleyen bir sözleşme olup, işçi ile işveren arasında karşılıklı güvene dayanan kişisel ve sürekli bir ilişki yaratır. Bu nedenle işçi veya işveren taraflarından birinin davranışı ile bu güveni sarsması hâlinde güveni sarsılan tarafın objektif iyi niyet kurallarına göre artık bu ilişkiyi sürdürmesinin kendisinden beklenemeyeceği durumlarda iş sözleşmesi ile bağlı kalamayacağı gerçeğinden hareket eden kanun koyucu, yaptığı düzenleme ile taraflara iş sözleşmesini haklı nedenle tazminatsız fesih hakkı tanımıştır. Hukukumuzda \”olağanüstü fesih\”, \”bildirimsiz fesih\”, \”süresiz fesih\”, \”önelsiz fesih\”, \”derhal fesih\”, \”muhik sebeple fesih\” gibi terimlerle ifade edilen haklı nedenle fesih, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun md. 435, 4857 sayılı İş Kanunu\’nun md. 24 ve 25; Deniz İş Kanunu’nun md. 14 ve 16; Basın İş Kanunu\’nun md. 11\’de düzenlenmiş bulunmaktadır. Bu nedenle, haklı nedenle fesih kanunla tanınmış bir haktır. Bir tarafın işte bu haklı nedenle fesih hakkına dayanarak, karşı tarafa yöneltilmesi gereken irade beyanıyla iş sözleşmesine geçmişe etkili olmaksızın derhal son vermesi, haklı nedenle fesih olarak tanımlanmaktadır. Bu itibarla İş Kanunu, haklı nedenle fesih hakkını \”Haklı nedenle derhal fesih\” başlığı altında düzenlemektedir (Mollamahmutoğlu, H./ Astarlı, M. / Baysal, U.: İş Hukuku Gözden Geçirilmiş ve Genişletilmiş 6. Bası, Ankara 2014, s. 794). Bu kapsamda 4857 sayılı İş Kanunu\’nun işverenin haklı nedenle derhal fesih hakkını düzenleyen 25\’inci maddesinin ikinci bendinin (d) alt bendinde \”İşçinin işverene yahut onun ailesi üyelerinden birine yahut işverenin başka işçisine sataşması\” haklı fesih nedenlerinden biri olarak yer almaktadır. Haklı nedenle feshe yol açan sataşma işverene, aile bireylerinden birine veya işverenin bir işçisine (veya işveren vekiline) sözle olabileceği gibi, davranış şeklinde de ortaya çıkabilir (Sarper, S.: İş Hukuku 11. Baskı, 2015, s. 711). İşçinin ya da aile üyelerinden birinin şeref ve namusuna dokunacak söz, davranış veya eylemin, işverenin diğer bir işçisi tarafından gerçekleştirilmiş olması, kural olarak işçiye iş sözleşmesini haklı fesih imkânı vermez. Ancak, şeref ve namusa dokunan söz ve davranışlardan haberdar olan işverenin, eylemin tekrarlanmaması yönünde gerekli önlemleri alması, işçiyi gözetme borcunun gereği olarak zorunludur. Kanuna göre sataşma, sadakat borcuna aykırılığın özel bir hâli olarak kabul edilmektedir. Sataşma

İşverene veya Başka Bir İşçiye Sataşma Nedeniyle İş Sözleşmesinin Feshi Mümkün mü? Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Islah Harcı Ödenmeden Kamulaştırmasız El Koyma Nedeniyle Tazminat Davası Islah Edilebilir mi?

Islah Harcı Ödenmeden Kamulaştırmasız El Koyma Nedeniyle Tazminat Davası Islah Edilebilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/65 Karar No: 2019/625 Karar Tarihi: 28.05.2019 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki Kamulaştırmasız el koyma nedeniyle tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesince, 482 ada 1257 ve 1258 parsel sayılı taşınmazlar yönünden dava yolu bakımından davanın reddine, 482 ada 1259 parsel sayılı taşınmaz yönünden ise davanın kabulüne dair verilen 17.11.2014 tarihli ve … sayılı karar, davacı vekili ve davalı … vekili ile davalı … vekili tarafından ayrı ayrı temyiz edilmekle, Yargıtay (Kapatılan) 18. Hukuk Dairesinin 30.06.2015 tarihli ve 2015/2035 E., 2015/11589 K. sayılı kararı ile; “…Dava konusu 1257 ve 1258 parseller hakkında davaya bakma görevinin idari yargıya ait olduğu gerekçesiyle davanın usulden reddine karar verilmesinde bir isabetsizlik görülmemiştir. 1259 parsel sayılı taşınmaz yönünden incelemede ise mahkemece yapılan araştırma ve alınan bilirkişi raporu hüküm kurmaya yeterli değildir. Şöyle ki; Dosyadaki bilgi ve belgelerin incelenmesinde; dava konusu 1259 parselin 46.957 m² yüzölçümünde olduğu, 856 m² lik kısmına yol ve kaldırım yapılarak el atıldığı, sorumlu idarenin … kabul edildiği, 858 m² lik kısmının imar planında yol olarak belirlendiği, fiilen el atılmadığı, sorumlu idarenin … kabul edildiği, geri kalan kısmının imar planında ağaçlandırılacak alan olduğu, sorumlu idarenin … kabul edildiği, taşınmazın tüm bedelinin hesaplanarak davacı hissesine düşen bedelin davalılardan tahsiline karar verildiği anlaşılmıştır. 1- Taşınmazın fiilen el atılan kısmına kim tarafından, hangi tarihte el atıldığı, halen hangi idare tarafından yolun bakım ve gözetiminin yapıldığı, el atılan yolun ana arter listesinde bulunup bulunmadığı hususları ayrıntılı olarak belirlenerek sorumlu idarenin saptanması gerekirken eksik inceleme ile karar verilmesi, 2- Dava konusu taşınmazın fiilen el atılan kısmı ile geriye kalan bölümlerinin imar planındaki konumları, arta kalan kısmın yüzölçüm ve geometrik şekli dikkate alındığında proje bütünlüğü oluşturmadığı gözetilerek sadece el atılan bölümleri yönünden davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması, 3- Bilirkişi kurulu raporunda somut emsal olarak alınan 1274 ada 1 parselin tapu kayıtlarına göre; 80/252 payının 07.12.2006 tarihinde 114.272,50 TL; 80/252 payının 20.02.2007 tarihinde 149.500,00 TL, 23/63 payının 13.02.2009 tarihinde 129.000,00 TL, 43/63 payının 20.02.2009 tarihinde 80.000,00 TL ve taşınmazın tamamının 30.12.2010 tarihinde 111.746,00 TL bedelle satıldığı anlaşılmaktadır. Değişik tarihlerdeki bu satışların kendi arasında çelişkili bedellerle gerçekleştirilmiş olması emsal seçilen taşınmazın bu satışlarının gerçek bedelli satışlar olmadığı kuşkusunu uyandırdığından uygun emsal olmadığı anlaşılmıştır. Mahkemece yeniden nitelik, yüzölçümü ve değer itibarıyla dava konusu taşınmaza benzer özelliklere sahip ve değerlendirme tarihine yakın tarihlerde satış gören uygun emsaller bulunup emsallerin tapu kayıtları, imar durumları ile değerlendirme tarihindeki bağlı bulundukları cadde veya sokak için belediyelerce emlak vergisine esas olmak üzere belirlenen m² fiyatları da getirtilerek bu emsallere göre ayrıntılı olarak karşılaştırma yapan ek raporlar alınarak oluşacak duruma göre karar verilmesi gerektiğinin düşünülmemesi, Doğru görülmemiştir. Ayrıca; 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun 6487 sayılı Kanunla değiştirilen geçici 6.maddesinin onikinci ve onüçüncü fıkraları 13.03.2015 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Anayasa Mahkemesinin 13.11.2014 tarih, 2013/95 Esas ve 2014/176 Karar sayılı kararıyla iptal edildiği dikkate alındığında 09/10/1956 tarihi ile 04/11/1983 günü arasında fiilen el atılan taşınmazlarla ilgili açılan kamulaştırmasız el atma davalarında Geçici 6.maddenin 7.fıkrası gereği harç ve vekalet ücretinin maktu olarak, 04/11/1983 tarihinden sonra el atılan taşınmazlar yönünden açılan davalarda ise mahkeme ve icra harçları ile her türlü vekalet ücretinin genel hükümler doğrultusunda nispi olarak uygulanması gerekmektedir. Dava konusu taşınmaza fiilen el atma tarihi tespit edilerek sonucuna göre harç ve vekalet ücretlerinin belirlenmesi gerektiğinden bu husus bozma nedeni yapılmıştır…” gerekçesiyle karar bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanunla değişikliği öncesi hâliyle 438. maddesinin ikinci fıkrası gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından davalı … vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, kamulaştırmasız el konulan taşınmaz bedelinin tahsili istemine ilişkindir. Davacı vekili; müvekkilinin, İzmir ili Balçova ilçesi 482 ada 1257, 1258 ve 1259 parsel sayılı taşınmazların hisseli maliki olduğunu, davalı … Başkanlıklarının kamulaştırma işlemi yapmaksızın 1259 parsel sayılı taşınmazı yol ve kaldırım olarak kullandıklarını, yine 482 ada 1257 ve 1258 sayılı parsel sayılı taşınmazlar için de el koyma durumunun söz konusu olduğunu, taşınmazların ağaçlandırılacak alanda kaldığını, buna karşın amacına uygun olarak kamulaştırma görevinin yerine getirilmediğini ve davacının mülkiyet hakkının kısıtlandığını ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla bedeli ödenmeden fiilen kullanıma açılan 1259 parsel sayılı taşınmaz ile ağaçlandırılacak alanda kalmalarına karşın kamulaştırılmayan 1257 ve 1258 parsel sayılı taşınmazlar için şimdilik 15.000,00TL’nin dava tarihinden itibaren kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz oranı ile birlikte davalı … Başkanlıklarından tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davacı vekili ıslah dilekçesi olarak adlandırdığı 08.09.2014 tarihli dilekçe ile bilirkişi raporunda belirtilen (22.070.211,00TL- 15.000,00TL) 22.055,211,00TL fark bedelinin tahsilini istemiştir. Davalı … vekili; davacının, dava konusu taşınmazlara ilişkin olarak aynı iddialarla İzmir 9. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2011/414 E. sayılı dosyası ile dava açtığını, ancak sonrasında açılan bu davadan feragat ettiğini ve mahkemece feragat nedeniyle davanın reddine karar verildiğini, dolayısıyla dava konusu ve iddiası aynı olan bir konuda yeni dava açılmasının 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 114. maddesinin 1. fıkrasına göre mümkün olmadığını, kaldı ki dava konusu 482 ada 1257 ve 1258 parsel sayılı taşınmazların imar planı onama sınırı dışında kaldığını, bununla birlikte müvekkili belediyenin sorumluluğunun bulunmadığını ve dava konusu taşınmazlara el koyma olgusunun gerçekleşmediğini belirterek davanın reddinin gerektiğini savunmuştur. Davalı … vekili; davacı tarafın, müvekkili belediyeye uzlaşmak amacıyla başvuruda bulunmadığını, öte yandan dava konusu 482 ada 1257 ve 1258 parsel sayılı taşınmazlara fiili el koymanın da söz konusu olmadığını, bu nedenle görevli mahkemenin idari yargı yeri olduğunu, yine dava konusu 1259 parsel sayılı taşınmaza yönelik tespit dosyasında taşınmazın 856 m2’lik kısmına yol ve kaldırım yapılmak suretiyle el konulduğu iddia edilmiş ise de, bahsi geçen imalatların davalı … tarafından yapılmadığını beyanla davanın reddinin doğru olacağını ifade etmiştir. Mahkemece; dosya içerisindeki belgeler ile bilirkişi raporları birlikte değerlendirildiğinde, dava konusu 482 ada 1257 ve 1258 parsel sayılı taşınmazlarda fiili el koymanın değil hukuki el koymanın bulunduğu, bu itibarla

Islah Harcı Ödenmeden Kamulaştırmasız El Koyma Nedeniyle Tazminat Davası Islah Edilebilir mi? Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

İşçilik Alacağı Davası Belirsiz Alacak Davası Olarak Açılabilir mi?

İşçilik Alacağı Davası Belirsiz Alacak Davası Olarak Açılabilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2015/3136 Karar No: 2018/347 Karar Tarihi: 28.02.2018 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 06.01.2015 gün ve 2014/365 E.-2015/15 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı … Belediyesi vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin 12.03.2015 gün ve 2015/4969 E.- 2015/10416 K. sayılı kararı ile; \”…Davacı işçi, daimi kadroya geçtiği aşamada geçici işçi statüsünde çalıştığı sürelerin dikkate alınması gerektiğini ileri sürerek, geriye dönük 5 yıl içinde eksik ödenen bir kısım fark işçilik alacaklarının belirsiz alacak davası olarak tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, davacının taleplerinin zamanaşımına uğradığını belirterek taraf sıfatı yokluğu nedeniyle ve esastan davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Davacı vekili bilirkişi raporundan sonra ibraz ettiği dilekçe ile talep ettiği alacak miktarlarını artırmak suretiyle bilirkişi raporunda belirtilen alacak miktarlarının hüküm altına alınmasını karar verilmesini talep etmiştir. Mahkemece davanın türü belirsiz alacak davası olarak kabul edilmek suretiyle isteklerin kabulüne karar verilmiş, hükmü davalı temyiz etmiştir. 1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir. 2- Davaya konu işçilik alacalarının belirsiz alacak davasına konu olup olamayacağı ile zamanaşımı ve faiz başlangıcı yönlerinden taraflar arasında uyuşmazlık bulunmaktadır. Belirsiz alacak davası 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile öngörülen ve alacaklıya bazı avantajlar sağlayan yeni bir dava türüdür. Sözü edilen hükme göre “Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir”. Şu hale göre davanın açıldığı tarihte alacak miktarının belirlenmesi imkansız ise belirsiz alacak davası açılabilir. Öte yandan alacaklı tarafından alacağın miktar veya değerinin tam olarak belirlenmesi beklenemez ise yine belirsiz alacak davası açılabilir. Belirsiz alacak davasını düzenleyen 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu\’nun 107. maddesinin gerekçesinde, birçok kez hak arama özgürlüğüne vurgu yapılmıştır. Yine alacaklının hukuki ilişkiyi, muhatabını ve talep edebileceği asgari tutarı bilmesine rağmen “alacağın tamamını tam olarak” tespit edemeyecek durumda olması da davanın nedenleri arasında sayılmıştır. Bu itibarla belirsiz alacak davasıyla ilgili yoruma gidildiğinde, alacaklının hak arama özgürlüğünün değerlendirilmesi gerekir. Bunun aksine ilgili hükmün, alacaklının hakkına ulaşmasını kısıtlayan şekilde ele alınması doğru olmaz. Dava konusu alacak karşı tarafın vereceği bilgi veya belgelerle belirlenecekse, alacak belirsiz kabul edilmelidir. Karşılaştırmalı hukukta geçerli olan bu kriter 107. maddenin 2. fıkrasının başlangıcında “karşı tarafın vereceği bilgi sonucu” yargılama sırasında belirlenme olarak kabul edilmiştir. Konuyu iş mevzuatı açısından ele aldığımızda, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 3, 8, 22, 28, 32, 37, 67. maddelerinde işverene çalışan her bir işçi yönünden kayıt tutma ve işçiye belge verme yükümlülüğü getirildiği görülmektedir. Bütün yasal yükümlülüklere uyan işveren bakımından kural olarak işçi alacaklarının belirsiz olduğundan söz edilemeyecektir. Zira işçinin çalışma süresinin tam olarak kayda geçirildiği, iş sözleşmesi ile ücreti, ücretin ekleri ve çalışma koşullarının belirlendiği, işçiye her ay ücret hesap pusulası verildiği, günlük ve haftalık iş sürelerinin işçiye önceden bildirildiği, işçinin yaptığı olağanüstü çalışmalar için kendisine belge verildiği durumlarda, işçinin bir çok alacağı belirli ya da belirlenebilir durumdadır. Sadece hakimin taktirine kalan bazı alacaklar bakımından yine de başlangıçta bir belirsizlikten söz edilebilecektir. İşçilik alacaklarının hesabı genelde iki kritere tabidir. İşçinin işyerinde geçen çalışma süresi ve ücreti ile ekleri bilindiğinde işçilik alacakları belirlenebilir durumdadır. Bu yüzden özellikle kamu kurumlarında işçinin çalışmalarının tam olarak Sosyal Sigortalar Kurumuna bildirilmesi ve işyerinde uygulanan toplu iş sözleşmesinden yararlanan işçinin ücreti ile eklerinin toplu iş sözleşmesinde yer alması sebebiyle işçilik alacakları belirlenebilir durumdadır. Yine de hakimin taktir alanına giren manevi tazminat, taktiri indirime tabi fazla çalışma ücreti, hafta tatili ücreti, bayram ve genel tatil ücreti, cezai şart, sözleşmenin kalan süresine ait ücret gibi alacakların başlangıçta tam olarak ve tamamen belirlenmesi mümkün değildir. Nitekim 107. maddenin Adalet Komisyonu gerekçesinde de, alacaklının “talep edebileceği miktarı asgari olarak bilmesine ve tespit edebilmesine rağmen, alacağın tamamını tam olarak tespit” edememesi halinde belirsiz alacak davası açılabileceği ifade edilmiştir. Gerekçede örnek olarak “keşif ve bilirkişi raporu” ile alacağın miktarının tespit olunmasından söz edilmiştir ki, iş yargısında bilirkişi hesap raporu alınması çok yaygın bir uygulamadır. Yine 107. maddenin 2. fıkrasında “karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu” alacak miktarının belirlenmesinden söz edilmiştir ki, yukarıda sözü edilen yasal yükümlülükler sebebiyle işçiye çalışırken belge vermekle yükümlü olan işveren bunu yerine getirmediğinde, işçinin alacağın miktarını tam olarak belirlemesini beklemek doğru olmaz. Belirsiz alacak davasını öngören hükümde biri sübjektif, diğer objektif iki unsur karşımıza çıkmaktadır. Alacağın veya dava değerinin belirlenmesini objektif olarak imkansız olması halinde belirsiz alacak davası açılabilecektir. Örneğin iş kazası geçiren işçinin açacağı davada işveren ve işçinin karşılıklı kusur oranları, kusursuz sorumluluk olup olmadığı ve varsa kaçınılmazlık durumu ve maluliyet oranlarının dava açma aşamasında belirlenmesi imkansızdır. Sübjektif unsur ise alacaklının talep konusu miktarı belirlemesinin alacaklıdan beklenememesidir. İşçinin yasal hakları ödenmeksizin işten çıkarıldığı bir durumda yukarıda belirtilen masraflara ek olarak uzman hesap raporu aldırarak olası işçilik alacaklarını belirlemesi de hak arama özgürlüğü önünde engel olarak değerlendirilebilir. Talep sonucunun rakam olarak ifadesinin imkansızlığı, davacının tam olarak miktarını bilmediği ve bu bilgisizliğini davalının sahasında bulunan vakıalardan kaynaklandığı durumlarda söz konusudur. İşyerinde sendikasız çalışan ve yasal işçilik alacakları konusunda ayrıntılı bilgi sahibi olması beklenmeyen bir işçinin, alacakları doğru şekilde adlandırması dahi mümkün olmazken doğru hesap yöntemiyle birlikte ve tam olarak belirlemesi mümkün görülmemelidir. Ancak işyerinde hukuk müşaviri, personel uzmanı, muhasebe müdürü gibi konumda çalışan bir işçi bakımından aynı sonuca varmak mümkün olmayacaktır. Belirsiz alacak davası hukuk sistemimize girmeden önce icra inkar tazminatına hak kazanma yönünden likit (belirli) olma kriteri içtihat olarak kabul edilmiştir. Bu kriterin, alacağın belirli olup olmamasında da dikkate alınabileceği Yargıtay tarafından kabul edilmiştir. Yargıtay’a göre; “Likit bir alacaktan söz edilebilmesi için ise; ya alacağın gerçek miktarının belli ve sabit olması ya da borçlusu tarafından belirlenebilmesi için bütün unsurların bilinmesi veya bilinmesinin gerekmekte olması; böylece, borçlunun borç tutarını tahkik ve tayin etmesinin mümkün bulunması; başka bir ifadeyle, borçlunun yalnız başına ne kadar borçlu olduğunu tespit edebilir durumda olması gerekir. Bu koşullar yoksa, likit bir alacaktan söz edilemez” (HGK. 14.07.2010 gün ve 2010/19-376 E, 2010/397 K, HGK, Y.HGK.

İşçilik Alacağı Davası Belirsiz Alacak Davası Olarak Açılabilir mi? Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

6136 sayılı Kanun Kapsamında Bıçak ve Ruhsatsız Silah Taşıma Suçunda Ayrı Ayrı Ceza Verilebilir mi?

6136 sayılı Kanun Kapsamında Bıçak ve Ruhsatsız Silah Taşıma Suçunda Ayrı Ayrı Ceza Verilebilir mi? Özet: Bir adet ruhsatsız tabanca ve bir adet yasak bıçak ele geçirilmesi hâlinde, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 44. maddesinde düzenlenen fikri içtima kuralı uyarınca en ağır cezayı gerektiren 6136 sayılı Kanun’un 13/1. maddesinde tanımlanan ruhsatsız tabanca taşımak suçundan hüküm kurulmalı, ele geçirilen bıçak da dikkate alınarak ceza alt sınırdan uzaklaşılarak tayin edilmelidir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas No: 2014/605 Karar No: 2018/243 K. Tarihi: 29.05.2018 İçtihat Metni Kararı veren Yargıtay Dairesi: 8. Ceza Dairesi Mahkemesi: Sulh Ceza Mahkemesi 6136 sayılı Kanuna muhalefet suçundan sanık …\’in, aynı Kanunun 15/1; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 62/1, 50/1-a, 52/2-4 ve 54/1. maddeleri uyarınca hapis cezasından çevrilen 3.000 ve doğrudan verilen 400 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, taksitlendirmeye ve müsadereye ilişkin … Sulh Ceza Mahkemesince verilen 06.05.2013 gün ve 104-423 sayılı hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 30.04.2014 gün ve 3118-11150 sayı ile; \”22.01.2009 tarihinde meydana gelen ateşli silahla kasten öldürme suçunun şüphelisi olarak yakalanan ve yaralı olması nedeniyle götürüldüğü acil serviste üzerinden emanette kayıtlı bıçak ele geçirilen sanık hakkında, 04.03.2009 tarihli iddianame ile kasten öldürme, mala zarar verme ve ruhsatsız tabanca taşıma nedeniyle 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun\’un 13/1. maddesine aykırılık suçlarından açılan kamu davasında İzmir 7. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 25.09.2009 gün ve 84-217 sayılı mahkûmiyet kararı verildiği, bu kararın 02.05.2012 tarihinde kesinleştiği anlaşılmakla; sanığın aynı anda bir adet tabanca ve bir adet yasak bıçak taşımaktan ibaret eyleminin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun  44. maddesi hükmü gözetildiğinde 6136 sayılı Kanunun 13/1. maddesine uyan tek bir suç oluşturacağı cihetle, sanığın yargılanıp mahkûm olduğu silahla aynı gün üzerinden elde edilen bıçak nedeniyle açılan davanın hukuki ve fiili bağlantı nedeniyle görevsizlik kararı verilerek evvelki davaya bakan İzmir 7. Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesi, anılan mahkemece önceki hüküm de dikkate alınarak ek karar verilip sanığın hukuki durumunun takdiri gerektiğinin gözetilmemesi\” isabetsizliğinden sanığın kazanılmış hakkı gözetilerek bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın İtirazı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 11.06.2014 gün ve 196706 sayı ile; \”…Sanığın aynı anda bir adet tabanca ve bir adet yasak bıçak taşımaktan ibaret eyleminin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 44. maddesi hükmü gözetildiğinde, 6136 sayılı Kanunun 13/1. maddesine uyan tek bir suçu oluşturduğu, bu nedenle aynı tarihte gerçekleştirdiği yasak tabanca taşımak suçundan kesinleşmiş mahkûmiyet kararı bulunan sanık hakkında, yasak bıçak taşımak suçundan açılan inceleme konusu kamu davasının mükerrer olduğu şüphesizdir. Diğer yandan, İzmir 7. Ağır Ceza Mahkemesinin, 6136 sayılı Kanunun 13/1. maddesine aykırılık suçundan sanık hakkında verdiği mahkûmiyet kararının kesinleşmesi nedeniyle anılan mahkeme yönünden ortada görülmekte olan bir dava kalmamıştır. Bu durumda, sanık hakkında yasak nitelikte bıçak taşımak suçundan açılan davaya bakma görevi 5235 sayılı Kanun’un 10. maddesi uyarınca İzmir 15. Sulh Ceza Mahkemesine aittir. O hâlde, İzmir 15. Sulh Ceza Mahkemesince, sanık hakkında aynı fiil nedeniyle önceden verilmiş bir hüküm bulunması nedeniyle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 223/7. maddesi uyarınca davanın reddine karar verilmesi gerekirken mahkûmiyet hükmü kurulması yasaya aykırıdır\” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 8. Ceza Dairesince 11.07.2014 gün ve 19317-18503 sayı ile; “Sulh Ceza Mahkemesinin, Ağır Ceza Mahkemesinin kararını inceleyip irdeleyerek ceza tayin etmesinin görev kuralları ile bağdaşmayacağı” gerekçesiyle itiraz nedenleri yerinde görülmediğinden Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; kasten öldürme suçunda kullandığı ruhsatsız ateşli silah nedeniyle 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun’un 13/1. maddesi uyarınca verilen mahkûmiyet hükmü kesinleşen sanık hakkında, kasten öldürme ve 6136 sayılı Kanuna muhalefet suçlarını işlediği gün üzerinde taşıdığı yasak niteliği haiz bıçak nedeniyle sulh ceza mahkemesine 6136 sayılı Kanuna muhalefet suçundan açılan ayrı bir kamu davası sonucunda, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 223/7. maddesi uyarınca kamu davasının reddine mi karar verilmesi, yoksa kasten öldürme suçunun görüldüğü mahkemece önceki hüküm de dikkate alınarak ek karar mı verilmesi gerektiğinin belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Sanık … hakkında, 22.01.2009 tarihinde yasak nitelikteki ruhsatsız ateşli silahla kasten öldürme suçunu işlediği iddiasıyla kasten öldürme suçunun yanında ayrıca 6136 sayılı Kanuna muhalefet suçundan kamu davası açıldığı, sanığın aynı gün üzerinde ele geçirilen bıçağın muhafaza altına alınarak, el koymanın onaylanmasına karar verildikten sonra adli emanete alındığı, söz konusu bıçak ile ilgili herhangi rapor aldırılmadığı gibi iddianamede de müsaderesi veya iadesiyle ilgili herhangi bir talepte bulunulmadığı, İzmir 7. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda, sanığın öldürme suçunda kullandığı ruhsatsız ateşli silah nedeniyle 6136 sayılı Kanun’un 13/1, 5237 sayılı TCK\’nın 62/1, 52/2, 53/1 ve 54/1. maddeleri uyarınca 10 ay hapis ve 500 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve müsadereye karar verildiği, ayrıca sanıktan ele geçirilen ve adli emanette kayıtlı olan bıçağın bizatihi suç unsuru olup olmadığı tespit edilemediğinden gereğinin İzmir Cumhuriyet Başsavcılığınca yerine getirilmesine karar verildiği, hükmün sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesi tarafından 02.05.2012 gün ve 1891-3453 sayı ile onanmasına karar verilerek hükmün kesinleştiği, İzmir Cumhuriyet Başsavcılığınca, söz konusu bıçakla ilgili sanık hakkında 6136 sayılı Kanuna muhalefet suçundan 2012/110926 sayılı ayrı bir soruşturma başlatıldığı, soruşturma kapsamında alınan 31.12.2012 tarihli ekspertiz raporunda; metal sapında parmak geçirmeye yarayan delik bulunan, 10,9 cm uzunluğunda, tek ağızlı, sivri uçlu, sırt kısmı meyilli, düz, küt ve tırtıklı namluya sahip, genel yapısı ve mekanik aksamı bakımından sustalı bıçağın, 6136 sayılı Kanun\’un 4. maddesinde belirtilen yasak niteliği haiz bıçaklardan olduğunun belirtildiği, İzmir Cumhuriyet Başsavcılığının 21.01.2013 tarihli iddianameyle sanık hakkında, yasak bıçak taşımak eylemi nedeniyle 6136 sayılı Kanuna muhalefet suçundan kamu davası açıldığı ve İzmir 15. Sulh Ceza Mahkemesince 06.05.2013 gün ve 104-423 sayı ile sanığın mahkûmiyetine karar verildiği, Anlaşılmaktadır. Ceza muhakemesi yapılabilmesi için bir takım \”olmazsa olmaz\” (sine qua non) şartlar aranır. Bu bağlamda muhakeme yapılabilmesinin şartlarından birisi de \”Non bis in idem\” olarak ifade edilen, aynı fiilden dolayı verilmiş bir hükmün veya açılmış bir davanın bulunmamasıdır. \”Non bis in idem\” ilkesi evrensel hukukun temel ilkelerinden biri olup, doktrinde de kabul edildiği gibi yazılı kural hâline getirilmemiş olsa bile

6136 sayılı Kanun Kapsamında Bıçak ve Ruhsatsız Silah Taşıma Suçunda Ayrı Ayrı Ceza Verilebilir mi? Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Epilepsi Rahatsızlığı Ceza Sorumluluğunu Kaldıran veya Azaltan Neden Olarak Kabul Edilebilir mi?

Sara – Epilepsi Rahatsızlığı Ceza Sorumluluğunu Kaldıran veya Azaltan Neden Olarak Kabul Edilebilir mi? Özet: Soruşturma aşamasında alınan beyanında, epilepsi hastası olduğunu ve olayı hatırlamakta güçlük çektiğini ifade eden sanığın, epilepsi hastası olup olmadığının, hasta olduğunun tespiti hâlinde atılı suçu nöbet sırasındaki, nöbetten önceki veya sonraki zihin bulanıklığı içerisinde işleyip işlemediğinin belirlenmesinin özel ve teknik bilgiyi gerektiren bir konu olduğu, bu hususun hâkimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgi ile çözümlenmesinin mümkün olmadığı, böyle bir değerlendirmenin ancak bilimsel verilere dayanan ve istikrar kazanmış adli tıp uygulamaları doğrultusunda yapılacak muayene sonucu düzenlenecek rapora göre yapılabileceği göz önüne alındığında, sanığın işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayıp algılayamadığı veya bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğinin azalıp azalmadığı, buna bağlı olarak da hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 32. maddesinin birinci veya ikinci fıkralarının uygulanmasının gerekip gerekmediği hususunda rapor alınarak sonucuna göre hukuki durumunun belirlenmesi gerekirken eksik araştırma ile hüküm kurulduğu kabul edilmelidir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas No: 2017/467 Karar No: 2018/576 K. Tarihi: 27.11.2018 İçtihat Metni Kararı veren Yargıtay Dairesi: 17. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Nitelikli hırsızlık suçundan sanık …\’ın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 142/2-d, 62, 58 ve 53. maddeleri uyarınca 2 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hapis cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve hak yoksunluğuna ilişkin Eyüp (Kapatılan) 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 29.04.2010 tarihli ve 2690-866 sayılı hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 17. Ceza Dairesince 15.02.2016 tarih ve 8698-1624 sayı ile; “…Sanığın soruşturma aşamasında verdiği ifadesinde epilepsi hastası olduğunu, hatırlamakta güçlük çektiğini savunması karşısında, sanığın eylemi gerçekleştirdiği sırada 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 32. maddesi uyarınca ceza sorumluluğunu tamamen yada kısmen kaldıracak biçimde, işlediği suçun hukuki sonuçlarını algılama veya davranışlarını yönlendirme yeteneğini önemli derecede azaltıp azaltmadığı konusunda uzman hekim raporu alınarak sonucuna göre sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri gerekirken eksik araştırmayla yazılı biçimde hüküm kurulması,” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. İstanbul 48. Asliye Ceza Mahkemesi ise 02.06.2016 tarih ve 310-445 sayı ile; \”…Bilindiği gibi Epilepsi (Sara olarak da bilinir), beyin içinde bulunan sinir hücrelerinin olağan dışı bir elektro-kimyasal boşalma yapması sonucu ortaya çıkan nörolojik bozukluk, hastalıktır. Beynin normalde çalışması ile ilgili elektriğin aşırı ve kontrolsüz yayılımı sonucu oluşur. Sıklıkla geçici bilinç kaybına neden olur. Epilepsi nöbetleri farklı şekillerde ortaya çıkar. Bazı nöbetlerden önce korku hissi gibi olağan dışı algılamalar ortaya çıkarken, bazı nöbetlerde kişi yere düşebilir, bazen ağzı köpürebilir. Epilepsi nörolojik bir hastalık olup akıl hastalığı, akıl zayıflığı veya psikiyatrik bir rahatsızlık olmadığı, mahkeme hâkiminin de epilepsi hastası olduğu bu nedenle epilepsi rahatsızlığının ceza sorumluluğunu tamamen veya kısmen kaldıracak işlediği suçun hukuki sonuçlarını algılama ve davranışlarını yönlendirmesini azaltacak bir rahatsızlık olmadığı bilindiğinden bu nedenle; suç tarihinde sanığın katılanın müdür yardımcılığı olarak görev yaptığı okula gidip, katılanın odasına girerek oda içerisinde bulunan kasa anahtarını ele geçirip odada bulunan çelik kasayı anahtar ile açıp içindeki 4000 TL\’yi çaldığı, sanığın daha önce de aynı suçtan dolayı cezalandırılmasına karar verildiği ve bu nedenle sanığın mükerrer olduğu anlaşıldığından mahkememizin 2008/2690 esas, 2010/866 karar sayılı hükmünde direnilmesine karar vermek gerekmiştir.\” şeklindeki gerekçe ile bozmaya direnerek önceki hüküm gibi sanığın mahkûmiyetine karar vermiştir. Direnme kararına konu bu hükmün de sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 30.11.2016 tarihli ve 307563 sayılı \”bozma\” istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca 14.12.2016 tarih ve 1427-2102 sayı ile; 6763 sayılı Kanun\’un 38. maddesiyle 5320 sayılı Kanun\’a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarıca inceleme yapan Yargıtay 17. Ceza Dairesince 13.03.2017 tarih ve 192-2874 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; soruşturma sırasında, epilepsi hastası olduğunu bildiren sanığın, işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayıp algılayamadığı ve bu fiille ilgili davranışlarını yönlendirme yeteneğinin azalıp azalmadığı, buna bağlı olarak hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun  32. maddesinin birinci veya ikinci fıkralarının uygulanması yönünden rapor alınmasına gerek olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Katılan …\’in, 06.03.2006 tarihinde müdürü olduğu Tuna Lisesi\’nin içerisine girilerek, odasında bulunan çantasından alınan anahtar ile odadaki çelik kasadan 4.000 TL\’nin çalındığı yönünde müracaatta bulunması üzerine soruşturmaya başlanıldığı, 06.04.2006 tarihli ekspertiz raporunda; Tuna Lisesi sınıf yoklama fişi kağıdı üzerinde elde edilen parmak izinin sanık …\’ın sol el baş parmak izi ile aynı olduğu tespitlerine yer verildiği, Anlaşılmaktadır. Katılan …; müdürü olarak görev yaptığı okuldaki odasının içerisinde bulunan çelik kasadan çalınan 4.000 TL\’nin öğrenci velilerinden öğretmenlere dağıtılmak üzere toplanan kurs paraları olduğunu, kasa anahtarının çantasının içerisinde bulunduğunu, odasına döndüğünde kasanın açılarak içindeki paranın alınmış olduğunu gördüğünü, zararın giderilmediğini ifade etmiştir. Sanık … savcılıkta; olayı hatırlamadığını, parmak izinin kendisine ait olduğu tespit edilmiş ise hırsızlık olayını gerçekleştirmiş olabileceğini, epilepsi rahatsızlığının bulunduğunu bu nedenle hatırlamakta güçlük çektiğini, Mahkemede; iddianamede anlatılan olayın doğru olduğunu, detayları hatırlamamakla birlikte odada bulunan anahtarı alıp kasayı açarak paraları aldığını, pişman olduğunu, Savunmuştur. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 31. maddesinin ikinci fıkrası ve 32. maddesinin birinci fıkrasında kusur yeteneği dolaylı bir şekilde tanımlanmıştır. Bu hükümler uyarınca, işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama ve davranışlarını yönlendirme yeteneğinin bulunması durumunda kusur yeteneğinin varlığı kabul edilmiştir. Kusur yeteneğinin iki belirgin unsuru vardır. Bunlardan ilki; işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayabilme, diğeri ise; eylemin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayabilen kişinin, davranışlarını bu algılama doğrultusunda hukuk düzeninin gereklerine uygun olarak yönlendirme yeteneğinin bulunmasıdır. \”Algılama\” ve \”irade yeteneği\” denilen bu iki öğenin kişide bir arada bulunmaması veya bu yeteneklerinde azalma meydana gelmesi halinde kusur yeteneğinin tam olmadığı kabul edilmelidir. Akıl hastalığı, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 32. maddesinde Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenler arasında düzenlenmiştir; \”1) Akıl hastalığı nedeniyle işlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılayamayan veya bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği önemli derecede azalmış olan kişiye ceza verilmez. Ancak, bu kişiler hakkında güvenlik tedbirine hükmolunur. 2) Birinci fıkrada yazılı derecede olmamakla birlikte işlediği fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği azalmış olan kişiye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine yirmibeş yıl, müebbet hapis cezası yerine yirmi yıl hapis cezası verilir. Diğer hâllerde

Epilepsi Rahatsızlığı Ceza Sorumluluğunu Kaldıran veya Azaltan Neden Olarak Kabul Edilebilir mi? Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Görevini Yerine Getirdiği Sırada Kamu Görevlisine Söylenen Terbiyesiz Hakaret Sayılır mı?

Kamu Görevlisine Söylenen Terbiyesiz Hakaret Sayılır mı? Hakaret Nedeniyle Tazminat Talep Edilebilir mi? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1687 Karar No: 2019/427 Karar Tarihi: 09.04.2019 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 21.05.2013 tarihli ve 2012/360 E. 2013/236 K. sayılı kararın davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 10.09.2014 tarihli ve 2013/17501 E., 2014/11591 K. sayılı kararı ile, “…Dava, hakaret eylemine dayalı manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir. Davacı, davalının olay tarihinde sarf ettiği sözlerle kendisine hakaret ettiğini belirtilerek manevi tazminat talep etmiştir. Davalı, davanın reddine karar verilmesi gerektiğini savunmuştur. Mahkemece, davalının sarf ettiği sözler hakaret kabul edilerek davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Dosya kapsamından, davacının trafik polisi olduğu olay günü davalının aracını hatalı yere park etmesi nedeniyle ceza yazdığı, bu esnada olay yerine gelen davalının beddua niteliğinde sözler sarf ettiği ve serzenişte bulunduğu anlaşılmıştır. Beddua, tanrısal ceza dileme niteliğinde sözlerdir. Gerçekleşmesi yönünde eylemcinin tasarruf veya etkisi yoktur. Ayrıca tahkir ve tezyif edici değildir. Bu sebeple hakaret olarak değerlendirilemez. Ceza Mahkemesince davalıya hakaretten ceza verilerek hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmişse de, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair ceza kararları hukuk hakimini bağlayacak nitelikte değildir. Mahkemece bu yönler gözetilerek, istemin tümden reddedilmesi gerekirken, yerinde olmayan yazılı gerekçeyle, davalının manevi tazminat ile sorumlu tutulmuş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili; müvekkilinin Bandırma ilçesinde trafik polisi olarak görev yaptığını, 20.10.2011 tarihinde Cumhuriyet Caddesi üzerinde hatalı park yapan araç sürücüleri hakkında cezai işlem uyguladığını, davalının sürücüsü olduğu ve yanlış yere park eden araç ile ilgili olarak da işlem yaptığı sırada davalının \”sizin yaptığınız terbiyesizlik, terbiyesizler. Allah belanızı versin\” şeklindeki hakaret içerikli sözlerine maruz kaldığını, bu sözlerinden dolayı davalı hakkında ceza davası açıldığını, Bandırma Sulh Ceza Mahkemesince davalının kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret suçundan mahkumiyetine ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiğini, davalının haksız fiil teşkil eden eylemindeki maddi vakıaların yargı kararıyla sübut bulduğunu, davalının “benim kim olduğumu biliyor musun?” şeklindeki sözleriyle hakkında işlem yapılmasını engellemeye çalıştığını, engel olamayınca da müvekkilini toplum önünde küçük düşürmeyi amaçladığını ileri sürerek, 10.000,00TL manevi tazminatın haksız fiil tarihi olan 20.10.2011 tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı vekili; müvekkilinin davacıya karşı hakaret içeren söz veya davranışının olmadığını, davacının haksız ve hukuk dışı eylemleri sonucu mağdur olduğunu, davacının görevinin gereklerini yerine getirmemesi nedeniyle müvekkilinin gazeteci eşi tarafından köşe yazılarında eleştirildiğini, bu eleştirilerin haklılığı karşısında öfkeye kapılan davacının müvekkilinin ve eşinin birlikte kullandığı aracı sürekli takibe alarak özel bir işlem yaptığını, bu işlem sonrasında müvekkili ile aralarında bir tartışma geçtiğini, işlemin haksız ve hukuka aykırı olması nedeniyle tepki gösteren müvekkilinin söylediği sözlerin tamamının yasal ve meşru sınırlar içerisinde olduğunu, ceza dosyasının delil olarak değerlendirilemeyeceğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece; davalının davacıya yönelik \”terbiyesizler, Allah belanızı versin\” şeklindeki sözleri nedeniyle yapılan ceza yargılaması sonucunda görevli memura karşı alenen hakaret suçundan cezalandırılmasına ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği, bu kararın itiraz edilmeden kesinleştiği, ceza mahkemesince dinlenen tanık …’ın mahkemedekine benzer beyanlarda bulunduğu, davalının eşinin gazetede yazdığı yazı nedeniyle kendi aracına ceza yazıldığını iddia ettiği ancak dosya kapsamındaki belgelerden davalı ile birlikte yasak yere park eden diğer sürücülere de ceza tatbik edildiğinin anlaşıldığı, davalıya eşinin yazdığı yazı nedeniyle ceza yazılmış olsa bile davalının aracını yasak yere park etmesi nedeniyle diğer sürücüler ile birlikte davalı hakkında da ceza tutanağı düzenlenmesinde bir hukuka aykırılık olmadığı, köşe yazısında sözü edilen polis memurunun davacı olmadığı, bu nedenle taraflar arasında husumet olduğunun kabul edilemeyeceği, kaldı ki davacının bu trafik cezasının aradaki husumet nedeniyle yazıldığını iddia edip Sulh Ceza Mahkemesinde itiraz edebileceği, hiçbir gerekçenin davalının davacıya alenen hakaret etmesine sebep olamayacağı, davacının kişilik haklarının zedelendiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, 2.000,00TL manevi tazminatın haksız fiil tarihi olan 20.10.2011 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece; davalının davacıya hem \”Allah belanızı versin\” hem de \”terbiyesizler\” dediği, ceza davasında tanık …’ın davalının davacıya terbiyesizler dediğini doğruladığı, davalının da “terbiyesizler demediğini ‘sizin bu yaptığınız terbiyesizlik’ dediğini” beyan ettiği, ceza mahkemesinin davacının bu sözlerini esas alarak davalıyı mahkûm ettiği, Özel Dairenin sadece \”Allah Belanı versin\” sözünü değerlendirdiği, \”terbiyesizler\” sözüne ilişkin bir değerlendirme yapmadığı, Yargıtay’ın birçok kararında terbiyesizler sözü nedeniyle hem cezai hem de hukuki sorumluluğu kabul ettiği, davalının \”terbiyesizler, Allah belanızı versin\” sözünü söylediğinin tanık …\’ın yeminli beyanı ile sabit olduğu gerekçesiyle ve önceki karardaki gerekçeler tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davalı vekili temyiz etmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalının “terbiyesizler, Allah belanızı versin” şeklindeki sözlerinin tahkir ve tezyif edici olup olmadığı, davacının kişilik haklarına saldırı teşkil edip etmediği, buradan varılacak sonuca göre davalının manevi tazminatla sorumlu tutulup tutulamayacağı noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için Yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi (TMK m.24), isme saldırı (TMK m.26), nişan bozulması (TMK m.121), evlenmenin butlanı (TMK m.158/2), boşanma (TMK m.174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma (818 sayılı BK m.47, 6098 sayılı TBK m.56) durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m.49, 6098 sayılı TBK m.58) olarak sıralanabilir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 49. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu\’nun 24. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel

Görevini Yerine Getirdiği Sırada Kamu Görevlisine Söylenen Terbiyesiz Hakaret Sayılır mı? Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Kamulaştırma Bedelinin Tespiti Davasında Davacı İdare Lehine Vekâlet Ücretine Hükmedebilir mi?

Kamulaştırma Bedelinin Tespiti ve Tescil Davasında Davacı İdare Lehine Vekâlet Ücretine Hükmedebilir mi? Kamulaştırma Bedelinin Tespiti Davasında İdare Lehine Vekâlet Ücretine Hükmedilmesi: Eldeki davanın temeli kamulaştırma işlemi olup, taşınmaz malikinin davalı sıfatını kazanması doğrudan Kanundan kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla davanın açılmasında taşınmaz maliki olan davalının bir kusuru bulunmayıp, davalının, davacı idareyi dava açmaya zorlama gibi bir durumu da söz konusu değildir. Öte yandan, davalı tarafa davacı idare lehine vekâlet ücreti ödeme yükümlülüğünün getirilmesi durumunda mülkiyet hakkına sahip olan taşınmaz malikinin hem taşınmazı elinden alınmış olacak hem de vekâlet ücreti miktarı kadar eksik kamulaştırma bedeli alacaktır. Bu durum ise Anayasa’nın 46’ncı maddesinde düzenlenen “gerçek karşılığın ödenmesi” ilkesinin ihlali sonucunu doğuracaktır. (2709 s. K. m. 46) (2942 s. K. m. 10, 11, 29) (6100 s. K. m. 101, 182, 213, 253, 269, 326) (YİBK 29.05.1957 T. 1957/4 E. 1957/16 K.) Kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davasında davacı idare lehine vekâlet ücretine hükmedilmesi nedeniyle “mülkiyet hakkı”nın ihlal edildiğine ilişkin Anayasa Mahkemesi’nin (Sadettin Ekiz- Bireysel Başvuru) 9/5/2019 tarihli ve 2016/9364 numaralı kararına sitemizden ulaşabilirsiniz. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2019/5-241 Karar No: 2019/560 Karar Tarihi: 14.05.2019 Taraflar arasındaki kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesince davanın kabulüne dair verilen 05.12.2016 tarihli (gerekçeli kararın yazıldığı tarih) ve 2016/213 E., 2016/188 K. sayılı karar, davacı TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü vekili ve davalı M. K. vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin 21.09.2017 tarihli ve 2017/22426 E., 2017/19741 K. sayılı kararı ile; “… Dava, 4650 sayılı Kanunla değişik 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun 10. maddesine dayanan kamulaştırma bedelinin tespiti ve kamulaştırılan taşınmazın davacı idare adına tescili istemine ilişkindir. İlk derece mahkemesince davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karara karşı davacı idare vekili ile davalılardan M. K. vekili tarafından yapılan istinaf başvurusunun davalı yönünden kabulü ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 353/1-b-2 maddesi uyarınca düzelterek yeniden esas hakkında karar verilmesine, davacı idare bakımından ise HMK’nın 353/1-b-1 maddesi uyarınca esastan reddine ilişkin olarak Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesince verilen hüküm, davacı idare ve davalılardan M. K. vekillerince temyiz edilmiştir. Dosyada bulunan kanıt ve belgelere, kararın dayandığı gerekçelere göre; arsa niteliğindeki Konya ili, Selçuklu ilçesi, Musalla Bağları mahallesi 1.2.5 ada 1 parsel sayılı taşınmazın zeminine 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun 11/1-g maddesi uyarınca emsalin üstün ve eksik yönleri belirlenip kıyaslaması yapılarak; üzerindeki yapılara ise aynı kanunun 11/1- h maddesi uyarınca resmi birim fiyatları esas alınıp yıpranma payı düşülerek değer biçilmesine ve tespit edilen bedelin bloke ettirilerek hükmün kesinleşmesi beklenmeden davalı tarafa ödenmesine ilişkin ilk derece mahkemesince verilen karara karşı yapılan istinaf başvurusunun bedel yönünden reddine karar verilmesinde bir isabetsizlik görülmemiştir. Bu nedenle davalı M. K. vekilinin tüm, davacı idare vekilinin ise aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazları yerinde değildir. Şöyle ki; 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun “Giderlerin ödenmesi” başlıklı 29. maddesinde; 10 uncu madde uyarınca mahkeme heyetinin harcırahları, 15 inci madde uyarınca mahkemece oluşturulan bilirkişilerin ve keşifte dinlenilen muhtarın mahkemece takdir edilecek ücretleri ile tapu harçları ve bu Kanunun gerektirdiği diğer giderlerin kamulaştırmayı yapan davacı idarece ödeneceği hüküm altına alınmıştır. Kanun koyucu bu dava sebebiyle davacı idarenin sorumlu tutulacağı giderleri madde metninde açık bir şekilde göstermiş, ancak; vekil ile temsil edilen taraflar lehine hükmedilecek olan vekalet ücretinden sorumluluğa ilişkin açık bir düzenleme getirilmemiştir. Maddede geçen “bu Kanunun gerektirdiği diğer giderler” ibaresinin yargılama giderlerinden olan vekalet ücretini de kapsadığının kabulü yasanın lafzına uygun düşmemektedir. Hukuk yargılamalarında genel ilke, mahkemece davanın kabulüne karar verilmesi halinde yargılama sırasında yapılan giderlerin ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 323. maddesinde yargılama giderlerinden sayılan vekalet ücretinin davada haksız çıkan tarafa yükletilmesidir. Ancak; Özel bir kanun olan 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 10. maddesi uyarınca açılan kamulaştırma bedelinin tespiti ve kamulaştırılan taşınmazın idare adına tesciline ilişkin davalar, hem tespit, hem de tescil davası niteliğinde olup bu davalarda esas amaç haklı veya haksız tarafı tespit etmekten ziyade kamulaştırma bedelinin amaca uygun olarak gerçek karşılığının belirlenmesidir. Davanın her iki tarafı da kamulaştırmaya konu taşınmazın gerçek değerinin tespitini istemektedir. Bu bağlamda tarafların ve vekillerinin yargılamadaki faaliyetleri de gerçek kamulaştırma bedelinin belirlenmesine katkı sağlamaktan ibaret olup kendine özgü yapısı olan bu dava türünde haklı veya haksız çıkan taraf yoktur. Mahkemece, tespit edilen bedelin peşin ve nakit olarak mal sahibi adına bir bankaya yatırılması halinde taşınmaz malın idare adına tesciline ve kamulaştırma bedelinin davalı tarafa ödenmesine karar verilir. T.C. Anayasa Mahkemesinin 2014/7060 başvuru numaralı “….kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescili davasında davalı aleyhine vekalet ücretine hükmedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin” bireysel başvuru sonucu verilen 21/09/2016 tarihli kararında özetle; “başvurucunun vekili vasıtasıyla davaya katıldığı ve yargılama sürecine aktif olarak dahil olduğu, başvuruya konu kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davası sonunda Mahkemenin yargılama giderlerini 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu gereği davacı idareye yüklediği ancak başvurucu ve davacı idarenin vekille temsil edilmeleri, başvurucunun mahkemenin ödenmesine karar verdiğinden daha yüksek bir talepte bulunmuş olması ve idarenin talebe nazaran daha düşük bir bedel ödemesi sebepleriyle karşılıklı vekalet ücretine hükmettiği, bu durumda yargılama sürecinde başvurucu ile davacı idarenin karşılıklı olarak birbirlerine 1.320 TL vekalet ücreti ödenmesine karar verildiği, hükmedilen vekalet ücretlerinin taraflar için oluşturulduğu, başvurucuya da aynı miktarda vekalet ücreti ödendiği göz önünde bulundurulduğunda başvurucu aleyhine hükmedilen vekalet ücretinin somut olayda başvurucunun mahkemeye erişimini engelleyecek nitelikte olmadığına ve bu nedenle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna” karar verilmiştir. Bu itibarla, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun 10. maddesi uyarınca açılan kamulaştırma bedelinin tespiti ve kamulaştırılan taşınmazın idare adına tescili davalarının kendine özgü niteliği, bu davaların amacının haklı ve haksızı tespit etmek olmayıp kamulaştırma bedelinin amaca uygun olarak gerçek karşılığının belirlenmesi olduğu, tarafların ve vekillerinin yargılamadaki faaliyetlerinin de gerçek kamulaştırma bedelinin belirlenmesine katkı sağlamak olduğu, bu Kanundan kaynaklanan yargılama giderlerini davacı idareye yükleyen 2942 sayılı Kanun’un 29. maddesinde yargılama giderlerinden olan vekalet ücretine ilişkin açık bir düzenlemenin bulunmadığı, T.C. Anayasa Mahkemesinin bu davalarda idare lehine vekalet ücretine hükmedilmesinin başvurucunun mahkemeye erişimini engelleyecek nitelikte olmadığına ilişkin kararı ve davalı lehine de aynı miktarda vekalet ücretine hükmedildiği gözetilerek, kamulaştırma bedelinin tespitine katılan ve vekil ile temsil edilen her iki taraf için de karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca ayrı ayrı maktu

Kamulaştırma Bedelinin Tespiti Davasında Davacı İdare Lehine Vekâlet Ücretine Hükmedebilir mi? Read More »