Arslan Hukuk

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Kamulaştırılacak Taşınmazda Yapılan İnşaat veya Dikilen Ağaçların Değeri Dikkate Alınır mı?

Kamulaştırılacak Taşınmazda Yapılan İnşaat veya Dikilen Ağaçların Değerinin Talep Edilmesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2484 Karar No: 2019/1164 Karar Tarihi: 12.11.2019 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 26.09.2014 tarihli ve … sayılı karar davacı Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü vekili ve davalılar vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin 11.11.2015 tarihli ve 2015/7746 E., 2015/20254 K. sayılı kararı ile;  “…Dava, 4650 sayılı Kanunla değişik 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun 10. ve 18. maddesine dayanan kamulaştırma bedelinin tespiti ve kamulaştırılan taşınmazın davacı idare adına tescili istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, taraf vekillerince temyiz edilmiştir. Arazi niteliğindeki taşınmaza gelir metodu esas alınarak değer biçilmesinde yöntem itibari ile bir isabetsizlik görülmemiştir. Ancak; 1- Değerlendirmede esas alınan tarla sebzeciliğinde, o yörede hangi sebze ürünlerinin yetiştirildiği ve yetiştiriciliği yapılan her bir sebze ürünü için ayrı ayrı olmak üzere, dekar başına ortalama üretim miktarı ile değerlendirme tarihi itibari ile hasat zamanındaki ortalama toptan kilogram satış fiyatları ve dekar başına ortalama masrafı İl Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü ile diğer resmi kurumlardan sorulup, gelen cevaba göre bilirkişinin zemin bedelinin tespitine ilişkin raporu denetlenmeden, eksik inceleme ile karar verilmesi, 2- 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun 25/2.maddesinde “Mahkemece verilen tescil kararı tarihinden itibaren taşınmaz mal sahibinin kamulaştırması kararlaştırılan taşınmaz malda yeni inşaat veya ekim ve mevcut inşaata esaslı değişiklikler getirmek gibi kullanım hakları kalkar. Bundan sonra yapılanların değeri dikkate alınmaz.” hükmü yer almakla olup, mal sahibinin kamulaştırılan taşınmaz üzerinde dava açılmasından sonra tescil kararı verilmesinden önce fidanların dikildiği ve 6495 sayılı Yasa ile kamulaştırma Kanununun 25. maddesine eklenen hüküm kapsamında ilan yapıldığı da ileri sürülmediğinden fidanların kanundan kaynaklanan bir hakkın kullanılması sonucu dikilmeleri iyiniyet kurallarına aykırılık teşkil etmeyeceği gözetilerek karşılığına hükmedilmesi gerekirken, dava açıldıktan sonra dikildiklerinden bahisle hükmedilmemesi, Doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece bozma kararının ikinci bendi yönünden önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil istemine ilişkindir. Davacı idare vekili; davalıya ait taşınmazın Ilısu Barajı ve HES Baraj Gölü alanında kalması nedeniyle kamulaştırmasına karar verildiğini, kamulaştırılacak taşınmazın değerinin belirlenmesi amacıyla uzlaşma komisyonu kurulduğunu ve mülk sahibinin kamulaştırmaya konu taşınmazı pazarlıkla satmak hususunda iradesini bildirmek ve uzlaşma komisyonu ile pazarlık görüşmeleri yapmak üzere davet edildiğini, ancak mülk sahibinin pazarlık görüşmesine katılmadığını, bu nedenle de kamulaştırma işleminin satın alma usulü ile gerçekleşmediğini ileri sürerek dava konusu taşınmazın kamulaştırma bedelinin tespiti ile … adına tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalılar vekili; taşınmazın değerinin düşük belirlendiğini savunmuştur. Mahkemece dava konusu taşınmazın kamulaştırma bedelinin tespiti amacıyla eldeki davanın açıldığı ve taşınmazın gerçek değerinin belirlenmesi amacıyla keşif yapıldığı, yapılan keşif neticesinde bilirkişi kurulundan aldırılan raporda taşınmazın bedelinin tespit edildiği, bilirkişi raporunun ayrıntılı ve denetime açık, bilimsel verilere uygun olduğu, kamulaştırma kriterlerine uyduğu, bu yönüyle hüküm kurmaya elverişli bulunduğu, bununla birlikte her ne kadar keşif tarihinde dava konusu taşınmazın üzerinde bulunan tüm yapı ve bitkilerin değeri ayrı ayrı hesaplanmış ise de, yakın tarihlerde yapıldığı anlaşılan yapıların ve dikilen fidanların değerlerinin kamulaştırma bedelinin tespitinde dikkate alınmasının doğru olmayacağı, kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescili davalarında taşınmazın dava açıldığı tarihteki durumunun ve değerinin dikkate alınması gerektiği, bir yapının ömrünün asgari 50-60 yıl olduğu düşünüldüğünde taşınmaz malikinin iki üç sene içerisinde sular altında kalacağını bildiği bir yer için fazla bedel almak amacıyla böyle bir yola başvurmuş olabileceği, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun 25. maddesinde 6495 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikle, kamu yararı kararının ilan süresinin bitiminden itibaren, kamulaştırılacak taşınmazlar üzerine yapılan sabit tesisler ile dikilen ağaçların bedelinin kamulaştırma bedelinin tespitinde dikkate alınmayacağı ve taşınmazlardaki bu sınırlamanın ilan tarihinin bitiminden itibaren beş yılı geçemeyeceği hükmünün eklendiği, idare tarafından baraj inşaatına başlanmasından sonra gerçek kamulaştırma bedelinden çok daha fazla bedel almak amacıyla suiniyetli evler yapıldığı ve fidanlar dikildiği, bu evlerin ve fidanların kamulaştırma bedelinin ve kamulaştırma projesinin rantabilitesini olumsuz yönde etkilediği, kanun koyucunun mülkiyet hakkına yaptığı sınırlamanın haricinde kalan kullanımla ilgili olarak 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 1. maddesi uyarınca başta Kanunun genel hükümleri olmak üzere anılan Kanunun 4. maddesiyle birlikte değerlendirme yapma görevinin bulunduğu, mahkeme tarafından da bu doğrultuda inceleme yapıldığı, mülkiyet hakkının hak sahibine bu hak elinden çıkana kadar her türlü tasarruf imkânını sunduğu düşünülse dahi, TMK’nın 2. maddesi uyarınca mülkiyet hakkı dâhil olmak üzere herkesin haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorunda olduğu, bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeninin korumayacağı, dürüstlük kuralının, hak sahibinin hakkını kullanırken veya borçlarını yerine getirirken dürüst, makul ve orta zekâlı bir insandan beklenen hareket tarzına göre davranması olarak tanımlanabileceği, kamulaştırma işlemlerinin kamu yararı gözetilerek ve toplumun tamamının ya da en azından o bölgede yaşayanların yararı düşünülerek yapıldığının ve kamulaştırma işlemleri sırasında yapılan harcamaların milli servet niteliğinde olduğunun unutulmamasının gerektiği, kamulaştırma davaları devam eden köylerde “kolektif kötüniyet” durumunun söz konusu olduğu ve toplumun genel örf ve âdetleri ile kültürel yapısına aykırı bir şekilde haksız kazanç elde etme fikrinin geliştiği, bölgede yapılan keşiflerde tarlalarda poşeti dahi çıkarılmadan dikilmiş fidanların olduğunun, bu fidanların poşeti çıkarılmış olsa dahi hiçbir sulama sisteminin bulunmadığının, bazı fidanların toprakla dahi bütünleşmediğinin gözlemlendiği, kaldı ki bazı fidanların sonraki keşiflerde bakımsızlıktan kuruduklarının tespit edildiği, dürüstlük kuralının amacının, bireyin hatalı tutum ve davranışlarından toplumun geri kalanını korumak olduğu, hakimin, değerlendirilmesi söz konusu olan davranışın dürüstlük kuralına uygun olup olmadığına karar verirken toplumun genel anlayış ve değer yargılarını göz önünde tutmasının gerektiği, kişisel haksız menfaatlerin, belli bir hakka dayanan toplumsal menfaatlerden üstün olamayacağı, aksi takdirde toplumun refahının, bireylerin hiçbir hukuki temele dayanmayan kötüniyetli tutumları nedeniyle zarar göreceği, Anayasa’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkının toplum yararına aykırı olarak kullanılamayacağının düzenlendiği, dolayısıyla gerek keşif esnasındaki mahkeme gözlemi ve çekilen fotoğraflar gerekse de bilirkişi raporlarındaki nitelendirmeler dikkate alınarak çok yeni nitelikteki (5 yıl ve altı yaşlardaki) fidanların değerinin kamulaştırma bedelinin hesabında dikkate alınmasının yerinde olmadığı gerekçesiyle fidan için belirlenen miktar çıkarıldıktan sonra kalan bedel üzerinden davanın kabulüne karar verilmiştir Davacı idare vekili ve davalılar vekilinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece, yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel mahkemece önceki gerekçeler tekrar edilmek suretiyle

Kamulaştırılacak Taşınmazda Yapılan İnşaat veya Dikilen Ağaçların Değeri Dikkate Alınır mı? Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Kamulaştırma Bedelinin Tespiti Davasında Yapı Birim Fiyat Listesinin Dikkate Alınması

Kamulaştırma Bedelinin Tespiti Davası ve Yapı Birim Fiyat Listesine Göre Değerlendirme Yapılması Kamulaştırma Bedelinin Tespiti Davası: Yerel Mahkemenin, dava konusu kamulaştırma planında 63 parsel sayısı ile gösterilen taşınmaz üzerinde bulunan yapı yönünden, davanın açıldığı 2011 yılının tamamında geçerli olan birim fiyat listesine göre belirlenen değere hükmetmesi gerekirken, davanın açıldığı 18.02.2011 tarihi itibariyle endeks artışı yapılmak suretiyle güncelleştirilmiş yapı bedelini belirleyen bilirkişi raporuna itibar edilerek fazla bedele hükmedilmesi isabetsizdir. O hâlde tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. (2709 s. K. m. 46) (2942 s. K. m. 10, 11, 15, 19) (YHGK. 24.12.2014 T. 2014/18-531 E. 2014/1089 K.) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/5-3077 Karar No: 2018/978 Karar Tarihi: 25.04.2018 Taraflar arasındaki Kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 12.07.2011 gün ve … sayılı karar, davacı … vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin 10.04.2013 gün ve 2013/2776 E., 2013/6811 K. sayılı kararı ile; “…Dava, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun 4650 sayılı Kanunla değişik 19. maddesi uyarınca kamulaştırma bedelinin mahkemece tespiti ve taşınmazın davacı idare adına tescili istemine ilişkindir. Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, davacı idare vekilince temyiz edilmiştir. Kısmen kapama meyve bahçesi kısmen arazi niteliğindeki taşınmaza gelir metodu esas alınarak değer biçilmesinde bir isabetsizlik görülmemiştir. Ancak; Kamulaştırma planında 63 parsel numaralı olan taşınmaz üzerindeki binanın değeri tespit edilirken Çevre ve Şehircilik Bakanlığının değerlendirme yılına ait Yapı Yaklaşık Birim Maliyet Fiyatlarına göre bulunan m2 bedellerinin bir sonraki yıl m2 birim fiyatlarını geçmeyecek şekilde değerlendirme tarihine eskale edilmesi gerekir ise de; dava konusu binanın özelliklerine uygun olan yapı sınıfının 2012 yılı için belirlenen 475,00-TL birim fiyatının, 2011 yılından daha düşük olması nedeniyle bina değeri eskale edilmeden hüküm kurulması gerekirken, yazılı şekilde fazla bedele hükmedilmesi, Doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil istemine ilişkindir. Davacı idare vekili davalının zilyetliğinde bulunan Artvin ili Borçka ilçesi Düzköy köyü 63 parsel sayılı taşınmazın kamu yararı kararı uyarınca kamulaştırılmasına karar verildiğini ileri sürerek dava konusu taşınmazın kamulaştırma bedelinin tespiti ile taşınmazın Hazine adına tescili ve yol olarak terkinine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili kamulaştırma bedelinin düşük belirlendiğini savunmuştur. Mahkemece taşınmazın gerçek değerinin belirlenmesi amacıyla keşif yapılarak bilirkişi raporu alındığı, gerek söz konusu bu rapor gerekse dosyadaki bilgi ve belgeler birlikte değerlendirildiğinde bilirkişi kurulu tarafından belirlenen miktarın uygun olduğu gerekçesiyle taşınmazın kamulaştırma bedelinin 111.280,24 TL olduğunun tespitine, taşınmazın tapu kaydının iptali ile Hazine adına tesciline ve yol olarak terkinine karar verilmiştir. Davacı … vekilinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece, yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun 10. maddesi gereğince kamulaştırılacak taşınmazın keşif tarihinde tespit edilen değerinin kamulaştırma bedeli olarak esas alınması gerektiği, bu nedenle değerlendirme yılının keşfin yapıldığı yıl olarak kabul edilmesinin doğru olacağı, değerlendirme yılının, keşif tarihinin ve karar tarihinin 2011 yılı olması nedeniyle bina değeri tespit edilirken 2012 yılı yapı yaklaşık birim maliyet fiyatlarının dikkate alınmasının mümkün bulunmadığı, kaldı ki 2011 yılı içerisinde 2012 yılına ait verilerin yer almasının da imkânsız olduğu ve bina değeri uyarlanmadan hüküm kurulması gerektiğinden söz edilemeyeceği belirtilerek direnme kararı verilmiştir. Davacı … vekili dosya içerisine ibraz ettiği 13.05.2015 havale tarihli temyiz dilekçesi ile özetle; bilirkişi raporunda emsal taşınmazın olumlu ve olumsuz tüm yönlerinin araştırılmadığını, dava konusu taşınmazın bedelinin belirlenmesi sırasında tek emsal kullanılmasının doğru olmadığını, bilirkişi raporunda net gelir hesabı yapılırken Tarım İl Müdürlüğü’nün verilerine uyulmadığını, taşınmazın üzerinde meyve ağaçlarının olmasının taşınmazı kapama bahçe niteliğine dönüştürmeyeceğini, ağaçların enkazının davalıya bırakıldığını, bu nedenle enkaz bedellerinin toplam kamulaştırma bedelinden düşülmesinin gerektiğini, kapitalizasyon faiz oranının %4 olarak alınmasının doğru olmadığını, dava konusu taşınmazın kuru tarım arazisi olmasına karşın sulu tarım arazisi olarak kabul edilerek yüksek bedele hükmedilmesinin yerinde olmadığını belirterek ve resen dikkate alınacak diğer nedenlerle yerel mahkeme direnme kararının bozulması gerektiğini beyan etmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, somut olayda dava konusu taşınmaz üzerinde bulunan yapı yönünden (3. sınıf A grubu) bilirkişi kurulunca tespit edilen yapı değerinin (2012 yılı yapı birim m2 fiyatının 2011 yılı yapı birim m2 fiyatından düşük olduğu dikkate alındığında) eskale (endeks) edilmesinin gerekip gerekmediği, burada varılacak sonuca göre hükmedilen bedelin fazla olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. 4650 sayılı Kanun ile değişik 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu‘nun “Kamulaştırma bedelinin tespiti esasları” başlıklı 11. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “15 inci madde uyarınca oluşturulacak bilirkişi kurulu, kamulaştırılacak taşınmaz mal veya kaynağın bulunduğu yere mahkeme heyeti ile birlikte giderek, hazır bulunan ilgilileri de dinledikten sonra taşınmaz mal veya kaynağın; a) Cins ve nevini, b) Yüzölçümünü. c) Kıymetini etkileyebilecek bütün nitelik ve unsurlarını ve her unsurun ayrı ayrı değerini, d) Varsa vergi beyanını, e) Kamulaştırma tarihindeki resmi makamlarca yapılmış kıymet takdirlerini, f) Arazilerde, taşınmaz mal veya kaynağın mevkii ve şartlarına göre ve olduğu gibi kullanılması halinde getireceği net gelirini. g) Arsalarda, kamulaştırılma gününden önceki özel amacı olmayan emsal satışlara göre satış değerini, h) Yapılarda, resmi birim fiyatları ve yapı maliyet hesaplarını ve yıpranma payını, ı) (Değişik: 19/4/2018-7139/27 md.) Bu fıkrada belirtilen unsurlara göre tespit edilen arazi bedelinin yarısını geçmemek ve her bir ölçünün etkisi açıklanmak kaydıyla bedelin tespitinde etkili olacak diğer objektif ölçüleri, Esas tutarak düzenleyecekleri raporda bütün bu unsurların cevaplarını ayrı ayrı belirtmek suretiyle ve ilgililerin beyanını da dikkate alarak Sermaye Piyasası Kurulu tarafından kabul edilen değerleme standartlarına uygun, gerekçeli bir değerlendirme raporuna dayalı olarak taşınmaz malın değerini tespit ederler. Taşınmaz malın değerinin tespitinde, kamulaştırmayı gerektiren imar ve hizmet teşebbüsünün sebep olacağı değer artışları ile ilerisi için düşünülen kullanma şekillerine göre getireceği kâr dikkate alınmaz. Kamulaştırma yoluyla irtifak hakkı tesisinde, bu kamulaştırma sebebiyle taşınmaz mal veya kaynakta meydana gelecek kıymet düşüklüğü gerekçeleriyle belirtilir. Bu kıymet düşüklüğü kamulaştırma bedelidir.” Bu maddeye göre taşınmazın cins ve nevinin, yüzölçümünün, kıymetini etkileyebilecek bütün nitelik ve unsurların, her unsurun ayrı ayrı değerinin, kamulaştırma tarihindeki resmî makamlarca yapılmış kıymet takdirlerinin ve özellikle

Kamulaştırma Bedelinin Tespiti Davasında Yapı Birim Fiyat Listesinin Dikkate Alınması Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

İş Yerlerinin ve Yapılan İşlerin Grev ve Lokavt Yasağı Kapsamında Kalıp Kalmadığının Tespiti

İş Yerlerinin ve Yapılan İşlerin Grev ve Lokavt Yasağı Kapsamında Kalıp Kalmadığının Tespiti Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2015/2170 Karar No: 2017/1426 Karar Tarihi: 22.11.2017 Mahkemesi: İş Mahkemesi Taraflar arasındaki tespit davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … İş Mahkemesince davanın reddine dair verilen 07.08.2012 gün ve … sayılı kararın temyizen incelenmesi davacı şirket vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 11.12.2012 gün ve 2012/36467 E.- 2012/42210 K. sayılı kararı ile; “A) Davacı İsteminin Özeti Davacı, şirketin bünyesinde bulunan işyerleri için 2822 sayılı (mülga) Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu‘nun 16. Maddesine istinaden Belediye-İş sendikasının işletme toplu iş sözleşmesi yapmaya yetkili olduğuna dair 23.09.2011 tarihli yetki belgesini verildiğini, şirketin üye olduğu Yerel Yönetimler Kamu İşverenleri Sendikası (YERELSEN) ile yetki verilen işçi sendikası arasında toplu iş sözleşmesi görüşmelerine 02.11.2011 tarihinde başlandığını, arabulucu aşamasında da anlaşma sağlanamadığını, İlgili sendikanın, arabulucu raporunun alınmasından sonra doğrudan Yüksek Hakem Kurulu’na Başvurduğunu, TİS görüşmeleri yürütülen … A.Ş. işyerinin, grev ve lokavt yasağı kapsamında sayılan yerlerden olmayıp, ayrıca grev yasağı kapsamında bulunan işlerinde yapılmadığını, bu nedenle tarafların doğrudan Yüksek Hakem Kurulu’na başvurma hakkı bulunmadığını belirterek, Toplu iş sözleşmesi yapmak üzere yetki alınan şirket bünyesinde bulunan 1060616.041 işyeri numaralı … ile 1073007.041 işyeri numaralı Park Bahçeler işyerlerinin 2822 sayılı Kanun’un 29 ve 30. maddelerine göre grev yasağı kapsamında olmadığının tespitini istemiştir. B) Davalı Cevabının Özeti Davalı 2822 sayılı Kanun’un 55.maddesi gereğince Yüksek Hakem Kurulu kararlarının kesin ve toplu iş sözleşmesi hükmünde olduğunu, davacı tarafın tespit konusu yaptığı hususun Yüksek Hakem Kurulu tarafından incelenip kesin olarak karara bağlandığını, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 114 /h maddesi gereğince davacının dava açmakta hukuki yararı bulunmadığını belirterek davanın reddini istemiştir. C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti Mahkemece, Yüksek Hakem Kurulu’nun 26/04/2012 tarih 2012/23-29 E.K sayılı kararı ile YERELSEN’ in işletmenin grev ve lokavt yasağı kapsamında olmadığına dair itirazı değerlendirilerek, itiraza konu işletmede 2822 sayılı Kanun’un 29. ve 30. maddelerinde sayılan grev ve lokavt yasağının bulunduğu işler ve yerlerin mevcut olması sebebiyle itirazın reddine karar verilerek Yüksek Hakem Kurulunca TİS düzenlendiği, 2822 sayılı Kanun’un 55.maddesi gereğince Yüksek Hakem Kurulu kararlarının kesin olup TİS hükmünde olduğu, davacının tespit konusu yaptığı hususun Yüksek Hakem Kurulu tarafından incelenip kesin olarak karara bağlandığı, HMK 114/h maddesi gereğince davacının dava açmakta hukuki yararı bulunmadığı gerekçesi ile davanın dava şartı yokluğu nedeniyle reddine karar verilmiştir. D) Temyiz Kararı davacı temyiz etmiştir. E) Gerekçe Taraflar arasında Yüksek Hakem Kurulu kararlarının kesin olup olmadığı ve davacı şirket işyerleri ile şirkette görülen işlerinin grev ve lokavt yasağı kapsamında olup olmadığı noktalarında uyuşmazlık vardır. 2822 sayılı (mülga) Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu‘nun 55. maddesine göre “Yüksek Hakem Kurulu kararları kesindir ve toplu iş sözleşmesi hükmündedir.” Yüksek Hakem Kurulu kararlarının kesin olması demek; Yüksek Hakem Kurulu kararıyla toplu iş sözleşmesi yapılması sürecinde, kararın herhangi bir makamın onayına tabi olmadığı bu karara karşı bir itiraz merci bulunmadığı anlamına gelmektedir. Ancak Yüksek Hakem Kurulu kararlarının kesin olması tarafların bu karara konu işyeri/ işletme ile ilgili olarak mahkemeye başvurup, işyerlerinin 2822 sayılı Kanun’un 29 ve 30. maddelerine göre grev yasağı kapsamında olmadığının tespitini istemelerine engel değildir. 2822 sayılı Kanun’un 55. maddesini bu şekilde dava açılamayacağı biçiminde yorumlamak maddenin konuluş amacına aykırı olacaktır. Yasada Yüksek Hakem Kurulu kararlarının toplu iş sözleşmesi hükmünde olduğu ifade edilerek, TİS yapılma sürecine ilişkin kesinlikten bahsedilmiş ve sürecinin bu karar ile sona erdiği ve kurul kararın TİS niteliğinde olduğu açıklanmıştır. O halde öncelikle mahkemece davanın esasına girilerek, davacı iddiaları üzerinde durulmalı, taraf delilleri toplanarak dosya kapsamı itibari ile tüm deliller bir değerlendirilmeye tabi tutularak karar verilmelidir. 2822 sayılı (mülga) Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu‘nun 29’uncu maddesinde grev ve lokavt yapılamayacak işler şu şekilde sayılmıştır; 1. Can ve mal kurtarma işlerinde, 2. Cenaze ve tekfin işlerinde, 3. Su, elektrik, havagazı, termik santrallerini besleyen linyit üretimi, tabii gaz ve petrol sondajı, üretimi, tasfiyesi, dağıtımı, üretimi nafta veya tabii gazdan başlayan petrokimya işlerinde, 4. Banka ve noterlik hizmetlerinde, 5. Kamu kuruluşlarınca yürütülen itfaiye, şehir içi deniz, kara ve demiryolu ve diğer raylı toplu yolcu ulaştırma hizmetlerinde, 6. Havacılık hizmetlerinde. Aynı Kanun’un 30’uncu maddesinde grev ve lokavt yapılamayacak işyerleri şu şekilde sayılmıştır; 1. İlaç imal eden işyerleri hariç olmak üzere, aşı ve serum imal eden müesseselerle, hastane, klinik, sanatoryum prevantoryum, dispanser ve eczane gibi sağlıkla ilgili işyerlerinde, 2. Eğitim ve öğretim kurumlarında, çocuk bakım yerlerinde ve huzurevlerinde, 3. Mezarlıklarda, 4. Milli Savunma Bakanlığı ile Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığınca doğrudan işletilen işyerlerinde.  2822 sayılı (mülga) Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu‘nun 32’inci maddesi düzenlemesine göre ise “Grev ve lokavtın yasak olduğu işler ile yerlerdeki uyuşmazlıklarda, taraflardan biri 23. üncü maddede belirtilen tutanağın alınmasından veya geçici grev ve lokavt yasağının altı ayı doldurmasından itibaren altı işgünü içinde Yüksek Hakem Kurulu’na başvurabilir.” Somut olayda, sendikanın toplu iş sözleşmeleri görüşmeleri sırasında, resmi arabuluculuk raporu alınmasından sonra toplu iş sözleşmesi yapılması için Yüksek Hakem Kurulu’na başvurduğu ve Yüksek Hakem Kurulu’nca uyuşmazlıkla ilgili karar verildiği, YERELSEN tarafında işyerlerinin grev yasağı kapsamında olmadığına ilişkin itirazın ise yine Yüksek Hakem Kurulu tarafından reddedildiği görülmektedir. Sendikanın resmi arabulucu aşamasından sonra Yüksek Hakem Kurulu’na başvurması ve davacının şirkette grev yasağı kapsamında yer alan iş ve yerlerin mevcut olmadığını iddia etmesi karşısında bir işin veya işyerinin grev ve lokavt yasağı kapsamında olup olmadığının belirlenmesi görevinin iş mahkemesine ait olması sebebi ile mahkemece yapılacak iş, mahallinde keşif yapılıp şirket kayıtları da incelenerek, TİS kapsamındaki işyerlerinde hangi işlerin yapıldığı tespit edilerek, yetki tespitine konu işyerlerinde tespit tarihinde çalışan işçiler listesi ile yetki tespit tarihinden sonra Yüksek Hakem Kurulu’na başvuru tarihine kadar geçen sürede ihale ile alınan başka işler var ise, ihalelere ilişkin belgeler ile bu kapsamda çalışan işçilere ait listeler, şirket ana sözleşmesi, ticaret sicil kayıtları getirtilip incelenerek, işçilerin fiilen hangi işlerde çalıştıkları belirlenerek, grev ve lokavt yasağı kapsamına giren yerler ya da işlerin bulunup bulunmadığı tespit edilerek sonucuna göre karar vermek olmalıdır. Eksik inceleme ve araştırma ile yazılı şekilde karar verilmesi hatalıdır…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava toplu

İş Yerlerinin ve Yapılan İşlerin Grev ve Lokavt Yasağı Kapsamında Kalıp Kalmadığının Tespiti Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Suç Tarihi İtibarıyla Yürürlükte Olmayan Kanun Hükümlerinin Uygulanması Mümkün mü?

Suç Tarihi İtibarıyla Yürürlükte Olmayan Kanun Hükümleri Uygulanamaz Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas No: 2015/861 Karar No: 2019/390 K. Tarihi: 09.05.2019 İçtihat Metni Kararı veren Yargıtay Dairesi: 19. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi 2005 takvim yılında sahte fatura kullanmak suçundan sanık …\’ın 213 sayılı Kanun’un 359/b-1, 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu’nun 80, 59/2 ve 647 sayılı (mülga) Cezaların İnfazı Hakkında Kanun’un 6. maddeleri uyarınca 1 yıl 5 ay 15 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına ve cezanın ertelenmesine ilişkin … Asliye Ceza Mahkemesince verilen 13.04.2012 tarihli ve … sayılı hükmün, sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 19. Ceza Dairesince 17.06.2015 tarih ve 2983-2889 sayı ile; \”…Dosya kapsamından anılan takvim yılında kullanılan faturalara göre yüklenen suç tarihinin en son 21.01.2006 olduğu, bu tarihte yürürlükte bulunan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu hükümlerinin tatbiki gerektiği gözetilmeden, yazılı şekilde suç tarihinde yürürlükte bulunmayan 765 sayılı TCK\’nın 80 ve 647 sayılı Kanun\’un 6. maddeleri hükümlerine göre uygulama yapılarak sanık hakkında eksik ceza tayin edilip ertelenmişse de bu uygulama sanık lehine olup aleyhe temyiz bulunmadığından bozma nedeni yapılmamıştır.\” açıklamasıyla onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 08.07.2015 tarih ve 210980 sayı ile; \”…1412 sayılı (mülga) Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu\’nun 5820 sayılı Kanun\’un 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 326/son maddesinde, \’Hüküm yalnız sanık tarafından veya onun lehine Cumhuriyet savcısı veya 291. maddede gösterilen kimseler tarafından temyiz edilmişse, yeniden verilen hüküm, evvelki hükümle tayin edilmiş olan cezadan daha ağır olamaz\’ hükmü öngörülmekte olup; bu hükme göre, sanık aleyhine temyizin bulunmadığı durumlarla sınırlı biçimde uygulanabilecek olan \’cezayı aleyhe değiştirememe\’ veya \’aleyhte düzeltme yasağı\’ söz konusu olduğundan, bozma kararı sonrası sadece sonuç ceza miktarından daha ağır bir cezanın verilmesi olanaklı değildir. Suçun işlendiği tarihten önce yürürlükten kalkan bir kanunun, sanığın lehine olsa bile ileri yürümesi olanaklı olmayıp, yürürlükten kalkmakla etkisi ortadan kalkar, yani ileride geçerli olmaz. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun \’zaman bakımından uygulama\’ konu başlıklı 7. maddesine göre, ancak suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun ya da sonradan yürürlüğe girmekle birlikte daha lehe olan kanunun sanık hakkında uygulanması gerekmektedir. Aksine uygulama açıkça hukuka aykırı olup, aleyhe temyiz istemi bulunmasa bile, temyiz incelemesinde sanık lehine kazanılmış hak oluşturması mümkün olmayıp, sadece sonuç ceza miktarı ile bağlı kalınması gerekmektedir. Somut olayda, 2005 takvim yılında sahte fatura düzenlemek suçunun suç tarihi olan, \’21/01/2006\’ tarihinde, 765 sayılı TCK ve 647 sayılı Kanun yürürlükte olmayıp, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun yürürlükte olması nedeniyle, sanık hakkında 765 sayılı TCK\’nın 80, 59/2 ve 647 sayılı Kanun\’un 6. maddesinin uygulanması, 5237 sayılı TCK\’nın 7. maddesine aykırılık olup; hükmün bu nedenle bozulması, ancak bu aykırılığın yeniden duruşma yapılmaksızın aynı Kanunun 322. maddesi uyarınca düzeltilmesi mümkün bulunduğundan, 5320 sayılı Kanun\’un 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 1412 sayılı (mülga) Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu\’nun 326/son maddesi de göz önünde bulundurularak, hüküm fıkrasındaki, 2005 takvim yılında sahte fatura kullanmak suçundan kurulan mahkûmiyet hükmüne ilişkin bölümden, \’765 sayılı TCK\’nın 80\’, \’765 sayılı TCK\’nın 59/2\’ ve \’647 sayılı Yasa\’nın 6\’ ibarelerinin çıkarılarak, yerine \’5237 sayılı TCK\’nın 43\’, \’5237 sayılı TCK\’nın 62\’ ve \’5237 sayılı TCK\’nın 51\’ ibarelerinin eklenmesi suretiyle hükmün düzeltilerek onanmasına karar verilmesi gerektiği\” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308/3. maddesi uyarınca inceleme yapan Özel Dairece, 09.09.2015 tarih ve 10649-4132 sayı ile itirazın yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI İtirazın kapsamına göre inceleme, sanık hakkında 2005 takvim yılında sahte fatura kullanma suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü ile sınırlı olarak yapılacaktır. Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; aleyhe temyiz bulunmayan davada, sanık hakkında belirlenen temel cezanın, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 43, 62 ve 51. maddeleri yerine, suç tarihinde yürürlükte olmayan 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunu\’nun 80, 59/2. ve 647 sayılı Kanun’un 6. maddeleri uygulanarak ertelenmesine karar verilmiş olup kazanılmış hak nedeniyle eleştiri ile onama kararı mı yoksa bozma kararı mı verilmesi gerektiğinin, bozma kararı verilmesi gerektiği sonucuna ulaşılması hâlinde, düzeltilerek onamanın mümkün olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir. Sahte fatura kullanma suçlarında, katma değer vergisinde kullanılan faturalar yönünden suç tarihinin, suça konu vergi dönemi itibarıyla faturaların KDV indirimine konu edildiği aya göre bir sonraki ayın yirmi birinci günü olması nedeniyle somut olayda suç tarihinin 21.01.2006 olduğu, İncelenen dosya kapsamından; Sanığın, 09.10.2003 tarihi itibarıyla ortağı, 16.10.2003 tarihi itibarıyla da 10 yıl süreyle yetkilisi olduğu BDÇ Bolu Demir Çelik Turz. İnş. San. Tic. Limited Şirketi’nin Dülgerler Köyü Dörtdivan/Bolu ve Büyük Cami Mahallesi, … Bolu adreslerinde bulunan iş yerlerinde demir ve çelik soğuk çekme işiyle iştigal ettiği, 23.01.2008 tarihli vergi inceleme ve 24.01.2008 tarihli vergi suçu raporlarında özetle; sanığın, 2005 takvim yılında… Demir Çelik Metal Mam. San. ve Tic. Ltd. Şti. tarafından düzenlenmiş KDV dahil 6.908.721,56 TL tutarındaki 233 adet sahte faturayı ortağı ve yetkilisi olduğu BDÇ Bolu Demir Çelik Turz. İnş. San. Tic. Limited Şirketi’nin ilgili dönem katma değer vergisi beyannamelerinde indirim konusu yaptığı, kullandığı faturaları düzenleyen… Demir Çelik Metal Mam. San. ve Tic. Ltd. Şti. hakkında tanzim edilen 12.11.2007 tarihli vergi tekniği raporuyla anılan şirketin sahte fatura ticareti yapmak amacıyla kurularak mükellefiyet tesis ettirdiği, bu nedenle bu firmanın düzenlediği faturaların sahte olduğunun tespit edildiği, bu itibarla sanığın yetkilisi olduğu BDÇ Bolu Demir Çelik Turz. İnş. San. Tic. Limited Şirketi tarafından 2005 takvim yılında adı geçen şirketten mal veya hizmet almaksızın bu şirket tarafından düzenlenen faturalarda gösterilen katma değer vergilerinin ilgili dönemlerde indirim konusu yapılarak kullanıldığı bilgilerine yer verildiği, Bolu 1. Asliye Ceza Mahkemesinin 23.12.2010 tarihli ve 225-699 sayılı kararıyla itiraza konu işbu dosyayla birleştirilmesine karar verilen dosyada yer alan 23.03.2010 tarihli vergi tekniği, vergi inceleme ve vergi suçu raporlarında özetle; sanığın, 2005 takvim yılında Metsan Saç Metal Demir Çelik San. Tic. Ltd. Şti. tarafından düzenlenmiş KDV dahil 2.114.983,95 TL tutarındaki 73 adet, Karsaç Demir Çelik Metal Mam. San. ve Tic. Ltd. Şti. tarafından düzenlenmiş KDV dahil 257.772,37 TL tutarındaki 8 adet, Çelikler Saç Demir Metal Mam. San. Tic. Ltd. Şti. tarafından düzenlenmiş KDV dahil 2.697.133,54 TL tutarındaki 99 adet, … (Can Turizm Taşımacılık) tarafından düzenlenmiş KDV dahil 171.226,65 TL tutarındaki 42 adet sahte faturayı ortağı ve yetkilisi

Suç Tarihi İtibarıyla Yürürlükte Olmayan Kanun Hükümlerinin Uygulanması Mümkün mü? Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Kasten Öldürme Suçu / Olası Kastla Öldürme Suçunda Suçun Nitelikli Hâlinde Hataya Düşülmesi

Kasten Öldürme Suçu ve Olası Kastla Öldürme Suçunda Suçun Nitelikli Hâlinde Hataya Düşülmesi Özet: Eşi olan maktul ve iki çocuğuyla birlikte yaşayan sanığın, etrafı duvarla çevrili sitede bulunan üç katlı müstakil evinin birinci katında yer alan ve dışarıdan sızan ışığın etkisi ile alaca karanlık olan yatak odasının penceresinden ses gelmesi üzerine, herhangi bir uyarıda bulunmadan yastığının altında muhafaza ettiği yarı otomatik tabancayı eline alıp, 13 kez ateşleyerek yaklaşık 4 metre mesafedeki maktulü her biri öldürücü nitelikte 3 isabetle yaralayarak öldürmüş olması karşısında; sanığın daha dikkatli ve özenli davranması durumunda ateş ettiği kişinin, kendisine yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırı içindeki bir hırsız olmadığını anlayabileceği, bu nedenle sanığın söz konusu hatasının kaçınılmaz nitelikte olmadığı ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 30/3. maddesinde düzenlenen ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususundaki hata hükmünden yararlanamayacağı kabul edilmelidir. Diğer yandan, saat 04.00 sıralarında pencereden sesler duyarak uyanan ve 14 gün önce yaşanan hırsızlık olayında olduğu gibi evine yine hırsız girdiği zannıyla pencerenin önünde bulunan kişiye ateş eden sanığın, kasten öldürme suçunun kanuni tanımındaki unsurları bilerek ve isteyerek hareket etmiş olması nedeniyle öldürme suçunu olası kastla değil doğrudan kastla işlediği; ancak TCK’nın 30/2. maddesi uyarınca pencere önündeki kişinin eşi olduğu hususunda suçun nitelikli hâlinde hataya düştüğünün ve bu hatanın kaçınılmaz özellikte bir hata değil normal bir hata olmasının yeterli olacağının anlaşılması karşısında, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 82. maddesinin (d) bendinden sorumlu tutulamayan sanığın doğrudan aynı Kanun’un 81. maddesi gereğince cezalandırılması yerine TCK’nın 21/2. maddesi delaletiyle 81. maddesi uyarınca olası kastla öldürme suçundan cezalandırılmasına karar verilmiş olması, suç niteliğinin değişmemesi ve aleyhe temyiz bulunmaması nedeniyle bozma nedeni yapılmamıştır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas No: 2018/27 Karar No: 2019/644 K. Tarihi: 07.11.2019 İçtihat Metni Yargıtay Dairesi: 1. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Sanık … hakkında kasten öldürme suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, sanığın eyleminin olası kastla öldürme suçunu oluşturduğu kabul edilerek 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 81, 21/2, 62, 63 ve 54. maddeleri uyarınca 16 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, mahsuba ve müsadereye ilişkin Bakırköy 10. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 29.09.2010 tarihli ve 483-198 sayılı, karar tarihi itibarıyla resen temyize tabi olan hükmün sanık ve müdafisi tarafından da temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 13.03.2012 tarih ve 5142-1741 sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Özel Dairenin onama kararına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca 06.03.2016 tarih ve 47983 sayı ile; “Sanık hakkında meşru savunmada sınırın aşılması ve ceza sorumluluğunu azaltan nedenlerde hataya düşülmesine ilişkin hükümlerin uygulanması gerektiği” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurulmuştur. Dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 05.04.2016 tarih, 2184-1754 sayı ve oy çokluğuyla; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüyle 13.03.2012 tarih ve 5142-1741 sayılı onama kararının kaldırılmasına, Bakırköy 10. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 29.09.2010 tarihli ve 483-198 sayılı hükmün; “…Oluşa ve tüm dosya kapsamına göre; olay günü saat 00.30 sıralarında eşi… ile birlikte yatak odasında uyumaya başlayan sanığın, saat 4.30 sıralarında gürültü üzerine uyanarak 15 gün önce evine hırsız girmesi nedeniyle yakınında bulundurduğu tabanca ile gürültünün geldiği pencereye doğru toplam 13 kez ateş ederek orada bulunmakta olan eşi…\’yi sağ yüz, göbek üzeri ve sol uyluk bölgelerinden 3 isabet ile vurarak öldürdüğü anlaşılan olayda; A- Sanığın gece vakti pencereden gelen ses üzerine 15 gün kadar önce evine hırsız girmesinin de etkisiyle evine hırsız girdiği konusunda kaçınılmaz bir hataya düşerek, tamamı aynı yöne olmak üzere tabanca ile 13 kez ateş ettiği dikkate alındığında pencerede bulunan kişiye yönelik olarak doğrudan ateş etmek suretiyle gerçekleştirdiğinden 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 30/2. maddesi gereğince nitelikli hâlde hatasından yararlanarak kasten öldürme suçundan ve aynı maddenin 3. fıkrasında belirtilen ceza sorumluluğunu azaltan haksız tahrikteki kaçınılmaz hatasından yararlanarak haksız tahrik hükümlerinin uygulanması suretiyle TCK\’nın 81, 29 ve 62. maddeleri uyarınca cezalandırılması yerine delillerin takdirinde yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm kurulması, B- Sanık hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 53. maddesindeki hak yoksunluklarına karar verilmemesi,\” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiş, Daire Üyeleri M. N. Öztürk ve M. V. Ekinci itirazın reddedilmesi yönünde görüş bildirerek karşı oy kullanmışlardır. Bakırköy 10. Ağır Ceza Mahkemesi ise 27.09.2016 tarih ve 300-364 sayı ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 53. maddesi ile ilgili bozma nedenine eylemli olarak uymuş, (A) bendinde belirtilen bozma nedenine ise; \”…Olay tarihinde sanığın Kumburgaz’da bulunan evinde sabaha karşı ateşli silah ile ateş etmesi sonucu eşinin ölümüne sebebiyet verdiği, sanığın alınan savunmasında daha önce de evine hırsız girdiği için tabanca ile uyuduğunu, olay gecesi 04.00 sıralarında pencereden gelen bir ses ile uyandığından hırsız geldi düşüncesiyle sesin geldiği pencereye doğru silahı ile rastgele ateş ettiğini, eşinin yanında olmadığını fark edince oda içinde bulunan banyoda olduğunu düşünerek oraya baktığında maktul eşini göremediğini, oda kapısı da kapalı olduğundan o zaman eşini vurduğunu anladığını ve eşini dahi görmeden bu kanaatle kayınbiraderi Yusuf’un evine gittiğini beyan ettiği görülmüştür. Maktule ait ATK Morg İhtisas Dairesinin 30.05.2008 tarihli otopsi raporuna göre maktulün ölümünün ateşli silah mermi çekirdeği yaralanmasına bağlı mandibula, pelvis kaburga ve vertebra kırıkları ile birlikte iç organ büyük damar yaralanmasında gelişen iç kanama sonucu meydana gelmiş olduğu kanaatinin bildirildiği görülmüştür. Yine oluş şekline göre, olay öncesi koşullar birlikte değerlendirildiğinde ceza sorumluluğunu ortadan kaldıran bir durumun varlığı da söz konusu değildir. Olayda varlığı kabul edilmeyen meşru müdafaaya bağlanabilir ‘heyecan, korku veya telaştan’ kaynaklı bir eylemden de bahsedilemeyecektir. Olayımızda sanıkta var olan amaç ve saik bulunduğu odada ateş ettiği yerdeki kişiyi etkisiz kılmaktır. Sanığın kullandığı tabancanın yaralama ve ölüm neticelerini meydana getirmeye elverişli olduğu gibi, hiçbir kontrol, ikaz, araştırma yapmadan oda içerisinde yakın mesafeden 13 (on üç) adet mermi ateşlenmesi de varlığını düşündüğü savunma içeriğine göre hırsızı vurmaktır. Olayın gerçekleşme şekline göre atış mesafesi, atış sayısı, öldürmeye elverişli alet kullanılması da bu neticenin oluşmasının açıkça öngörülüp buna rağmen gerçekleştirilmesi şeklinde sübut bulmuştur. Kabul edilen olay şekline göre eylemin taksirle işlendiğinin kabulü mümkün görülmemiştir. Dinlenilen tüm tanık anlatımları Mahkememizce de kabul gördüğü üzere sanık ile maktul veya ailesi arasında bir husumetin var olmadığına yönelik olduğundan olay öncesi var olan koşullar ve ilişkiler için dikkate alınmış ancak olayın meydana geliş şekli, sanığın eyleminin hukuki nitelendirilmesinin etkiler nitelikte de olmadığı dikkate alınmıştır. Netice itibarıyla; sanığın ceza ehliyetini ve sorumluluğunu etkileyecek herhangi bir rahatsızlığı olmadığı

Kasten Öldürme Suçu / Olası Kastla Öldürme Suçunda Suçun Nitelikli Hâlinde Hataya Düşülmesi Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Cebir ve Tehdit Sonucu Silahlı Terör Örgütüne Yardım Etme Suçu ve Cezası

Cebir ve Tehdit Sonucu Silahlı Terör Örgütüne Yardım Etme Suçu ve Cezası Sanığın, olay tarihinde evine gelen iki PKK/KONGRA-GEL silahlı terör örgütü mensubunun kendisinden gübre ve yiyecek istemesi üzerine önce bu talebi reddettiği, ancak söz konusu kişilerin kendisini tehdit etmesi üzerine yardımda bulunmayı kabul ederek örgüt mensuplarınca verilen para karşılığında kendisinden istenen malzemeyi ilçe merkezinden alıp bir gün sonra anılan kişilerce tarif edilen yere bırakarak teslim almalarını sağladığı olayda; örgüt mensuplarının sanığı tehdit ettikten sonra evden ayrılmış olmaları, böylece tehdit eyleminden söz konusu malzemelerin teslim edildiği ana kadar geçen bir günlük süre zarfında yapılan tehdidin ağırlığını ve korkutucu etkisini kaybetmesi, bu süre içerisinde köyden ayrılıp ilçe merkezine giden sanığın olayla ilgili ihbarda bulunma ve örgüt mensuplarını yakalatma olanağına kavuşmasına rağmen bu yola başvurmayarak suça konu malzemeleri alıp örgüt mensuplarına teslim etmesi ve olaydan sonra da ihbarda bulunmaması karşısında, örgüt mensuplarınca gerçekleştirilen tehdidin başta ağır ve korkutucu etkisinin bulunduğu kabul edilebilir ise de bu etkinin suça konu malzemelerin örgüt mensuplarına teslim edildiği ana kadar devam etmediği ve sanığın bu tehdidin etkisinden geçici süreyle de olsa kurtulduğu anlaşılmakla; sanığın maruz kaldığı tehdidin örgüte yardım etme kastını ortadan kaldıracak, karşı koyamayacağı veya kurtulamayacağı ağır ve muhakkak nitelik taşımadığı anlaşıldığından, atılı silahlı terör örgütüne yardım etme suçunun unsurları itibarıyla oluştuğu kabul edilmelidir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas No: 2018/437 Karar No: 2019/203 İçtihat Metni Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 16. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi Silahlı terör örgütüne yardım etme suçundan sanık …\’nün 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 314/3 delaletiyle md.220/7, md.314/2, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu\’nun md.5, TCK\’nın 62, 53, 58/9 ve 63. maddeleri uyarınca 6 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve mahsuba ilişkin … Ağır Ceza Mahkemesince verilen 08.09.2011 tarihli ve … sayılı hükmün sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 26.07.2012 tarih ve 11419 sayı ile 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun\’un geçici 2. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca yeniden değerlendirme yapılmak üzere dosyanın mahalline gönderilmesine karar verilmiş, Yeniden inceleme yapan … Ağır Ceza Mahkemesince 31.10.2012 tarih ve … sayı ile sanığın ilk hüküm gibi cezalandırılmasına karar verilmiş, Bu hükmün de sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 9. Ceza Dairesince 22.05.2013 tarih ve 3017-8053 sayı ile; \”… Sanığın 2011 yılı ve öncesinde kırsalda faaliyet gösteren silahlı terör örgütü PKK mensuplarına değeri para ile temsil edilebilen giyim eşyası, gübre, mutfak tüpü, dürbün, erzak ve yaşam malzemesi vermek ve temin etmek biçimindeki eyleminin, suç tarihinde yürürlükte bulunan 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 8/1, hüküm tarihinden sonra yürürlüğe giren 6415 sayılı Kanunun 4. maddelerinde düzenlenen terörizmin finansmanı suçunu oluşturacağı gözetilerek, hukuki durumunun 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 7/2, 5252 sayılı Kanunun 9/3. maddeleri uyarınca, suçun işlendiği zamandaki kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunun ilgili tüm hükümlerinin somut olaya ayrı ayrı uygulanması ve her iki kanuna göre hükmedilecek cezalar belirlendikten sonra, sanığın lehine olan kanunun tespiti ve uygulanmasında zorunluluk bulunması\” nedeniyle bozulmasına karar verilmiştir. Bozmaya uyan … Ağır Ceza Mahkemesince 10.10.2013 tarih ve … sayı ile sanığın eyleminin terörizmin finansmanı suçunu oluşturduğu kabul edilerek 6415 sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun\’un 4/1, TCK\’nın 62, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 5 yıl 10 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba karar verilmiş, bu hükmün de sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 16. Ceza Dairesince 24.10.2016 tarih ve 6991-5173 sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 26.04.2008 tarih ve 17381 sayı ile; \”Oluşa göre; Sanık … tüm aşamalardaki savunmasında; silahlı olan terör örgütü üyelerinin verdiği malzeme siparişlerini kendisini tehdit ettiklerinden, korktuğu için yerine getirdiğini, hatta gübre malzemesi isteklerini yerine getirmediğini belirtmiştir. Dosya içeriğine göre sanığın savunması ve itirafçı tanık M…\’un itirafları dışında suçun sübutuna dair herhangi bir delil bulunmamaktadır. Sanık hakkında beyanda bulunan itirafçı tanık M…. 21/07/2011 tarihli celsedeki beyanında sanık … ile ilgili olarak; \’Bu şahıs Pazarcık ilçesine yakın bir köydendir köyün ismini şu an hatırlamıyorum, biz kış üslenmesine girmiştik genel sorumlu bu şahsın köyüne gitti ben de vardım. Bu şahıs köy muhtarıydı erzak konusunda sıkıntı olduğunu söyledi yardım istedi bu şahıs da vermiyorum diyerek reddetti, bu defa örgütteki sorumlu ya getireceksin ya burayı terk edeceksin diyerek tehdit etti bunun üzerine bu şahıs bir yere istenilen malzemeleri bıraktı biz de gidip aldık. Daha önce ve sonrasında bu şahıstan yardım alındıysa bunu bilemiyorum, bu şahsı muhtar olarak biliyorum\’ demiştir. İtirafçı tanık M…\’un itiraf ve beyanlarına istinaden aynı esas sırasında yargılanan 11 sanık hakkında dava açılmış ve diğer sanıklar yönünden tanığın itiraf ve beyanlarına itibar edilerek hüküm kurulmuş olmasına rağmen, tanığın sanık … hakkındaki tehdit ederek malzeme temin ettikleri yönündeki beyanlarına itibar etmemek için makul bir sebep bulunmamaktadır. Bu durumda, sanığın savunmaları ve bunu destekler nitelikteki itirafçı M…\’un beyanları birlikte nazara alındığında, sanığın savunmalarının aksine, silahlı terör örgütüne özgür iradesi ile yardım ettiği hususunda dosyada yeterli delil bulunmamaktadır. Bu durumda, sanığın özgür iradesi ile değil, silahlı terör örgütü mensuplarından korkarak yardım ettiğinin kabulü gerektiğinden, somut olayda bu sanığa yüklenen silahlı terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım etme veya 6415 sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun’a muhalefet suçunun manevi unsurunun bu sanık açısından gerçekleşmediğinin kabulü gerektiğinden ve bu nedenle sanık …\’nün üzerine atılı suçun yasal kasıt unsuru oluşmadığından, CMK\’nun 223/2-c maddesi gereğince beraatine karar verilmesi gerekirken kararda yazılı gerekçeyle mahkumiyetine karar verilmesi oluşa ve hukuka aykırıdır. Kabule göre; 6415 sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanunun 4. maddesinde düzenlenen suçun oluşabilmesi için bir teröriste veya terör örgütüne fon sağlanması veya toplanması gerekmektedir. Beyanlarının samimiyeti hususunda şüphe bulunmayan itirafçı tanık M…\’un … \’bu şahsa sipariş listesi vermiştik, yine kendisine para da verdik sipariş üzerine ertesi gün tarif edilen yere istenilen siparişleri getirip bırakmış, siparişleri ilçeden almış. Getirdiği malzemelerin yeni alınmış olduğu anlaşılıyordu\’ dediği sabit olduğuna ve olayın bu şekilde vuku bulmadığı iddia ve ispat edilmediğine göre sanık …\’nün, kendisine terör örgütü mensuplarınca verilen para ile yine verilen listedeki malzemeleri ilçeden satın alarak teröristlerin alabileceği bir yere kadar nakledip bırakmak şeklinde vuku bulan eyleminin 6415 sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanunun 4. maddesine muhalefet suçunu değil

Cebir ve Tehdit Sonucu Silahlı Terör Örgütüne Yardım Etme Suçu ve Cezası Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Mahkumiyetle Birlikte TCK 53. Maddesi Kapsamında Hak Yoksunluğuna Hükmedilmesi

TCK 53. Maddesi Kapsamında Hak Yoksunluğuna Hükmedilmesi Özet: Yerel Mahkemece, sanığın, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu TCK 53/1. maddesinin (a), (b), (d) ve (e) bentlerindeki haklardan mahkûm olduğu hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar, (c) bendinde belirtilen haklardan ise şartla tahliye tarihine kadar yoksun bırakılmasına karar verilmesi alt soyu haricindeki kişiler yönünden de, birinci fıkranın (c) bendindeki hak yoksunluğunun koşullu salıvermeden sonra uygulanmaması sonucunu doğuracağından, bu şekilde yapılan uygulama usul ve kanuna aykırıdır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu         Esas NO: 2014/72 Karar No: 2016/24 İçtihat Metni Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 13. Ceza Dairesi Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi Hırsızlık suçundan sanıklar … ve …\’un 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu\’nun 142/1-b, 62/1 ve 53. maddeleri uyarınca 1 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına ve hak yoksunluğuna ilişkin, Asliye Ceza Mahkemesince verilen 27.05.2009 gün ve 984-492 sayılı hükmün, sanıklar tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yüksek 13. Ceza Dairesince 09.10.2013 gün ve 17678-28076 sayı ile; “Sanık hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu TCK 53. maddesi ile ilgili uygulamada bir isabetsizlik görülmediğinden tebliğnamedeki bozma ve düzelterek onama isteyen düşünceye iştirak edilmemiştir.” açıklamasıyla onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 21.11.2013 gün ve 114059 sayı ile; \”Sanıklar … ve … hakkında mahkemece hırsızlık suçundan mahkûmiyet hükmü kurulurken ‘Sanıkların kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis cezalarının kanuni sonucu olarak 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu TCK 53/1. maddesi a, b, d, e fıkralarındaki haklarını kullanmaktan hapis cezaların infazı tamamlanıncaya kadar, c fıkrasındaki velayet ve kayyımlık hizmetinde bulunmalarının şartla tahliye tarihine kadar ayrı ayrı yoksun bırakılmalarına’ karar verilmiştir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu TCK 53. maddesinin 3. fıkrası uyarınca 53/1-c bendindeki ‘velayet hakkından; vesayet ve kayyımlığa ait bir hizmette bulunmaktan yoksunluğun’ sadece sanığın kendi altsoyu yönünden koşullu salıverme tarihine kadar süreceği, altsoyu dışındakiler yönünden ise yoksunluğun hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar devam edeceği gözetilmeden böyle bir ayrım yapılmaksızın tüm kişiler açısından koşullu salıverme tarihine kadar sürmesine karar verilmesi yasaya aykırı olduğundan 30.06.2012 tebliğnamemizde bu konuda hükmün düzeltilerek onanması talep edilmiş, ancak dairenizce hükmün onanmasına karar verilmiştir. Bu nedenle, mahkemenin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu TCK 53. maddesi uygulamasındaki yasaya aykırılığın düzeltilerek onanmasına karar verilmesi gerektiği\” görüşüyle itiraz kanun yoluna müracaat ederek, Özel Dairenin onama kararının kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün düzeltilerek onanmasına karar verilmesi talebinde bulunmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu\’nun 308/1. maddesi uyarınca inceleme yapan Özel Dairece, 11.12.2013 gün, 36303-38961 sayı ile, itirazın yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçe ile karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanıkların hırsızlık suçundan cezalandırılmasına karar verilen olayda, Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; yerel mahkemenin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu TCK 53/1. maddesindeki hak yoksunluğunu doğru uygulayıp uygulamadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Mahkemece kurulan hükümde 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu TCK 53. maddesinin uygulanmasına ilişkin olarak; \”Sanıkların kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı mahkûm oldukları hapis cezalarının kanuni sonucu olarak TCK’nın 53/1. maddesi a, b, d, e fıkralarındaki haklarını kullanmaktan hapis cezalarının infazları tamamlanıncaya kadar, c fıkrasındaki velayet, vesayet ve kayyımlık hizmetinde bulunmalarının şartla tahliye tarihine kadar ayrı ayrı yoksun bırakılmalarına\” şeklinde uygulama yapılmıştır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 53. maddesi “(1) Kişi, kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyetin kanuni sonucu olarak; a) Sürekli, süreli veya geçici bir kamu görevinin üstlenilmesinden; bu kapsamda, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliğinden veya Devlet, il, belediye, köy veya bunların denetim ve gözetimi altında bulunan kurum ve kuruluşlarca verilen, atamaya veya seçime tâbi bütün memuriyet ve hizmetlerde istihdam edilmekten, b) Seçme ve seçilme ehliyetinden ve diğer siyasî hakları kullanmaktan, c) Velayet hakkından; vesayet veya kayyımlığa ait bir hizmette bulunmaktan, d) Vakıf, dernek, sendika, şirket, kooperatif ve siyasî parti tüzel kişiliklerinin yöneticisi veya denetçisi olmaktan, e) Bir kamu kurumunun veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşunun iznine tâbi bir meslek veya sanatı, kendi sorumluluğu altında serbest meslek erbabı veya tacir olarak icra etmekten, Yoksun bırakılır. (2) Kişi, işlemiş bulunduğu suç dolayısıyla mahkûm olduğu hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar bu hakları kullanamaz. (3) Mahkûm olduğu hapis cezası ertelenen veya koşullu salıverilen hükümlünün kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkileri açısından yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanmaz. Mahkûm olduğu hapis cezası ertelenen hükümlü hakkında birinci fıkranın (e) bendinde söz konusu edilen hak yoksunluğunun uygulanmamasına karar verilebilir. (4) Kısa süreli hapis cezası ertelenmiş veya fiili işlediği sırada onsekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında birinci fıkra hükmü uygulanmaz. (5) Birinci fıkrada sayılan hak ve yetkilerden birinin kötüye kullanılması suretiyle işlenen suçlar dolayısıyla hapis cezasına mahkûmiyet hâlinde, ayrıca, cezanın infazından sonra işlemek üzere, hükmolunan cezanın yarısından bir katına kadar bu hak ve yetkinin kullanılmasının yasaklanmasına karar verilir. Bu hak ve yetkilerden birinin kötüye kullanılması suretiyle işlenen suçlar dolayısıyla sadece adlî para cezasına mahkûmiyet hâlinde, hükümde belirtilen gün sayısının yarısından bir katına kadar bu hak ve yetkinin kullanılmasının yasaklanmasına karar verilir. Hükmün kesinleşmesiyle icraya konan yasaklama ile ilgili süre, adlî para cezasının tamamen infazından itibaren işlemeye başlar. (6) Belli bir meslek veya sanatın ya da trafik düzeninin gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla işlenen taksirli suçtan mahkûmiyet hâlinde, üç aydan az ve üç yıldan fazla olmamak üzere, bu meslek veya sanatın icrasının yasaklanmasına ya da sürücü belgesinin geri alınmasına karar verilebilir. Yasaklama ve geri alma hükmün kesinleşmesiyle yürürlüğe girer ve süre, cezanın tümüyle infazından itibaren işlemeye başlar.” şeklinde iken Anayasa Mahkemesinin 24.11.2015 tarih ve 29542 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 08.10.2015 gün ve 140-85 sayılı kararı ile; 1. fıkrada yer alan, “Kişi, kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyetin kanuni sonucu olarak;…” bölümünü, fıkranın (b) bendinde yer alan “…seçilme ehliyetinden…” ibaresi yönünden, Yine 1. fıkrada yer alan “…hapis cezasına…” ibaresini, aynı fıkranın (b) bendinde öngörülen “Seçme ve…” ibaresi yönünden, 1. fıkranın (b) bendinde yer alan “…ve diğer siyasi hakları kullanmaktan,…” ibaresi ile 2. fıkrasını maddenin 1. fıkranın (b) bendinde yer alan “Seçme ve seçilme ehliyetinden…” ibareleri yönünden, 4. fıkrada yer alan “Kısa süreli hapis cezası ertelenmiş veya…” ibaresini, 1. fıkranın (b) bendinde yer alan “…seçilme ehliyetinden…” ibaresi yönünden, İptal edilmiştir. (Anayasa Mahkemesinin 140-85 sayılı iptal kararına sitemizden erişebilirsiniz) Anılan maddenin 2. fıkrasının hükmünden de açıkça anlaşıldığı üzere, hak yoksunlukları kural olarak hapis

Mahkumiyetle Birlikte TCK 53. Maddesi Kapsamında Hak Yoksunluğuna Hükmedilmesi Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Sahte Belgelerle Noterde Yapılan Araç Satışı Nedeniyle Trafik Kaydının İptali Davası

Sahte Belgelerle Noterde Yapılan Araç Satışı Nedeniyle Trafik Kaydının İptali Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1367 Karar No: 2018/249 Karar Tarihi: 21.02.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki haksız müdahalenin önlenmesi, trafik kaydının iptali, tescil ve aracın teslimi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Hukuk Mahkemesince asıl davanın reddi, karşı davanın kısmen kabulüne dair verilen 12.11.2010 gün ve … sayılı kararın davacı- karşı davalılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 07.11.2012 gün ve 2011/5380 E., 2012/16309 K. sayılı kararı ile; \”…1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davacı-karşı davalılardan …\’ın tüm, M. N. Edalı mirasçılarının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları reddedilmelidir. 2- Davacı-karşı davalı M. N. Edalı mirasçılarının diğer temyiz itirazına gelince; Asıl dava, haksız müdahalenin önlenmesi, araç teslimi ve tescili; karşı dava, sahte belgelerle yapılan noter satışına istinaden oluşturulan trafik kaydının iptali ile tescili istemlerine ilişkindir. Mahkemece, asıl davanın reddine, karşı davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm; davacı-karşı davalılar tarafından temyiz edilmiştir. Davacılar, dava konusu aracın davacılardan … tarafından, kendini … olarak tanıtan şahıstan noter nezdinde düzenlenen satış sözleşmesi ile satın alındığını ve trafikte tescil ettirildiğini, bir süre sonra diğer davacı M. N. Edalı\’ya noterde satışının yapıldığını, aracı satın aldıklarında trafik kaydında çalıntı şerhi bulunmamasına rağmen, trafikte davacı M. N. Edalı adına tescil ettirmek isterken çalıntı olduğu iddiası ile araca el konulduğunu, davalı …\’ın aracını rızaen 3. kişiye vadeli olarak satıp teslim etmesine rağmen parasını alamayınca aracın çalındığını iddia ederek suç duyurusunda bulunduğunu belirterek, muarazanın giderilmesi ile aracın davacılardan M. N. Edalı\’ya teslimi ve adına tescilini talep etmişlerdir. Davalı- karşı davacı …, dava konusu minibüsün kendi adına tescilli iken, sahte sürücü belgesi düzenlenerek davacılardan …\’a satışının yapıldığını, satışın sahte belgelerle yapılması nedeniyle hukuki geçerliliğinin bulunmadığını, diğer davacı M. N. Edalı\’nın aracı satın aldığı tarihte trafik kayıtları üzerinde tedbir bulunduğunu ileri sürerek, trafik kaydının iptali ile kendi adına tescili ve aracın teslimini talep etmiştir. Mahkemece yapılan yargılama sonucunda; sahte belgeler kullanılarak araç maliki olmayan 3. kişi tarafından yapılan işlemin yok hükmünde olduğu, davalı – karşı davacı … ile dava dışı 3. şahıs M. B. Elçi arasında yapılan harici satış sözleşmesinin 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu\’nun 20/d maddesi uyarınca araç mülkiyetini nakle elverişli olmadığı ve mülkiyet devrinin gerçekleşmediği, ancak aracın ruhsatı ile birlikte güvene dayalı olarak kayıt malikinin elinden çıktığını, gerek …, gerek … ve M. N. Edalı\’nın kendini M. B. Elçi olarak tanıtan kişi ile birlikte ve diğerlerini zarara uğratmak maksadı ile hareket ettiğine dair herhangi bir delil ve kanaat verici emare bulunmadığı, bu nedenle emin sıfatıyla zilyetten araç iktisap eden … ve M. N. Edalı\’nın iyi niyetli olup olmadıkları sorununun çözümlenmesi gerektiğini, davacı-karşı davalıların Savcılık dosyasındaki ifadeleri ve noter satış belgeleri ve tüm dosya kapsamına göre iyi niyet koşulları oluşmadığı kanaatine varılarak asıl davanın reddi ile karşı davada … adına oluşan trafik kaydının iptali ile araç malikinin … olduğunun tespitine ve aracın aynen teslimine karar verilmiştir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu 988. maddesi; bir taşınırın emin sıfatıyla zilyedinden o şey üzerinde iyi niyetle mülkiyet veya sınırlı ayni hak edinen kimsenin edinimi, zilyedin bu tür tasarruflarda bulunma yetkisi olmasa bile korunur hükmünü öngörmektedir. Bir malın zilyedi, onu başkasına emanet etmiş olmayıp, çaldırma, gasp, unutma gibi bir sebeple elinden çıkarmış bulunuyorsa, 3. şahıs böyle bir malı iyi niyetle iktisap etmiş olsa dahi onun iktisabı geçerli değildir. Gerçekten Türk Medeni Kanunu’nun 902/1. maddesi bu hususta gayet açıktır: Yedinden sirkat olunan veya kendisi tarafından kaybedilen veya rızası olmaksızın diğer herhangi bir suretle elinden alınan bir menkulün zilyedi beş sene müddet zarfında istihkak davası ikame edebilir. Görülüyor ki kanun iyi niyetin korunması hususunda, emaneten bırakılan mallarla, sahibinin elinden rızası olmadan çıkan mallar hususunda bir ayırım yapmıştır. Bu ayırım şu düşünceye dayanmaktadır; malı başkasına emaneten bırakan kimse az çok risk altına girmiş ve emaneten verdiği şeyin alan tarafından başkasına geçirilmesi tehlikesini göze almış sayılabilir. Oysa bir malı rızası olmadan elinden çıkaran kimsenin böyle bir riske önceden katlandığı söylenemez. Böyle olunca, bir malı iyi niyetle iktisap eden 3. şahsın menfaati, malı emaneten veren kimsenin menfaatine tercih edilmekte, rızası olmadan malını elinden çıkaran kimsenin menfaatine ise feda edilmemektedir. Sahibinin elinden rızası olmadan çıkan bir şeyi, iyi niyetli 3. şahıs bir açık artırmadan, pazardan veya bu gibi eşyayı satan bir kimseden iktisap ederse asıl mal sahibinin gerek bu şahıs gerekse daha sonraki müktesipler aleyhinde açacağı iade davasını kazanabilmesi şöyle bir şarta bağlanmıştır; Böyle hallerde, iyi niyetli 3. şahsın bu malı iktisap etmesi için verdiği bedel, iadeyi isteyen davacı, yani asıl mal sahibi tarafından ona iade edilmelidir. Eğer bu şart yerine getirilmezse, yargıç, asıl mal sahibinin açacağı iade davasını kabul edemez. Hukuk Genel Kurulunun 25/09/2002 tarih, 2002/4-608 E, 2002/643 K sayılı ilamında da aynı hususlara değinildiği görünmektedir. Somut olayda davalı- karşı davacı …, kendi adına kayıtlı minibüs ve ruhsatı, kendini M. B. Elçi olarak tanıtan bir şahsa harici satış sözleşmesi ile devretmiş, dolayısıyla araç malikinin elinden rıza ile çıkmıştır. O halde emin sıfatı ile zilyetten araç iktisap eden davacı-karşı davalı … Arslan ve M. N. Edalı\’nın iyi niyetli olup olmadıkları hususunun irdelenmesi gerekir. Gerek Savcılık soruşturması gerek mahkemenin kabulüne göre davacı-karşı davalıların kendini M. B. Elçi olarak tanıtan kişi ile birlikte ve diğerlerini zarara uğratmak maksadı ile hareket ettiğine dair herhangi bir delil ve kanaat verici emare bulunamamış, haklarındaki ceza soruşturması takipsiz bırakılmıştır. Mahkemece, deliller ve dosya kapsamı yanlış değerlendirilerek iyi niyetli olmadıkları sonucuna ulaşılması doğru değildir. O halde, davalı- karşı davacı …\’in iade davasını kazanabilmesi için davacılardan M. N. Edalı\’nın noter satış bedeli olarak ödediği 26.000,00 TL bedeli, kendisine iade etmesi gerekir. Mahkemece, bedelin ödenmemesi halinde iade davasının reddine karar verilmesi gerekirken, ödeme gerçekleşmeden aracın … adına tespit ve teslimine karar verilmesi usul ve yasaya uygun bulunmamış kararın bozulması gerekmiştir.\” gerekçesiyle davacı-karşı davalı M. N. Edalı mirasçıları yararına oybirliğiyle bozulmasına karar verilmiş, davacı- karşı davalı … vekilince karar düzeltme isteminde bulunulması üzerine bu kez Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 06.05.2013 gün ve 2013/3865 E., 2013/8101 K. sayılı kararı ile; \”…Dava, trafik kaydının iptali, eski malik adına tescili, araç teslimi istemlerine ilişkindir. Mahkemece asıl davanın reddine, karşı davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, hükmün davacılar-karşı

Sahte Belgelerle Noterde Yapılan Araç Satışı Nedeniyle Trafik Kaydının İptali Davası Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Tapu Sicilinin Tutulmasında Devletin Sorumluluğu ve Tapu İptali Nedeniyle Tazminat Davası

Tapu Sicilinin Tutulmasında Devletin Sorumluluğu ve Mahkeme Kararıyla Tapu İptali Nedeniyle Tazminat Davası Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/2022 Karar No: 2018/1168 Karar Tarihi: 06.06.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 23.11.2010 gün ve … sayılı karar, davacı Temeltaş Sanayi Ticaret Ltd. Şti. vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin 17.06.2013 gün ve 2013/7335 E., 2013/12648 K. sayılı kararı ile; “…Dava, tapu kaydının mahkeme kararı ile iptal edilmesi nedeniyle uğranılan zararın 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1007. maddesi uyarınca tazmini istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekilince temyiz edilmiştir. Dosyada bulunan kanıt ve belgelerden; Bornova … köyünde yapılan kadastro çalışmalarında ilk maliki adına tespit ve tescil edilen 20 parsel sayılı taşınmazı, davacının 1990 yılında, tapu kaydında orman olduğuna dair hiçbir şerh ya da kısıtlama bulunmaksızın satın aldığı, ne var ki; sonradan orman idaresi tarafından İzmir 8. Asliye Hukuk Mahkemesine açılıp 2005/410 Esas sayılı dosya üzerinden görülen davada, taşınmazın orman olması nedeniyle davacı adına oluşan tapu kaydının iptaline karar verilmesi üzerine tazminat istemli işbu davanın açıldığı anlaşılmıştır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun “Sorumluluk” kenar başlığını taşıyan 1007. maddesinde “Tapu sicilinin tutulması nedeniyle uğranılan zararlardan Devlet sorumludur. Devlet zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilere rücu eder.” hükmü yer almakta olup, burada, Devletin sorumluluğu kusursuz sorumluluktur. Kusursuz sorumluluk, tapu siciline bağlı çıkarların ve aynî hakların yanlış tescili sonucu değişmesi ya da yitirilmesi ile bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü; sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğan zararları da ödemekle yükümlüdür. Kusurun varlığı ya da yokluğu, Devletin sorumluluğu için önem taşımayıp, sadece Devletin memuruna rücuu halinde iç ilişkide önemlidir. Açıklanan nedenlerle; davacının, üzerinde orman olduğuna dair hiçbir şerh ve kısıtlama bulunmaksızın 1990 yılında tapuda yapılan resmi işlemle satın aldığı taşınmazın tapu kaydının, sonradan orman olması nedeniyle iptal edilmesi üzerine açılan işbu davada, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1007. maddesi anlamında Devletin sorumlu olduğu gözetilip, işin esasına girilerek, davacının zararı belirlenip, sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yasal olmayan gerekçelerle talebin reddine karar verilmesi, Doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, orman kabul edilen taşınmazın tapu kaydının iptal edilmesi nedeniyle 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1007. maddesi uyarınca uğranılan zararın tazmini istemine ilişkindir. Davacı şirket vekili, müvekkili şirketin tapu kaydına güven esasına dayanarak 24.12.1990 tarihinde dava konusu taşınmazın 6093/31810 hissesini satın aldığını, ancak taşınmaza ait tapu kaydında hiç bir sınırlama olmamasına karşın İzmir 8. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2005/410 E., 2008/3 (53) K. sayılı kararı ile taşınmazın orman olarak kabul edildiğini ve bu nedenle de tapusunun iptal edildiğini, davacı şirketin bundan zarar gördüğünü, iptal edilen yerin metrekare değerinin en az 75,00 TL olduğunu, müvekkil şirket kendi hisselerine tekabül eden 6093 metrekare yerin kıymetinin de bu hesaplama ile 456.975,00 TL olacağını ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik bu tutarın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı … Hazinesinden tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı … vekili davanın idari yargıda görülmesi gerektiğini, kaldı ki İzmir 8. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2005/410 E., 2008/3 (53) K. sayılı kararı ile İzmir ili Bornova ilçesi Kavaklıdere köyü 20 parselde kayıtlı taşınmazın orman olarak tesciline karar verildiğini ve söz konusu bu kararın kesinleştiğini, ancak tapuda Hazine adına kayıt işlemi yapılmadığını, bu itibarla davacı şirketin herhangi bir zararının da bulunmadığını, öte yandan davacı şirketin iddia ettiği zarar karşılığı istediği bedelin çok fahiş olduğunu belirterek haksız ve yasal dayanaktan yoksun davanın reddinin gerektiğini savunmuştur. Mahkemece dava konusu 20 parselde kayıtlı taşınmazın 6093 metrekarelik bölümünün davacı şirket tarafından 24.12.1990 tarihinde tarla vasfıyla satın alındığı, sonrasında ise aynı taşınmaz hakkında Orman Genel Müdürlüğü tarafından taşınmazın kesinleşmiş orman sınırları içerisinde kaldığından bahisle dava açıldığı ve İzmir 8. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2005/410 E., 2008/3 (53) K. sayılı kararı ile taşınmazın tapusunun iptali ile orman olarak tesciline karar verildiği, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1007. maddesine göre tapu sicillerinin tutulmasında devletin sorumluluğunun bulunduğu, yine 1024. maddeye göre bir ayni hak temelinde hukuki değil ise bunu bilen ya da bilmesi gereken kişilerin bundan dolayı ayrıca bir hak iddia edemeyecekleri ilkesinin benimsenmiş olduğu, davalı … Hazinesinin İzmir 8. Asliye Hukuk Mahkemesi dosyasında da davalı olarak yer aldığı, bu dosyanın temyiz edilmesi neticesinde yerel mahkeme kararını inceleyen Yargıtay 20. HD’nin 2008/13471 E., 2008/13723 K. sayılı kararında da taşınmazın orman olup, özel mülkiyete konu olmayan yerler içerisinde bulunduğunun kabul edildiği, buna rağmen bu durum bilinmesine karşın taşınmazın kötü niyetle satın alındığı, İzmir 8. Asliye Hukuk Mahkemesi dosyası içerisinde bulunan belgeler uyarınca bahsi geçen yerin sit alanı olduğunun sabit olduğu, öte yandan arazinin son durumunu gösteren fotoğraflar ve hâli hazır durumunun karşılaştırılması neticesinde taşınmazın ormanın açılmak suretiyle taşocağı hâline getirildiğinin gerek mahkeme gerekse Yargıtay kararında vurgulandığı, buna göre dava konusu taşınmazın satın alındığı anda davacının iyiniyetli olmadığı, taşınmazın sit alanı olduğu ve ormanla ilişkinin bulunduğunun başından beri bilindiği konusunda kesinleşmiş mahkeme kararının yer aldığı, buna göre davacı şirketin davalı Hazineden herhangi bir maddi talepte bulunmasının söz konusu olamayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Davacı Temeltaş Sanayi Ticaret Ltd. Şti. vekilinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece, yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece gerek mahkeme kararında gerekse Yargıtay kararında davalıların taşınmazın özel mülkiyete konu olamayacağını bildikleri hâlde bu yeri aldıklarının kabul edildiği, İzmir 8. Asliye Hukuk Mahkemesi dosyasının Yargıtay 20. HD tarafından incelendiği ve dosya içerisindeki bilgi ve belgeler neticesinde bahsi geçen yerin sit alanı olduğunun, taşınmazın ormanın açılması suretiyle taşocağı hâline getirildiğinin vurgulandığı, bu durumda taşınmazın satın alınmasında davacının iyiniyetli olmadığı yönünde kesinleşmiş mahkeme kararı bulunduğuna göre artık davacının davalı … Hazinesinden herhangi bir maddi talepte bulunmasının söz konusu olamayacağı, dolayısıyla somut olayın diğer arazileri orman sınırlarında kalan ve bedel davası açan kişilerin açtığı dava ile örtüşen bir dava olmadığı, en baştan beri iyiniyetli olmayan kişilerle iyiniyetli olduğu hâlde taşınmazı sadece orman sınırı olması nedeniyle elinden alınan kişilerin durumlarının farklı olmasının gerektiği, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1007. maddesinin tapu sicilinin tutulmasından doğan

Tapu Sicilinin Tutulmasında Devletin Sorumluluğu ve Tapu İptali Nedeniyle Tazminat Davası Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Siyasetçilere Yönelik Eleştiri Sınırı ve Kişilik Haklarına Saldırı Nedeniyle Manevi Tazminat Davası

Siyasetçilere Yönelik Eleştiri Sınırı ve Hakaret Nedeniyle Manevi Tazminat Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2017/1320 Karar No: 2018/986 K. Tarihi: 25.04.2018 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 16.07.2013 gün ve … sayılı kararın davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 09.06.2014 gün ve 2013/15545 E., 2014/9484 K. sayılı kararı ile, \”…Dava, basın yoluyla kişilik haklarının ihlaline dayalı manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, istemin reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir. Davacı, davalı tarafından yapılan basın açıklaması sırasında davalının kendisi hakkında \’\’….ağzından salyalar akarak koşan kim…\’\’ şeklinde hakaret içeren sözler kullandığını belirterek, manevi tazminat isteminde bulunmuştur. Davalı vekili, insanların da hayvanlar gibi salyalarının bulunduğu, müvekkilinin heyecan ve panik halini anlatmak için bu tabirleri kullandığını, hakaret kastının bulunmadığını belirterek, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Mahkemece, davacının konumu itibariyle sert eleştirilere katlanması gerektiği ve davalının tahkir kastının bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Basın özgürlüğü, Anayasanın 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Yasasının 1. ve 3. maddelerinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerde basının özgürce yayın yapmasının güvence altına alındığı görülmektedir. Basına sağlanan güvencenin amacı; toplumun sağlıklı, mutlu ve güvenlik içinde yaşayabilmesini gerçekleştirmektir. Bu durum da halkın dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren konularda bilgi sahibi olması ile olanaklıdır. Basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma ve yönlendirmede yetkili ve aynı zamanda sorumludur. Basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır. Bunun içindir ki, bu tür davaların çözüme kavuşturulmasında ayrı ölçütlerin koşul olarak aranması, genel durumlardaki hukuka aykırılık teşkil eden eylemlerin değerlendirilmesinden farklı bir yöntemin izlenmesi gerekmektedir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. Ne var ki basın özgürlüğü sınırsız olmayıp, yayınlarında Anayasanın Temel Hak ve Özgürlükler bölümü ile 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu\’nun 24 ve 25. maddesinde yer alan ve yine özel yasalarla güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması da yasal ve hukuki bir zorunluluktur. Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da, daha az üstün olan yararın daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Gerek yazılı ve gerekse görsel basın bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Yine basın, objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır. O anda ve görünürde var olup da sonradan gerçek olmadığı anlaşılan olayların yayınından da basın sorumlu tutulmamalıdır. Dava konusu basın açıklamasında kullanılan ifadeler değerlendirildiğinde; her ne kadar mahkemece, davalının sarf ettiği ifadelerin sert eleştiri niteliğinde olduğu gerekçesiyle davacının kişilik haklarına saldırı oluşturmadığı benimsenmiş ise de; davalı tarafından kullanılan \’\’….ağzından salyalar akarak koşan kim…\’\’ şeklindeki sözlerin davalının kişisel değer yargısı niteliğinde olmayıp, eleştiri sınırlarını aşan küçültücü ve hakaret niteliğinde olduğu, davacının kişilik haklarına saldırı amacı taşıdığı, eleştiri sınırlarını aştığı anlaşılmaktadır. Açıklanan gerekçelerle uygun bir manevi tazminata karar verilmesi gerekirken istemin tümden reddine karar verilmiş olması doğru değildir. Bu nedenle kararın bozulması gerekmiştir…\” gerekçesiyle oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, basın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili müvekkilinin Cumhuriyet Halk Partisi Malatya Milletvekili, davalının ise Adalet ve Kalkınma Partisi Adıyaman Milletvekili olduğunu, davalının 30.03.2012 tarihinde gerek yazılı, gerek görsel basın yayın organlarında yer alan açıklamalarında müvekkili hakkında aynen; \’\’ağzından salyalar akarak koşan kim, görüntülerde var\’\’ şeklinde sözler sarf ettiğini, davalının bu beyanının müvekkilinin siyasetçi kimliğini, onur ve haysiyetini aşağılayıcı ve tezyif edici mahiyette olduğunu; hiçbir siyasi, fikirsel eleştiri gayesi taşımayan ve ağır hakaret olan sözlerin kişilik haklarına saldırı teşkil ettiğini ileri sürerek 7.500,00 TL manevi tazminatın 30.03.2012 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı vekili insanların da hayvanlar gibi salyalarının bulunduğunu, müvekkilinin heyecan ve panik halini anlatmak için bu tabirleri kullandığını, hakaret kastının bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece AİHM kararlarında siyasetçilerin, başbakanın, bakanların ve milletvekillerin normal insanlara göre daha fazla eleştirilebileceği, çünkü toplumun önüne çıkarken bunu göze almış olacaklarının genel kabul gördüğü, davalının yapmış olduğu konuşmada davacının söz ve tavırlarını eleştirdiği, davacının konumu itibariyle davaya konu sert eleştirilere katlanması gerekeceği, tahkir kastının bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece önceki karardaki gerekçeler tekrar edilerek direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davacı vekili temyiz etmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, davalının yaptığı basın açıklaması sırasında davacı hakkında \’\’….ağzından salyalar akarak koşan kim…\’\’ şeklindeki sözlerinin ifade özgürlüğü kapsamında korunması gereken kişisel değer yargısı niteliği taşıyıp taşımadığı, eleştiri sınırlarını aşıp aşmadığı ve davacının kişilik haklarına saldırı teşkil edip etmediği, buradan varılacak sonuca göre davalının manevi tazminatla sorumlu tutulup tutulamayacağı noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar, manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi (TMK m.24), isme saldırı (TMK m.26), nişan bozulması (TMK m.121), evlenmenin butlanı (TMK m.158/2), boşanma (TMK m.174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma (6098 sayılı TBK m.58) durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (TBK m.58) olarak sıralanabilir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu\’nun 24. maddesi ile 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır. TMK\’nın 24. maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin

Siyasetçilere Yönelik Eleştiri Sınırı ve Kişilik Haklarına Saldırı Nedeniyle Manevi Tazminat Davası Read More »