AİHM Kararları

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

AİHM Yasak Kararı: Suçun Manevi Unsuru ve Kanunsuz Ceza

AİHM Yasak Kararı: Suçun Manevi Unsurunun Oluşup Oluşmadığı Değerlendirilmeden Örgüt Üyeliği Suçlamasıyla Ceza Verilmesi © Kanunsuz Ceza Olmaz ilkesinin ihlaline ilişkin AİHM Yasak Kararı kesindir ancak redaksiyonel / editöryal revizyona tabi olabilir. AİHM Yasak Kararı (Büyük Daire)’nın bu gayriresmi çevirisi, İnsan Hakları Hukukçusu ve AİHM Eski Hukukçusu Dr. Orhan ARSLAN tarafından yapılmıştır. 2026. Tercümana atıfta bulunmak kaydıyla alıntı yapılabilinir. AİHM Yasak Kararı’nın tam metni için tıklayınız. AİHM Yasak Kararı (Başvuru No: 17389/20) Büyük Daire – Karar Dava, başvurucunun 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 314. maddesinin 2. fıkrası uyarınca silahlı terör örgütü üyeliği suçundan mahkum edilmesi ve ayrıca Çorum Cezaevi’nde cezasını çekmesi sırasında maruz kaldığı gözaltı koşullarıyla ilgilidir. Dava, Sözleşme’nin 7. ve 3. maddeleriyle ilgili sorunları gündeme getirmektedir. Dava, 2 Nisan 2020 tarihinde Türk vatandaşı Şaban Yasak (“başvurucu”) tarafından İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Mahkeme’ye Türkiye Cumhuriyeti aleyhine yapılan başvurudan (no. 17389/20) kaynaklanmaktadır. Başvuru, başlangıçta Mahkeme’nin İkinci Dairesi’ne tahsis edilmiştir (Mahkeme İçtüzüğü’nün 52. maddesinin 1. fıkrası). 19 Şubat 2021 tarihinde Hükümete, Sözleşme’nin 3. ve 7. maddeleri kapsamındaki başvurucunun şikayetleri tebliğ edilmiştir. Başvurunun geri kalan kısmı (özellikle başvurucunun 6. madde kapsamındaki şikayeti), İçtüzüğün 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca kabul edilemez ilan edilmiştir. 27 Ağustos 2024 tarihli bir kararda, İkinci Bölüm Dairesi, Çorum Cezaevi’ndeki gözaltı koşullarına ilişkin Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamındaki şikayeti ve ayrıca 7. madde kapsamındaki şikayeti oybirliğiyle kabul edilebilir bulmuştur. 2. Daire, başvurunun geri kalan kısmını ise oybirliğiyle kabul edilemez bulmuştur. Ayrıca, daire, oybirliğiyle, Sözleşme’nin 3. veya 7. maddesinin ihlal edilmediği sonucuna varmış, Yargıç Krenc’in mutabık görüşü karara eklenmiştir. 26 Kasım 2024 tarihinde başvurucu, Sözleşme’nin 43. maddesi uyarınca davanın Büyük Daire’ye sevk edilmesini talep etmiştir. 16 Aralık 2024 tarihinde Büyük Daire’nin bir heyeti bu talebi kabul etmiştir. Büyük Daire’nin üyeleri, Sözleşme’nin 26. maddesinin 4. ve 5. fıkraları ile Kural 24’ün hükümlerine göre belirlenmiştir. Başvurucu ve Hükümet, davanın esası hakkında ayrı ayrı ek yazılı görüşler sunmuştur (Kural 59 § 1). Ayrıca, Büyük Daire Başkanı tarafından yazılı usule müdahil olmaya davet edilen Birleşmiş Milletler Terörle Mücadele ve İnsan Hakları Özel Raportörü Ben Saul’dan üçüncü taraf görüşleri alınmıştır (Sözleşme’nin 36. maddesinin 2. fıkrası ile İçtüzüğün 44. maddesinin 3. fıkrası ve 71. maddesinin 1. fıkrası). Büyük Daire Başkanı, Avrupa Ceza Avukatları Birliği ve İtalyan İnsan Hakları Federasyonu’na (FIDU) yazılı usulde müdahale izni vermiş olup, bu kuruluşlardan da yazılı görüşler alınmıştır (ibid.). 7 Mayıs 2025 tarihinde Strazburg’daki İnsan Hakları Binası’nda kamuya açık bir duruşma gerçekleştirilmiştir. Sözleşmenin 7. Maddesinin İhlali İddiası Başvuran, mahkum edildiği fiillerin, işlendiği iddia edilen tarihte yasal olduğunu ve yetkililerin bu fiiller için cezai sorumluluk yükleyerek ilgili hukuk kurallarını geniş bir şekilde yorumladıklarını ve böylece Sözleşme’nin 7. maddesinde yer alan “kanunsuz ceza olmaz” ilkesini keyfi bir şekilde göz ardı ettiklerini ileri sürmüştür. Söz konusu maddenin ilgili kısmı şu şekildedir: “1. Hiç kimse, işlendiği zaman ulusal veya uluslararası hukuka göre suç oluşturmayan bir eylem veya ihmalden dolayı suçlu bulunamaz. Aynı biçimde, suçun işlendiği sırada uygulanabilir olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez…” A. Daire Kararı Daire, oybirliğiyle, Sözleşme’nin 7. maddesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir. Bu sonuca varırken, öncelikle mevcut davanın, mahkumiyetin esas olarak ByLock iletişim uygulamasının kullanımına dayandığı ve 314. Maddenin 2. fıkrası kapsamındaki suçun unsurlarının bireysel olarak ispatlanmadığı Yüksel Yalçınkaya v. Türkiye ([GC], no. 15669/20, 26 Eylül 2023) davasında ele alınan durumdan farklı olduğunu vurguladı. Ancak Mahkeme, mevcut davada başvurucunun silahlı terör örgütü üyeliği suçundan suçlu bulunduğunu ve esasen 2011 ile 2014 yılları arasında işlenen fiiller nedeniyle ve çok çeşitli delillere dayanılarak yukarıda belirtilen hüküm uyarınca mahkum edildiğini belirtmiştir. Yasanın erişilebilirliği ile ilgili olarak, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 314. maddesinin 2. fıkrasının, söz konusu dönemden çok önce, 1 Haziran 2005 tarihinden itibaren yürürlükte olduğunu belirtmiştir. (AİHM Yalçınkaya Kararı’nın Türkçe Çevirisine ve karara ilişkin değerlendirmelere sitemizden ulaşabilirsiniz.) Daire, başvuranın yetkililerin onu mahkum ederken Sözleşme’nin 7. maddesini iki açıdan ihlal ettiğini iddia ettiğini belirtmiştir: İlk olarak, FETÖ/PDY, başvuranın suçlandığı fiilleri işlediği iddia edilen tarihte “silahlı terör örgütü” olarak tanımlanmamıştır. İkinci olarak başvuran, yasal fiilleri ve ilgili kanunların geniş yorumlanmasının sonucu olarak mahkum edilmiştir. FETÖ/PDY’nin terör örgütü olarak tanımlanmasıyla ilgili olarak, Daire, başvurucunun, olayın gerçekleştiği tarihte FETÖ/PDY’nin terör örgütü olarak yasal olarak tanınmadığı gerekçesiyle 7. maddenin ihlal edildiğini iddia ettiğini belirtmiştir. Ancak Daire, Türk hukukuna göre, bir grubun henüz yasal olarak terör örgütü olarak sınıflandırılmamış olmasının, üyelerinin bilerek ve isteyerek hareket etmiş olmaları koşuluyla, önceki eylemleri için cezai sorumluluğunu ortadan kaldırmadığını belirtmiştir. Dolayısıyla, Daire’ye göre asıl mesele, söz konusu dönemde FETÖ/PDY’nin resmi olarak terör örgütü olarak sınıflandırılıp sınıflandırılmadığı değil, iç hukuk ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 314. maddesinin 2. Fıkrası ile 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nda ve Yargıtay içtihadında tanımlanan suçun unsurları ışığında başvurucunun mahkumiyetinin öngörülebilir olup olmadığıydı. Başvuranın, yasal fiilleri nedeniyle ve ilgili kanunların geniş yorumlanması sonucu mahkum edildiği yönündeki iddiasına ilişkin olarak, Daire öncelikle ilgili hükümleri ve bunların yerel mahkemeler tarafından yapılan yorumlarını inceledi. Yüksel Yalçınkaya kararına atıfta bulunarak, suçun Türk hukukunda Sözleşme’nin 7. maddesindeki yasallık ilkesine uygun olarak tanımlandığını belirtmiştir. (AİHM Yalçınkaya Kararı’nın Türkçe Çevirisine ve karara ilişkin değerlendirmelere sitemizden ulaşabilirsiniz.) Suçun maddi ve kasıt unsurlarına ilişkin olarak, Daire, başvurucunun yasalara uyan bir tüzel kişilik kapsamında hareket etmediğini, ancak öğrencileri üye yapmak ve kamu kurumlarına sızmak amacıyla tasarlanmış faaliyetlere katıldığını ve yerel mahkemelerin, bu faaliyetlerin, üniversite giriş sınavlarında ve memuriyet seçmelerinde hile gibi yasadışı eylemlere de başvurmuş olan örgütün amaçlarını gerçekleştirmek amacıyla gizlice yürütüldüğünü tespit ettiğini belirtmiştir. Dolayısıyla, Dairenin görüşüne göre, suçun maddi unsuru, başvuranın kendisini örgütün emrine vermiş olması, örgütün hiyerarşik yapısına entegre olmuş olması ve örgütün adına gizli, yoğun ve sürekli faaliyetlerde bulunmuş olması gerçeğinde yatmaktadır. Kasıt unsuruna ilişkin olarak, Daire bu davayı, sadece ByLock’un kullanılmasıyla terör örgütü üyeliğinin kasıtlı olarak kabul edildiği Yüksel Yalçınkaya davasından ayırmıştır. Mevcut davada Daire, yerel mahkemelerin, başvuranın örgütün gizli yapısındaki aktif rolünü gösteren çok çeşitli delillere dayanarak suç kastını tespit ettiğini belirtmiştir. Ayrıca, Daire, yerel mahkemelerin içtihadına atıfta bulunarak, sanığın FETÖ/PDY’nin gerçek niteliğinden habersiz olduğunu iddia etmesi durumunda, bu iddianın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 30. maddesi uyarınca, hata bağlamında değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Bu değerlendirme, sanığın örgüt içindeki konumunu ve kendisine isnat edilen fiillerin niteliğini ele almalıdır. Daire, yerel mahkemelerin kasıt unsuruna ilişkin yorumunun öngörülebilir ve ceza hukuku

AİHM Yasak Kararı: Suçun Manevi Unsuru ve Kanunsuz Ceza Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Kanunsuz Ceza Olmaz İlkesinin İhlali Nedeniyle 2420 Kişi Hakkında Verilen AİHM Kararları

Kanunsuz Ceza Olmaz İlkesinin İhlali Nedeniyle 2420 Kişi Hakkında Verilen AİHM Kararları AİHM Bozyokuş ve Diğerleri Kararı (Başvuru No: 39586/20 ve diğer 131 Başvuru) © Kanunsuz Ceza Olmaz ilkesinin ihlaline ilişkin AİHM Bozyokuş ve Diğerleri Kararı kesindir ancak redaksiyonel / editöryal revizyona tabi olabilir. Kararın gayriresmi çeririsi, İnsan Hakları Hukukçusu ve AİHM Eski Hukukçusu Dr. Orhan ARSLAN tarafından yapılmıştır. 2025. Tercümana atıfta bulunmak kaydıyla alıntı yapılabilinir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Daire), Bozyokuş ve Diğerleri – Türkiye davasında şu hususları dikkate alarak: Başvuru sahipleri (“başvuranlar”) tarafından, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme (“Sözleşme”) Madde 34 uyarınca, belirtilen çeşitli tarihlerde Mahkemeye Türkiye Cumhuriyeti aleyhine yapılan başvurular; Sözleşmenin 6. maddesinin 1. fıkrası (adil yargılanma hakkı) ve 7. maddesi (kanunsuz ceza olmaz) uyarınca şikayetlerin, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Sayın Abdullah Aydın aracılığıyla temsil edilen Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesi kararı; Tarafların gözlemleri; Hükümetin başvuruların bir Komite tarafından incelenmesine yönelik itirazının reddedilmesi kararı; 25 Kasım 2025 tarihinde gizli bir şekilde istişarede bulunduktan sonra, O tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı sunar: Davanın Konusu 1. Dava, Türk makamları tarafından “Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapısı” (bundan sonra “FETÖ/PDY” olarak anılacaktır) olarak tanımlanan ve 15 Temmuz 2016’da Türkiye’de gerçekleşen darbe girişiminin arkasında olduğu düşünülen silahlı terör örgütüne üyelik suçundan başvuranların mahkumiyetleriyle ilgilidir. Mevcut başvuruların daha geniş iç hukuk arka planı ve bağlamı, Mahkeme tarafından Yüksel Yalçınkaya v. Türkiye davasında ([BD], Başvuru No: 15669/20, §§ 10-22 ve 108-40, 26 Eylül 2023) ortaya konmuştur. (Anılan AİHM Yalçınkaya Kararı ve karara ilişkin değerlendirmelere sitemizden ulaşabilirsiniz.) 2. Başvuranların mahkumiyetleri, esasen “ByLock” adlı şifreli mesajlaşma uygulamasını kullanmalarına dayanmaktadır. Yerel makamlar ve mahkemeler, ByLock uygulamasının yalnızca FETÖ/PDY üyelerinin kullanımına yönelik olarak tasarlandığını ve bu uygulamanın kullanımının tespit edilmesinin, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 314. maddesinin 2. fıkrası uyarınca silahlı terör örgütüne üyelik suçundan mahkûmiyet için tek başına yeterli olduğunu değerlendirmiştir (aynı yer, §§ 155-65 ve 257). 3. Başvuranlar aleyhindeki diğer deliller, varsa, esas olarak ByLock kullanımının itirafı, bu uygulamanın kullanımını doğrulayan şifresi çözülmüş mesaj içeriği veya bu kullanıma tanıklık eden şahit ifadeleri; FETÖ/PDY ile bağlantılı olduğu düşünülen bir sendika, dernek ve/veya vakfa üyelik; yetkililer tarafından FETÖ/PDY’nin finansal yapısının bir parçası olarak kabul edilen Bank Asya’daki hesap işlemleri; FETÖ/PDY yanlısı yayınlar veya diğer görsel-işitsel materyallere sahip olma; FETÖ/PDY tarafından organize edildiği düşünülen gezilere katılım ve Türkiye’ye giriş ve çıkış kayıtları; FETÖ/PDY ile bağlantılı vakıflara bağışlar; FETÖ/PDY’yi desteklemek amacıyla yapıldığı düşünülen çeşitli gösterilere veya diğer örgütsel faaliyetlere katılım; örgüt lehine sosyal medya paylaşımları; FETÖ/PDY öğrenci yurtlarında veya konutlarında ikamet; örgütün diğer üyeleriyle iletişim kurmak için Kakao Talk veya Eagle gibi diğer mesajlaşma uygulamalarının kullanımı; HTS (Tarihsel Trafik Arama) kayıtları, aynı suçtan yargılanan diğer kişilerle yapılan iletişimleri veya örgüt üyeliğini düşündüren diğer dijital kanıtları; FETÖ/PDY’ye bağlı kurum, kuruluş veya şirketlerde çalışma ve/veya üyelik; bu tür çalışma ve/veya üyelikle ilgili veya FETÖ/PDY ile diğer bağlantılarla ilgili tanık ifadelerini içermektedir. Başvuranların bazılarında, ByLock uygulamasının kullanımının tespit edilmesinin, iletişimlerin niteliği ve içeriğinden bağımsız olarak mahkûmiyet için yeterli olduğu gerekçesiyle, ByLock bulgularının ve değerlendirme raporlarının (potansiyel olarak ByLock üzerinden yapılan iletişimlerin şifresi çözülmüş içeriğini de içeren) ayrıntılı olarak dosyaya sunulması beklenmeden mahkûmiyet kararı verilmiştir. 4. Başvuranların mahkumiyetlerine karşı Anayasa Mahkemesi’ne yaptıkları bireysel başvurular, Yargıtay’ın bu konudaki emsal kararlarını onaylayan içtihatlarına dayanarak, mahkeme tarafından kabul edilemez oldukları gerekçesiyle özetle reddedilmiştir (yukarıda belirtilen Yüksel Yalçınkaya, §§ 169-88’e bakınız). (Anılan AİHM Yalçınkaya Kararı ve karara ilişkin değerlendirmelere sitemizden ulaşabilirsiniz.) Mahkemenin Değerlendirmesi I. Başvuruların Birleştirilmesi 5. Başvuruların benzer konularını dikkate alan Mahkeme, bu başvuruları tek bir kararda birlikte incelemeyi uygun bulmuştur. II. Sözleşmenin 7. ve 6. Maddelerinin 1. Fıkrasının İhlali İddiası A. Sözleşmenin 7. Maddesinin İhlal Edildiği İddiası 6. Başvuranlar, FETÖ/PDY üyeliğinden dolayı 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 314. maddesinin 2. fıkrası uyarınca verilen mahkumiyet kararlarının, başta Demirhan ve diğerleri – Türkiye davasında (Başvuru No: 1595/20 ve diğer 238 başvuru, 29. madde, 22 Temmuz 2025) belirtilen nedenlerle, Sözleşme’nin 7. maddesinde yer alan kanunsuz ceza verilmemesi ilkesini ihlal ettiğinden şikayetçi olmuşlardır. (Anılan AİHM Demirhan ve Diğerleri Kararı’na sitemizden ulaşabilirsiniz.) 7. Hükümet, Demirhan ve Diğerleri Kararı’nda (aynı yer, §§ 31-34) özetlenen gözlemlerini yineledi. Mevcut başvuruların, Mahkemenin Yüksel Yalçınkaya Kararı’nda (yukarıda belirtilen) ele aldığı konulara benzer konuları gündeme getirdiği konusunda kendilerine bildirimde bulunulduğunu, ancak Mahkemenin o karardaki değerlendirmelerinin o davanın özel koşullarıyla ilgili olduğunu ileri sürdüler. Bu nedenle Mahkemenin, o kararda yapılan tespitleri mevcut başvurulara genellemekten kaçınması gerektiğini savundular ve her bir başvurucu aleyhindeki ceza yargılamasını kendi özel koşullarına göre değerlendirmeye davet ettiler. Özellikle, mevcut başvurulardaki mahkumiyetlerin yalnızca başvurucuların ByLock uygulamasını kullanmalarına dayanmadığını, Yüksel Yalçınkaya Kararı’nda (yukarıda belirtilen; yukarıdaki 3. paragrafta listelenen delillere bakınız) değerlendirilmeyen çok çeşitli başka delilleri de içerdiğini iddia ettiler. Söz konusu delillerle doğrudan temas halinde olan yerel mahkemeler, her bir başvuranın silahlı terör örgütüne üyeliğini, dosyalarındaki tüm unsurları dikkatlice değerlendirdikten sonra bireysel olarak tespit etmiştir. (Anılan AİHM Yalçınkaya Kararı ve karara ilişkin değerlendirmelere sitemizden ulaşabilirsiniz.) 8. Mahkeme, başvuranların Sözleşme’nin 7. maddesi kapsamındaki şikayetinin, Sözleşmenin 35. Maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi anlamında açıkça temelsiz olmadığını veya başka herhangi bir gerekçeyle kabul edilemez olmadığını tespit eder. Bu nedenle, şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar verilmelidir. 9. Esaslara gelince, Mahkeme, başvuranlardan bazılarının delillerinin, Yüksel Yalçınkaya davasında (yukarıda belirtilen) tartışma konusu olmayan materyaller içerdiğini gözlemlemektedir. Bununla birlikte, kendisine sunulan tüm materyalleri ve argümanları inceledikten sonra, Mahkeme, Demirhan ve Diğerleri davasında (yukarıda belirtilen, §§ 35-47) ayrıntılı olarak açıklanan nedenlerle, bu davada Yüksel Yalçınkaya davasındaki (yukarıda belirtilen, §§ 237-72) bulgularından sapmak için hiçbir neden bulmamaktadır. (Anılan AİHM Demirhan ve Diğerleri Kararı’na sitemizden ulaşabilirsiniz.) 10. Bu bağlamda, Yüksel Yalçınkaya davasında (yukarıda belirtilen) Sözleşmenin 7. ve 6. maddelerinin 1. fıkralarının ihlal edildiğine dair bulguların, özellikle yerel mahkemelerin ByLock kullanımına ilişkin değerlendirmesinden kaynaklandığı, buna göre ByLock kullanımının tespit edilen herkesin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 314. maddesinin 2. fıkrası uyarınca silahlı terör örgütüne üyelikten yalnızca bu gerekçeyle mahkûm edilebileceği belirtilmektedir (aynı yer, §§ 364, 413 ve 414). Bu nedenle, Yüksel Yalçınkaya Kararı’nda (yukarıda belirtilen, § 414) da altı çizildiği ve daha sonra Demirhan ve Diğerleri Kararı’nda (yukarıda belirtilen, § 38) tekrarlandığı üzere, o davada Sözleşmenin 7. ve 6. maddelerinin 1. fıkrasının ihlal edildiği yönündeki bulguya yol açan durumun, münferit bir olaydan kaynaklanmadığı veya o davanın özel koşullarına özgü bir

Kanunsuz Ceza Olmaz İlkesinin İhlali Nedeniyle 2420 Kişi Hakkında Verilen AİHM Kararları Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

AİHM Demirhan ve Diğerleri Kararı: ByLock Gerekçesiyle Ceza Verilmesi

AİHM Demirhan ve Diğerleri Kararı: Salt ByLock Kullanımı İddiasına Dayanan Mahkumiyet Kararları, Kanunsuz Suç ve Ceza Olmaz İlkesinin İhlalidir AİHM Demirhan ve Diğerleri Kararı (Başvuru No. 1595/20 ve Birleştirilen 238 Başvuru) © AİHM Demirhan ve Diğerleri Kararı, Sözleşme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar altında kesinleşecek olup redaksiyonel revizyona tabi olabilir. Madde 7 • Kanunsuz suç olmaz • Kanunsuz ceza olmaz Madde 6 § 1 (ceza) • Adil yargılama • Suçun maddi ve manevi unsurlarını bireyselleştirilmiş bir şekilde gerektiği gibi ortaya koymadan, şifreli mesajlaşma uygulaması ByLock’un kullanımına kesin olarak dayanan silahlı terör örgütü üyeliğinden mahkûmiyetler • Özellikle yerel mahkemelerin ByLock kullanımını nitelendirmesinden ve yargının ByLock delillerine ilişkin benimsediği tek tip ve küresel yaklaşımdan kaynaklanan Yüksel Yalçınkaya – Türkiye [BD] davasında tespit edilen ihlallerden ayrılmak için bir neden yoktur Madde 41 • Yüksel Yalçınkaya v. Türkiye [BD] davasında uygulanan yaklaşım: ihlallerin tespiti, uğranılan manevi zararlar için yeterli adil tazmin ve talep edilmesi halinde ceza yargılamasının yeniden açılması, diğer benzer ihlalleri önlemek veya gidermek için gerekli olabilecek genel tedbirlere halel gelmeksizin en uygun tazminat biçimi • Bu tür takip başvuruları bakımından herhangi bir masraf ve gider ödemesi verilmesi haklı değildir. (Anılan AİHM Yalçınkaya Kararı ve karara ilişkin değerlendirmelere sitemizden ulaşabilirsiniz.) Giriş 1. Dava, başvuranların, Türk makamları tarafından “Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması” (Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması, bundan sonra “FETÖ/PDY” olarak anılacaktır) olarak tanımlanan silahlı terör örgütüne üyelikten mahkûmiyetlerine ilişkindir. Söz konusu mahkûmiyetler, yerel mahkemelerin FETÖ/PDY üyelerinin münhasıran kullanımı için tasarladığına karar verdiği “ByLock” adlı şifreli mesajlaşma uygulamasının başvuranlar tarafından kullanılmasına kesin olarak dayandırılmıştır. Olaylar 2. Başvuru sahiplerinin listesi, AİHM kararı ekinde yer almaktadır. 3. Hükümet, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Sayın Abdullah Aydın tarafından temsil edilmiştir. 4. Tarafların ileri sürdüğü davanın olguları aşağıdaki şekilde özetlenebilir. I. Olayın Arka Planı 5. 15-16 Temmuz 2016 gecesi, kendilerine “Yurtta Sulh Konseyi” adını veren Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarından oluşan bir grup, demokratik yollarla seçilmiş Türkiye Cumhuriyeti Parlamentosu, Hükümeti ve Cumhurbaşkanını devirmeyi amaçlayan bir askeri darbe girişiminde bulundu. 6. Darbe girişimi sırasında, darbecilerin kontrolündeki 8.000’den fazla askeri personel, Parlamento binası ve Cumhurbaşkanlığı Külliyesi de dahil olmak üzere birçok stratejik devlet binasını bombalamış, Cumhurbaşkanı’nın kaldığı otele ve Başbakan’ın içinde bulunduğu konvoya saldırmış, Genelkurmay Başkanı’nı ve çok sayıda üst düzey generali rehin almış, çok sayıda kamu kurumuna saldırmış ve televizyon stüdyolarını işgal etmiş, Boğaziçi köprülerini ve İstanbul havalimanlarını tank ve zırhlı araçlarla kapatmış ve darbe girişimine karşı çıkmak için sokaklara çıkan göstericilere ateş açmıştır. Hükümet tarafından verilen rakamlara göre, söz konusu gece siviller de dahil olmak üzere 253 kişi hayatını kaybetti ve 2.740 kişi yaralandı. Hükümet ayrıca darbe girişimi sırasında F-16 savaş uçakları ve helikopterler de dahil olmak üzere yaklaşık 70 askeri uçak, 3 gemi, 74’ü tank olmak üzere 246 zırhlı araç ve yaklaşık 4.000 hafif silahın kullanıldığını belirtti. . Askeri darbe girişiminin ertesi günü, ulusal yetkililer, o dönemde Pensilvanya’da (Amerika Birleşik Devletleri) yaşayan ve FETÖ/PDY’nin lideri olarak kabul edilen Türk vatandaşı Fetullah Gülen ile bağlantılı şebekeyi suçladı. Yetkililer, darbe girişiminin sorumluluğunu Türk Silahlı Kuvvetleri’ne sızan FETÖ/PDY üyelerine yükledi. 8. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasal Düzene Karşı Suçlar Bürosu, 16 Temmuz 2016 tarihinde darbe girişimine ilişkin ceza soruşturması başlattı. Bu soruşturma kapsamında bölge savcılıkları, darbe girişimine karıştığı şüphesiyle yargılanan kişiler ile FETÖ/PDY ile bağlantısı olduğu şüphesiyle yargılanan kişiler hakkında ceza soruşturması başlattı. 9. Hükümet, 20 Temmuz 2016 tarihinde 21 Temmuz 2016 tarihinden itibaren doksan günlük bir süre için olağanüstü hal ilan etmiş olup, olağanüstü hal daha sonra her defasında doksan günlük süreler için yedi kez uzatılmıştır. 10. Türk makamları, 21 Temmuz 2016 tarihinde Avrupa Konseyi Genel Sekreterine, Sözleşme’nin 15. maddesi uyarınca bir askıya alma bildiriminde bulunmuştur (aşağıdaki paragraf 22’ye bakınız; Yüksel Yalçınkaya – Türkiye [BD], no. 15669/20, § 205, 26 Eylül 2023).  (Anılan AİHM Yalçınkaya Kararı ve karara ilişkin değerlendirmelere sitemizden ulaşabilirsiniz.) 11. 18 Temmuz 2018 tarihinde OHAL kaldırıldı. 12. Mevcut başvuruların daha geniş yerel arka planı ve bağlamı, Mahkeme tarafından Yüksel Yalçınkaya davasında (yukarıda anılan, §§ 10-22 ve 108-40) ortaya konmuştur. II. Başvuranların Mahkumiyetleri 13. Yukarıdaki 8. paragrafta belirtildiği üzere, darbe girişiminin ardından ülke genelindeki savcılıklar, FETÖ/PDY ile bağlantılı olduğundan şüphelenilen kişilere yönelik kapsamlı soruşturmalar başlatmıştır. Bu bağlamda, mevcut başvuranlar hakkında FETÖ/PDY üyeliğinden şüphelenilmesi nedeniyle cezai soruşturma başlatılmış ve daha sonra 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 314. maddesinin 2. fıkrası uyarınca silahlı terör örgütü üyeliği suçlamasıyla dava açılmıştır. 14. Başvurucular çeşitli tarihlerde FETÖ/PDY üyeliğinden mahkûm edilmiş ve bu mahkûmiyetler bölge adliye mahkemeleri ve Yargıtay tarafından onanmıştır. Mahkûmiyetler, başvurucuların, yerel mahkemelerin yalnızca FETÖ/PDY mensuplarının kullanımı için tasarlandığı yönündeki iddialarına, yani “ByLock” adlı şifreli mesajlaşma uygulamasını kullandıkları iddiasına dayandırılmıştır (bu konudaki Yargıtay’ın “önemli kararları” için bkz. yukarıda anılan Yüksel Yalçınkaya, §§ 155-65). Yerel mahkemeler ve makamlar, ByLock kullanımının tespit edilmesinin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 314. maddesinin 2. fıkrası uyarınca mahkûmiyet için tek başına yeterli olduğu görüşündedir (age., § 257). 15. Başvurucuların ByLock kullanımı, soruşturma makamları tarafından Türkiye Milli İstihbarat Teşkilatı (Milli İstihbarat Teşkilatı, bundan sonra “MİT” olarak anılacaktır) tarafından Litvanya’da bulunan mesajlaşma uygulamasının ana sunucusundan elde edilen ByLock verileri üzerinde yapılan incelemeler sonucunda tespit edilmiştir. Söz konusu veriler, yetkililerin başvurucuların ByLock kullanıcı kimlikleri, uygulamanın kullanıldığı cihazların telefon (veya IP) numaraları ve IMEI numaraları, uygulama sunucusuna ilk bağlantı tarihi ve tespit edilen toplam bağlantı sayısı hakkında bilgi edinmesini sağlamıştır (age., §§ 34, 55, 78 ve 80). Söz konusu bilgiler, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (“BTK”) tarafından temin edilen ve Türkiye’deki ByLock IP’lerine bağlantı yapıldığını gösteren internet trafiği verileri (CGNAT verileri olarak da bilinir) (age., §§ 119, 120, 177 ve 319) ve başvurucuların kullandıkları GSM hatlarına ait HTS (Geçmiş Trafik Sorgulama) kayıtları (age., § 80) ile doğrulanmıştır. 16. Başvurucular hakkında delil olarak, varsa, ByLock kullanıldığına dair ikrar, bu uygulamayı kullandığını doğrulayan şifrelenmiş mesaj içerikleri veya bu kullanımı doğrulayan tanık ifadeleri; FETÖ/PDY ile iltisaklı olduğu değerlendirilen sendika, dernek ve/veya vakfa üyelik; FETÖ/PDY iltisaklı kurum, kuruluş veya şirketlerde çalışma ve/veya üye olma veya bu çalışmayla ilgili tanık ifadeleri; yetkililerce FETÖ/PDY’nin mali yapısı içinde değerlendirilen Bank Asya’daki hesap hareketleri; FETÖ/PDY yanlısı yayın veya diğer görsel-işitsel materyal bulundurma; FETÖ/PDY tarafından düzenlendiği değerlendirilen seyahatlere katılma ve Türkiye’den çıkış ve giriş kayıtları; FETÖ/PDY iltisaklı vakıflara bağış yapma; FETÖ/PDY’yi desteklediği değerlendirilen çeşitli gösterilere katılma;

AİHM Demirhan ve Diğerleri Kararı: ByLock Gerekçesiyle Ceza Verilmesi Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

AİHM Budak ve Diğerleri Kararı: Tutukluluğun Hukuka Uygunluğuna ilişkin Yargı Denetiminin Etkisizliği

AİHM Budak ve Diğerleri Kararı: Somut Delil Olmadan Yasal Eylemler Nedeniyle Tutuklanma ve Tutukluluğun Hukuka Uygunluğuna ilişkin Yargı Denetiminin Etkisizliği AİHM Budak ve Diğerleri Kararı İkinci Bölüm – Karar © AİHM Budak ve Diğerleri Kararı nihaidir ancak redaksiyonel revizyona tabi olabilir. Kararın gayriresmi çeririsi, İnsan Hakları Hukukçusu ve AİHM Eski Hukukçusu Dr. Orhan ARSLAN tarafından yapılmıştır. 2025. Tercümana atıfta bulunmak kaydıyla alıntı yapılabilinir. Budak ve Diğerleri v. Türkiye davasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin 34. maddesi uyarınca, başvuru sahipleri tarafından, çeşitli tarihlerde Mahkeme’ye Türkiye Cumhuriyeti aleyhine yapılan başvurularla olarak; Suç işlendiğine dair makul şüphe bulunmadığı iddiası, ön duruşma tutukluluğunun emredilmesi ve uzatılmasında ilgili ve yeterli nedenlerin bulunmadığı iddiası, ön duruşma tutukluluğunun süresi ve tutukluluğun hukuka uygunluğuna ilişkin yargı denetiminin etkisizliği ile ilgili olarak Sözleşme’nin 5. maddesi uyarınca 23 Eylül 2025 tarihinde kapalı oturumda görüşülerek, aşağıdaki kararı vermiştir: Davanın Konusu 1. Mevcut başvurular, esas olarak 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminin ardından, Türk makamları tarafından “Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapısı” (Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması – bundan sonra “FETÖ/PDY” olarak anılacaktır) üyeliği şüphesiyle tutuklanmaları ve yargılama öncesi gözaltında tutulmalarıyla ilgilidir (daha fazla arka plan bilgisi için bkz. Akgün v. Türkiye , no. 19699/18, §§ 3-9 ve §§ 106-07, 20 Temmuz 2021). (Anılan AİHM Akgün Kararı’na sitemizden ulaşabilirsiniz.) 2. Başvuranlar, çeşitli tarihlerde, esas olarak 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 314. maddesi uyarınca cezalandırılabilir bir suç olan FETÖ/PDY üyeliği şüphesiyle tutuklanmış ve yargılama öncesi gözaltında tutulmuştur (bkz. Baş v. Türkiye, no. 66448/17, § 58, 3 Mart 2020 ). Yetkili adli makamlar, başvuranların gözaltılarına karşı yaptıkları itirazları reddetmiştir. 3. Takip eden ceza soruşturmaları ve yargılamalar sırasında çeşitli tarihlerde, yetkili adli makamlar başvuranların tutukluluğunun devamına karar vermiştir. 4. Dava dosyalarındaki bilgi ve belgelerden, başvuranların tutukluluk halinin devamına karar verilirken ve uzatılırken, yetkili adli makamların çeşitli delillere dayandıkları anlaşılmaktadır. Bu deliller arasında şunlar sayılabilir: (a) ByLock şifreli mesajlaşma uygulamasını kullanmak; (b) FETÖ/PDY ile bağlantılı olduğu iddia edilen Bank Asya’daki hesapları kullanarak FETÖ/PDY’ye mali destek sağlamak; (c) FETÖ/PDY’ye veya FETÖ/PDY ile bağlantılı kurumlara, ayrıntıları ve niteliği belirtilmeyen mali destek sağlanması; (d) FETÖ/PDY’yi destekleyen sosyal medya paylaşımları veya protestolara katılım; (e) FETÖ/PDY yanlısı yayınlara sahip olma; (f) FETÖ/PDY şüphelileriyle düzenli telefon görüşmeleri yapma; (g) söz konusu örgütle veya olağanüstü hal kanunlarıyla kapatılan bir örgütle bağlantılı kurumlarda çalışmak veya bu kurumların üyesi olmak; (h) görevden uzaklaştırılma veya işten çıkarılma; (i) seri numarası “F” olan Birleşik Devletler bir dolarlık banknotlara sahip olmak; (j) FETÖ/PDY şüphelileriyle yurt dışına seyahat etmek; (k) çocuklarını FETÖ/PDY ile bağlantılı olduğu iddia edilen bir eğitim kurumuna kaydettirmek; (l) tarihi, niteliği veya özellikleri belirtilmeyen toplantılara (sohbet) katılmak veya bu tür toplantılar düzenlemek; (m) FETÖ/PDY konutlarında kalmak; (n) FETÖ/PDY ile bağlantıları gösteren tanık ifadeleri; ve (o) örgütün emirleri doğrultusunda çeşitli diğer faaliyetlerde bulunmak. 5. Dava dosyalarına göre, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 100 ve 101. maddeleri uyarınca (bu hükümlerin metni için bkz. Kavala v. Türkiye, no. 28749/18, §§ 71-72, 10 Aralık 2019), yetkili adli makamların, başvuranların özgürlüklerinin kısıtlanması kararlarını sadece makul şüphelerin varlığına dayandırmakla kalmayıp, aynı zamanda silahlı terör örgütü üyeliği suçlamasının niteliği ve ciddiyeti ile bu suçun 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesinin 3. fıkrasında listelenen “katalog suçlar” arasında yer alması gerekçesiyle de gerekçelendirdikleri anlaşılmaktadır. Bireysel bir değerlendirme yapmadan, delillerin durumu ve başvuranların kaçma ve delilleri tahrif etme riskine de dayanmışlar ve bu koşullar altında tutukluluğun orantılı bir tedbir olacağına karar vermişlerdir. 6. Bu arada, başvuranlar, gözaltı kararlarına ilişkin olarak Anayasa Mahkemesine bir veya daha fazla bireysel başvuru yapmış ve, diğer hususların yanı sıra, suç işlediklerine dair makul şüphe bulunmadığını ve ön duruşma gözaltında tutulmalarına ilişkin kararı haklı gösterecek nedenlerin bulunmadığını ileri sürmüşlerdir. Başvurularının tümü Anayasa Mahkemesi tarafından kabul edilemez bulunmuştur. 7. Taraflarca sağlanan son bilgilere göre, başvurucuların çoğu, tutuklandıkları sırada mevcut olan veya yargılama sürecinin ilerleyen aşamalarında ortaya çıkan delillere dayanılarak, ilk derece mahkemeleri tarafından silahlı terör örgütü üyeliğinden mahkum edilmiştir. Ayrıca, bazı ceza yargılamalarının temyiz mahkemeleri veya Anayasa Mahkemesi nezdinde halen devam ettiği görülmektedir. Mahkemenin Değerlendirmesi I. Başvuruların Birleştirilmesi 8. Başvuruların benzer konuları göz önüne alındığında, Mahkeme bunları tek bir kararda birleştirerek incelemek uygun bulmuştur. II. Sözleşmenin 5. Maddesinin 1. Fıkrasının İhlali İddiası 9. Başvuranlar, Sözleşme’nin 5 § 1 (c) maddesi anlamında, özellikle ilk duruşma öncesi tutukluluklarını gerektiren bir suç işlediklerine dair makul şüpheye yol açan somut delil bulunmadığını ileri sürmüşlerdir. 10. Hükümet, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 141. maddesi uyarınca tazminat yoluna başvurmamış olan veya tazminat talepleri halen beklemede olan başvuru sahipleriyle ilgili olarak bu şikayetin kabul edilemez olduğunu ilan etmesini Mahkeme’den talep etmiştir. Ayrıca, başvuru sahiplerinin başvurularını yaptıktan sonra davalarındaki gelişmeleri Mahkeme’ye bildirmemiş olmaları nedeniyle, başvuruların başvuru hakkının kötüye kullanılması nedeniyle kabul edilemez olduğunu ilan etmesini Mahkeme’den talep etmiştir. 11. Mahkeme, Hükümet tarafından ileri sürülen benzer itirazların Türkiye aleyhine açılan diğer davalarda zaten reddedildiğini belirtmektedir (örneğin, yukarıda atıfta bulunulan Baş davası, §§ 118-21, ve Turan ve Diğerleri v. Türkiye davası, no. 75805/16 ve 426 diğerleri, §§ 57-64, 23 Kasım 2021) davalarında reddedildiğini belirtmekte ve mevcut davada bu bulgulardan sapmak için herhangi bir neden görmemektedir. Mahkeme bu nedenle, bu şikayetin Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça temelsiz olmadığını ve başka herhangi bir nedenle kabul edilemez olmadığını düşünmektedir. Bu nedenle, kabul edilebilir olduğu ilan edilmelidir. (Anılan AİHM Turan ve Diğerleri Kararı’na sitemizden ulaşabilirsiniz.) 12. Mahkeme, başvuranların ilk duruşma öncesi tutukluluğunun esas olarak (a) ByLock mesajlaşma uygulamasını kullanmaları; (b) FETÖ/PDY’yi finanse ettiği düşünülen bankacılık faaliyetleri; (c) FETÖ/PDY lehine sosyal medya paylaşımları veya protestolara katılım; (d) FETÖ/PDY yanlısı bazı yayınlara sahip olmaları; (e) FETÖ/PDY şüphelileriyle düzenli olarak telefon veya başka yollarla iletişim kurmaları; (f) FETÖ/PDY bağlantılı kurum ve kuruluşlarda çalışıyor olmaları ve/veya bu kurum ve kuruluşlara üye olmaları; (g) görevlerinden uzaklaştırılmaları veya işten çıkarılmaları; ve (h) seri numarası “F” olan Birleşik Devletler bir dolarlık banknotlara sahip olmaları. 13. Mahkeme, gözaltı kararlarının başvuranların ByLock mesajlaşma uygulamasını kullandıkları iddiasını dikkate aldığı ölçüde, ByLock’un kullanılması tek başına, başvuranların suçlandığı suçla ilgili olarak Sözleşme’nin 5 § 1 (c) maddesi anlamında “makul şüphe” oluşturmaya yetmediğini zaten tespit ettiğini belirtmektedir (bkz. Akgün, yukarıda atıfta bulunulan, §§ 151-85, 20 Temmuz 2021, ve Taner Kılıç v. Türkiye (no. 2), no. 208/18, §§ 102-03 ve 106-09, 31

AİHM Budak ve Diğerleri Kararı: Tutukluluğun Hukuka Uygunluğuna ilişkin Yargı Denetiminin Etkisizliği Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Belediyede Çalıştırılan Taşeron İşçilerin İrtibat ve İltisak Gerekçesiyle İşten Çıkarılması

Belediyede Çalıştırılan Taşeron İşçilerin Olağanüstü Hal Kapsamında İrtibat ve İltisak Gerekçesiyle İşten Çıkarılması Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Onat ve Diğerleri / Türkiye Davası İkinci Bölüm – Karar İrtibat ve İltisak Gerekçesiyle Taşeron İşçilerin İşten Çıkarılması: Madde 6 § 1 (medeni hukuk yönünden) • Adil yargılanma • Olağanüstü hal ilan edildikten sonra, çeşitli belediye yetkilileri tarafından taşeron olarak çalıştırılan özel şirketler tarafından istihdam edilen işçilerin, yasadışı yapılarla bağlantılı oldukları gerekçesiyle işten çıkarılmalarına ilişkin yargısal denetimin yetersiz olması • İlgili kanun hükmünde kararname, bireylerin işten çıkarılmalarını takiben yerel mahkemeler tarafından yürütülen yargısal denetime herhangi bir kısıtlama getirmemiştir • Yerel mahkemelerin, işten çıkarılmaları bağlamında başvuranlar aleyhinde devam eden veya tamamlanmış ceza yargılamalarının içeriğini ve ilgisini değerlendirmemesi Madde 6 § 2 • İş mahkemelerinin, başvuranlar aleyhinde devam eden veya tamamlanmış ceza yargılamalarının varlığının, söz konusu varsayılan bağlantılara dayanarak iş sözleşmelerinin feshedilmesi için geçerli gerekçeler oluşturabileceği yönündeki kararıyla masumiyet karinesi ihlal edilmemiştir Onat ve Diğerleri / Türkiye davasında, Daire hâlinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine yedi Türk vatandaşı (başvuranlar) tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM veya Mahkeme), İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (Sözleşme) 34. maddesi uyarınca, tabloda yer verilen çeşitli tarihlerde yapmış olduğu başvuruları (61590/19; 23504/20; 23505/20; 23786/20; 25016/20; 26550/20 ve 29728/20); Tüm başvurular açısından Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 2 maddesine ve 26650/20 no.lu başvurudaki başvuran dışındaki tüm başvuranlar açısından Sözleşme’nin 8. maddesine ilişkin şikâyetlerin Türk Hükümetine (Hükümet) bildirilmesi ve başvuruların geri kalanının kabul edilemez olduğunun beyan edilmesi kararını; ve tarafların beyanlarını dikkate alarak; 4 Mart 2025 tarihinde yapılan kapalı müzakereler sonucunda, Aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir: Giriş Dava, olağanüstü hal ilanının ardından başvuranların, Türkiye’nin güney doğusundaki çeşitli belediye yetkililerinin taşeronluğunu yaptığı farklı özel şirketler tarafından işçi olarak istihdam edilmelerine son verilmesi ve ardından iş mahkemeleri tarafından işten çıkarılmalarının yargısal denetime tabi tutulmasına ilişkindir. Başvuranların tümü, Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 2. maddelerinin – ve altıncı başvuran hariç olmak üzere – 8. maddesinin ihlal edildiğinden şikâyetçi olmuşlardır. Olaylar Hükümet kendi görevlisi olan Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi eski Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir. Dava konusu olaylar; taraflarca belirtildiği üzere ve taraflarca ibraz edilen belgelerden anlaşılacağı şekilde aşağıdaki gibi özetlenebilir. Arka Plan Bilgileri Türkiye’nin Güney Doğusunda 2015 Yılında Gerçekleşen Olaylar Hükümet, 2015 yazından itibaren Türk güvenlik güçleri ile silahlı terör grupları arasında yaşanan ve “hendek olayları” olarak bilinen çatışmaların tırmanışa geçmesinin somut davanın genel bağlamıyla ilgili olduğu kanaatindedir. “Kürt sorununa” kalıcı ve barışçıl bir çözüm bulmak amacıyla 2012 yılının sonlarında başlatılan barış süreci sayesinde nispeten sakin geçen bir dönemin ardından, 2015 yazında PKK (Kürdistan İşçi Partisi) ile bağlantılı yasadışı silahlı grupların çatışmaları yoğunlaştırması nedeniyle Türkiye’nin güney doğusundaki güvenlik durumu kötüleşmiştir. Bu silahlı gruplar, silahlı saldırılar gerçekleştirmenin yanı sıra, bölgede sosyal hayatı ve kamu düzenini bozmak için, bazıları patlayıcı yerleştirilmiş hendekler kazmak ve bazı mahallelerde barikatlarla yolları kapatmak gibi başka yollara da başvurmuşlardır (bk. Elçi / Türkiye (k.k.), no. 63129/15, § 4, 29 Ocak 2015 ve Selahattin Demirtaş / Türkiye (no. 2) [BD], no. 14305/17, §§ 28-41, 22 Aralık 2020). Hükümete göre, PKK belediyelere sızmış ve seçilmiş belediye başkanları aracılığıyla bu belediyelerin lojistik ve mali kaynaklarını yasadışı faaliyetleri için kullanmıştır. Örnek olarak Hükümet, ölen PKK üyelerinin yakınlarının bu belediyelerde istihdam edildiğini; belediyelerin gençlik ve kadın merkezlerinin örgüte eleman bulmak için kullanıldığını; belediye fonlarının PKK’yı finanse etmek için kullanıldığını ve belediye hizmet araçlarının bombalı saldırılarda ve yasadışı örgütün diğer lojistik ihtiyaçları için kullanıldığını kaydetmiştir. 15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi 15 Temmuz 2016 darbe girişimi ve olağanüstü hal ilanı Yüksel Yalçınkaya / Türkiye ([BD], no. 15669/20, §§ 10-17, 26 Eylül 2023) kararında özetlenmiştir. Olağanüstü hal 21 Temmuz 2016’dan 18 Temmuz 2018 tarihine kadar yürürlükte kalmıştır. Olağanüstü hal süresince Bakanlar Kurulu çeşitli kanun hükmünde kararnameler çıkarmıştır. Bu kararnamelerden biri olan ve 23 Temmuz 2016 tarihli Resmi Gazete yayımlanan 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (bk. Pişkin / Türkiye, no. 33399/18, § 33, 15 Aralık 2020), bir bakanlığa bağlı tüm kurumlarda terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara, üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilen her türlü personelin kamu görevinden çıkarılması şart koşulmuştur. Başvuranların İşten Çıkarılması ve Yerel Mahkemelerdeki İşe İade Davaları 23 Temmuz 2016 tarihli 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin yürürlüğe girmesinin ardından, kamu kurumları güvenlik değerlendirmeleri yaparak özel taşeron şirketlerden terör örgütüne üye, mensubiyeti, iltisaklı ya da irtibatlı olduğunu düşündükleri çalışanların işten çıkarılmasını talep etmiştir. Sonuç olarak, çeşitli tarihlerde, başvuranları istihdam eden özel taşeron şirketler, başvuranlara tebligatta bulunarak ivedilikle geçerli olmak üzere işlerine son vermişlerdir. Başvuranlar, işlerine iade edilmeleri talebiyle iş mahkemelerince dava açmışlardır. Başvuranlar, işten çıkarılmalarının 4857 sayılı İş Kanunu anlamında geçerli gerekçelere dayanmadığını ve Kanun’da belirtilen usul hükümlerine uyulmadığını ileri sürmüşlerdir. Başvuranlar bu nedenle, işlerine iadelerini ve dört aylık maaşlarına eşdeğer bir tazminat talep etmişlerdir. Başvuranlar işverenlerinin kendilerini işlerine iade edilmemelerine karar vermesi halinde, kendilerine sekiz aylık maaşlarına eşdeğer bir tazminat ödenmesi gerektiğini de eklemişlerdir. Yargılamalar sırasında iş mahkemeleri taşeron temin eden özel sektör kuruluşlarından ve belediye işverenlerinden başvuranların sözleşmelerinin feshine ilişkin belgeleri talep etmiş ve Ulusal Yargı Ağı Projesi (UYAP) aracılığıyla ilgili kamu kurumlarından başvuranların işten çıkarılmasını haklı kılabilecek bir ceza soruşturması ve kovuşturması olup olmadığına ilişkin bilgi talep ederek re’sen bir soruşturma yürütmüştür. İş mahkemeleri, toplanan bilgilere dayanarak Ek II’de belirtilen tarihlerde davaların reddine karar vermiştir. İş mahkemesi sadece başvuran Doham Onat’ın (başvuru no. 61590/19) davasında başvuranı herhangi bir terör propagandası yaparken görmediklerini ifade eden tanıkları dinlemiş, ancak söz konusu iş mahkemesi tarafından bu tanıkların ifadelerine ilişkin ayrı bir değerlendirme yapılmamıştır. İş mahkemelerinin gerekçelerinde yer alan ortak unsurlar aşağıdaki şekilde özetlenebilir. Öncelikle, iş mahkemeleri uyuşmazlığın konusunun 4857 sayılı İş Kanunu’na tabi olduğunu, ancak 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin yasadışı yapılara mensup veya iltisaklı olduğu düşünülen çalışanların derhal işten çıkarılmasını öngören hükümlerinin, özellikle “şüphenin varlığı” temelinde, iş ilişkisinin sona erdirilmesi için geçerli gerekçeler oluşturduğuna karar vermiştir. Bu bağlamda yerel mahkemeler, söz konusu Kanun Hükmünde Kararname ile öngörülen tedbirlerin olağanüstü halin bir gereği olduğunu ve başta FETÖ/PDY (Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması) olmak üzere PKK, DAEŞ, DHKP/C (Halkın Devrimci Kurtuluş Partisi/Cephesi) ve ulusal güvenliğe tehdit oluşturan diğer örgütler gibi

Belediyede Çalıştırılan Taşeron İşçilerin İrtibat ve İltisak Gerekçesiyle İşten Çıkarılması Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

AİHM, İdari Davalarda Tanık Dinletilememesi Nedeniyle Adil Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine Karar Vermiştir

AİHM, İdari Davalarda Tanık Dinletilememesi Nedeniyle Adil Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine Karar Vermiştir Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararı Dilek Genç / Türkiye Davası (Başvuru Numaraları 74601/14 ve 78295/14) İkinci Bölüm – Karar İdari Davalarda Tanık Dinletilememesi: Madde 6 § 1 (Ceza) ve Madde 6 § 3 (d) • Adil yargılanma • Tanıkların sorgulanması • İdari işlemlerde tanıkların sorgulanmasının yasal imkansızlığı, başvuranın kendisine para cezası verilmesine neden olan tek, hatta kesin olmayan polis deliline itiraz etme olanağından mahrum bırakılması • İlgili zamanda yerel yasal çerçeve ve içtihatların uygulanmasından kaynaklanan yapısal usul kusuru • Yerel mahkemelerin ortaya çıkan zararı telafi etmedeki başarısızlığı Giriş 1. Başvurular, başvuranın kendisine verilen idari para cezalarına itiraz etmeye çalıştığı iki idari işlem setinin iddia edilen adaletsizliğiyle ilgilidir. Para cezalarına, diğer hususların yanı sıra, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu‘nda, idari mahkemelerdeki işlemlerde tanıkların sorgulanmasına olanak sağlayan bir hüküm bulunmaması ve yerel mahkemelerin itirazlarını reddetme nedenlerini belirtmemiş olması temelinde itiraz etti. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesi uyarınca adil yargılanma hakkının ihlal edildiğinden şikayetçi oldu. Olaylar 2. Başvurucu 1973 doğumlu olup İzmir’de ikamet etmektedir. 3. Hükümet, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi eski Başkanı olan Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmektedir. 4. Olayın olguları aşağıdaki şekilde özetlenebilir. 5. Somut olayda, başvurucu İzmir’de içki ruhsatı bulunan bir müzik salonunun sahibidir. 6. Bornova Belediye Meclisi, 22 Haziran 2011 tarihinde, 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu‘nun 6. maddesi uyarınca, başvurucuya, belediyeler tarafından belirlenen kamuya açık eğlence yerlerinin resmi kapanış saatlerine, yani hafta içi 12:00’ye ve hafta sonu 12:30’a uymadığı gerekçesiyle idari para cezası kesmiştir. İdari para cezası, belediye meclisinin başvurucunun aynı suçu bir yıl içinde iki kez işlediğini tespit etmesi nedeniyle, normal para cezasının iki katı olan 3.680 Türk lirası (TRY – ilgili tarihteki döviz kuruna göre yaklaşık 1.593 avro (EUR)) tutarındadır. 6 Temmuz 2011 tarihinde, yapılan başka bir denetimin ardından başvurucuya aynı miktarda ikinci bir para cezası kesilmiştir. 7. Para cezaları, polis memurları tarafından 13 Mayıs 2011 ve 8 Haziran 2011 tarihlerinde düzenlenen raporlara dayanılarak verilmiştir. Bu raporlarda, müzikholün sırasıyla 01.15 ve 00.50’de açık olduğu ve içeride müşteriler bulunduğu belirtilmiştir. 8. Başvurucu, 15 Aralık 2011’de Bornova Belediyesi’ne karşı İzmir İdare Mahkemesi’nde iki ayrı idari işlem başlatarak söz konusu para cezalarının iptalini talep etti. Resmi kapanış saatlerine uymadığını reddederek, o saatlerden önce müşterilere hizmet vermeyi bıraktığını ve müzikholün o saatten sonra yalnızca günlük temizlik ve bakım için açık olduğunu savundu. 9. Başvurucu, 24 Şubat 2012 tarihli yazılı gözlemlerinde, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 25. maddesinin kabahat sayılan bir eylemi kanıtlayan açık delil gerektirmesine rağmen, belediyenin kendisine para cezası verirken yalnızca polis tarafından düzenlenen ve hiçbir delille desteklenmeyen raporlara güvendiğini ileri sürmüştür. Bu bağlamda başvurucu, polis raporlarının önceden basılmış belgeler olduğunu ve polisin yalnızca kabahat işlendiği zamanlara ve iddia edilen ihlalle ilgili yerin adresine ilişkin bilgileri doldurduğunu ileri sürmüştür. Başvurucunun görüşüne göre, basit trafik cezaları bile belgelere dayanarak kesilmiştir; kendisine verilen ve daha yüksek olan ve mali durumunu temellerinden sarsan idari para cezalarının yalnızca teknolojik olanaklarla desteklenen geçerli delillere dayanarak kesilmesi gerekirdi. Böyle bir durum, polis raporlarında yer alan bulgulara itiraz etme fırsatını elinden almış ve böylece Sözleşme’nin 6. maddesi uyarınca adil yargılanma hakkıyla korunan silahların eşitliği ilkesinin ihlaline yol açmıştır. Bu temelde, başvurucu İdare Mahkemesi’nden polis raporlarına karşı tanık ifadeleri dinlemesini talep etmiş ve polis memurlarının müzikholün kapanış saatinden sonra açık kaldığını iddia etmelerine rağmen, raporlarının gerçeği yansıtmadığını, çünkü o sırada çalışanlarının salonu temizlediğini ileri sürmüştür. 10. İzmir İdare Mahkemesi, 29 Ocak 2013 tarihinde, başvurucunun iki ayrı ancak neredeyse aynı iki sayfalık kararla getirdiği hukuki itirazları reddetti. Mahkeme, davaların olgularını özetledikten sonra, belediyenin başvurucuya para cezası verme kararlarında hukuka aykırılık bulmadı, zira başvurucunun müzikholünün ilgili zamanda eğlence mekanları için belirlenen kapanış saatlerinden sonra açık kaldığı tespit edilmişti. Mahkemenin kararları, başvurucunun çalışanlarının mekanı temizlemesi ve bakımını yapması nedeniyle müzikholün açık olduğu yönündeki iddialarını ele almadı; ayrıca başvurucunun polis raporlarını çürütmek için tanık kanıtı sunma başvuruları hakkında da karar vermedi. Mahkeme, kararlarına karşı İzmir Bölge İdare Mahkemesi’ne itiraz edilebileceğini yanlış bir şekilde belirtti. 11. Başvurucu, diğer hususların yanı sıra, tanıkların dinlenmesi talebinin dikkate alınmamış olması nedeniyle polis raporlarının bulgularına etkili bir şekilde itiraz edemeyeceğini ileri sürerek, söz konusu kararlara karşı İzmir Bölge İdare Mahkemesi’ne itiraz etmiştir. 12. İzmir Bölge İdare Mahkemesi, 24 ve 30 Nisan 2013 tarihlerinde, 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu‘nun 6. maddesi uyarınca verilen para cezalarına karşı yapılan itirazlar üzerine verilen idare mahkemesi kararlarının, aynı maddenin ikinci fıkrası uyarınca kesin olduğunu ve bu nedenle itiraza konu olamayacağını belirterek, itirazları reddetti. 13. Başvurucu, 14 Haziran 2013 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne iki bireysel başvuruda bulunarak, (i) İdare Mahkemesi’nin yalnızca polis raporlarına güvenmesi ve bunların güvenilirliğini sorgulamaması ve (ii) İdare Mahkemesi’nin tanıklarının dinlenmesi başvurularına ilişkin sessiz kalması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia etti. Başvurucu, 24 Şubat 2012 tarihli yazılı savunmalarında ortaya koyduğu iddialarını yineledi ve izin verilen saatler dışında müzik salonunda müşteriler olduğuna dair polis raporlarındaki bulguları destekleyecek hiçbir kanıt bulunmadığı yönündeki iddialarını da buna ekledi. Dahası, başvurucu, İdari Mahkeme’nin tanıkların dinlenmesi talebini görmezden geldiği ve argümanlarının neden uygun bulunmadığını belirtmediği için polis raporlarını çürütme fırsatı verilmediğini ileri sürdü. Başvurucunun görüşüne göre, İdare Mahkemesi’nin tutumu silahların eşitliği ilkesini, gerekçeli karar hakkını ve davasının adil yargılanma hakkına uygun olarak karara bağlanması hakkını ihlal etmiştir. Son olarak, başvurucu, mali durumunu temellerinden sarsan söz konusu para cezalarının kesinleştiğini ve bu nedenle bunları ödemek zorunda kaldığını eklemiştir. 14. Anayasa Mahkemesi, 7 Nisan ve 27 Haziran 2014 tarihlerinde, başvurucunun yargılamanın adilliği ve tanıkların hazır bulunmasını sağlama hakkıyla ilgili şikâyetlerinin açıkça dayanaktan yoksun olduğunu belirterek, başvurucunun bireysel başvurularını kabul edilemez bulmuştur. Anayasa Mahkemesi, gerekçesinde, İzmir İdare Mahkemesi’nin, başvurucunun kendisine verilen para cezalarına karşı yaptığı itirazları, dosyada yer alan bilgi ve belgelere dayanarak ve ilgili iç hukuk hükümlerini uygulayarak, yazılı yargılama usulüne göre reddettiğini belirtmiştir. Başvurucunun, Bornova Belediyesi tarafından yapılan gözlemlerden haberdar olmadığını veya sunduğu delil ve argümanlara etkili bir şekilde itiraz edemediğini gösteren herhangi bir bilgi veya delil sunamadığı belirtilmiştir. Anayasa Mahkemesi, başvurucunun davalarının reddedilmemesi gerektiği yönündeki şikâyetlerinin kanunun yorumlanması ve dolayısıyla yargılamanın sonucuna ilişkin olduğu görüşünde olup, İdare Mahkemesi kararlarında açık bir değerlendirme hatası veya keyfilik bulunmadığından, bunların bir tür ileri temyiz başvurusu niteliğinde olduğu ve

AİHM, İdari Davalarda Tanık Dinletilememesi Nedeniyle Adil Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine Karar Vermiştir Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Askeri Mühimmatın Patlaması Sonucu Yaralanma ve Organ Kaybı

Askeri Mühimmatın Patlaması Sonucu Yaralanma ve Organ Kaybına ilişkin Etkin Bir Soruşturma Yürütülmemesi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Ceyhan/Türkiye Davası (Başvuru no. 5576/19) AİHM Başvurusu, askeri mühimmatın patlaması sonucu yaralanma ve organ kaybına ilişkin etkin bir soruşturma ve ceza yargılaması yapılmamasına ilişkin olup; AİHM Kararı’nın bu gayriresmî çeviri, Adalet Bakanlığı, İnsan Hakları Dairesi Başkanlığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme açısından bağlayıcılığı bulunmamaktadır. İKİNCİ BÖLÜM – KARAR Sözleşme’nin 2.maddesi (esas ve usul) • Pozitif yükümlülük • Köyün yakınlarında askeri tatbikat sırasında kaybolan askeri mühimmatın patlaması sonucu elini kaybeden küçük çocuk • Tehlikeli bölgenin güvenliğini sağlamaya, halkı bilgilendirmeye, küçük çocuklar arasında farkındalığı arttırmaya ve sivillerin patlamamış askeri mühimmatları keşfetmesini veya hareket ettirmesini engellemeye yönelik acil, somut ve yeterli tedbirlerin olmaması • Etkin bir soruşturma olmaması • Olaylardan yaklaşık on beş yıl sonra zamanaşımı nedeniyle davalar sona ermiş ve kazanın kesin koşulları belirsiz kalmıştır • Ulusal makamların cezai sorumlulukları gerekli ivedilik ve titizlikle açıklığa kavuşturmada başarısız olması Giriş 1. Başvuru, başvuranın yaşadığı köyün yakınlarındaki bir askeri tatbikat sırasında kaybolmuş bir askeri mühimmatın patlaması sonucu sağ elini kaybetmesi ve bu bağlamda yürütülen ceza yargılamasının etkililiği ile ilgilidir. Başvuru Sözleşme’nin 2. maddesine dayanmaktadır. Olay ve Olgular 2. Başvuran, 1990 doğumlu olup, Diyarbakır’da ikamet etmektedir. Başvuran, aynı bölgede görev yapan Avukatlar R. Yalçındağ Baydemir, S. Çelebi ve A. Zeytun tarafından temsil edilmiştir. 3. Hükümet, o dönemde görevli olan, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi eski Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir. 4. Davanın kendine özgü koşulları, taraflarca ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir: I. Davanın Başlangıcı 5. Türk Kara Kuvvetleri Topçu Birliği, 11 ve 12 Ocak 2007 tarihlerinde, başvuranın çobanlık yaptığı Şölen Köyü’ne (Diyarbakır’ın Ergani bölgesi) 3,5 km uzaklıkta olan Karataş bölgesinde bulunan eski bir dağ eteğinde askeri bir tatbikat yapılmasına karar vermiştir. Topçu tatbikatlarının başlamasından önce, Başçavuş B., bu konuyu Şölen Köyü’nun Muhtarı R.A.’dan gayri resmi olarak köylüleri uyarmasını istemiştir. 10 ve 11 Ocak 2007 tarihlerinde yani tatbikattan bir önce ve tatbikat günü, R.A. köylüleri atış alanına yaklaşmamaya çağırdığı caminin hoparlöründen iki anons yapmıştır. R.A. daha sonra bu yönde resmi bir uyarı almadığını doğrulamıştır. 6. 11 ve 12 Ocak tarihlerinde yapılan tatbikatlar boyunca, tüfek ve bombalar da dâhil olmak üzere, çok sayıda topçu atışı gerçekleştirilmiştir. Operasyondan sonra yapılan bir denetim esnasında, bir RPG-7, bir LAW ve üç T-40 tipi bombanın patlamadığı tespit edilmiştir. Tatbikattan sorumlu Komutan Albay B.K., 13 Ocak 2007 tarihinde konuyla ilgili bir rapor hazırlayarak üst komutanlığı bilgilendirmiştir. Mayın Tugayından Astsubay Ö.Ö.’ye “amir” sıfatıyla patlamamış askeri mühimmatın bulunması ve imha edilmesi sorumluluğu verilmiştir 7. Bulunan askeri mühimmatlar, Astsubay Ö.Ö.’nün gözetiminde imha edilmiştir. Tüm çabalara rağmen, T-40 bombalarından biri zeminin karla kaplı olması nedeniyle bulunamamıştır. Bu olayı tespit eden tutanak, 22 Ocak 2007 tarihinde, Albay B.K.’ya gönderilmiş ve Albay B.K. da “S-4” olarak bilinen lojistikten sorumlu “S-4” subatı Binbaşı S.D.’ye “gerekli işlemlerin” yapılması talimatını vermiştir. 8. Muhtar R.A.’nın ifadesine göre, köy halkına bu patlamamış askeri mühimmatın kaybı konusunda hiçbir şekilde resmi olarak bilgi verilmemiştir. 9. Yaklaşık iki ay sonra, 18 Mart 2007 tarihinde, o zamanlar 17 yaşında olan başvuran, arkadaşı M.S.P. ile birlikte hayvanları otlatmak için Karataş bölgesine gitmiştir. M.S.P., yolda, eğimli arazinin yakınında metal bir nesne bulmuş ve bunu başvurana vermiş, o da cebine koymuştur. M.B.P., hayvanları bir araya getirmek için uzaklaştığı esnada, başvuran bu cismi cebinden düşürmüş ve bu durum cismin ucunun zarar görmesine neden olmuştur. Başvuran, bu cismi bir kayaya vurarak sökmeye çalışmıştır. Bomba, ikinci bir darbede patlamıştır. M.S.P., başvuranın yanına koşmuş ve ilgilinin sağ elinin bilek hizasından koptuğunu görmüştür. Köylüler, olay yerine gelerek başvuranı Diyarbakır Devlet Hastanesine götürmüşlerdir. 10. Aynı gün düzenlenen geçici sağlık raporuna göre, ampute edilen eline ek olarak, başvuranın sağ femoral bölgesinde de şarapnel yaraları vardı; hayatı risk altındaydı. Başvuranın bacağından alınan iki şarapnel parçası, bilirkişi raporu için gönderilmiş ve acil bir müdahalenin ardından başvuran Dicle Üniversite Hastanesine nakledilmiştir. 11. Yine 18 Mart 2007 tarihinde saat 13.20’de, kazayla ilgili Ergani Jandarma Komutanlığına bilgi verilerek, bir soruşturma ekibi sevk edilmiştir. Ekip, etrafa dağılmış taş, toprak, kıyafet ve et parçalarını toplamıştır. İki kayanın arasında 3-4 mm’lik metal parçalar, bulunmuştur. II. Soruşturma ve Ceza Yargılaması 12. Başvuranın babası R.C., ertesi gün, kazadan sorumlu tuttuğu B.K. ve S.D hakkında Ergani Cumhuriyet Savcılığı önünde suç duyurusunda bulunmuştur (yukarıda 6 ve 7. paragraflar). Savcılık 2007/421 dosya numarasıyla soruşturmayı astsubay Ö.Ö.’yü de kapsayacak şekilde genişletmiştir (yukarıda 6. paragraf). 13. Cumhuriyet Savcısı tarafından 18 Nisan 2007 tarihinde dinlenen R.C., tatbikattan önce muhtarın atış yapılacağı, köylülerin dikkatli olmaları gerektiği konusunda anons yaptığını ancak gerek tatbikat esnasında ve sonrasında dikkat edilmesi gerekse bölgeye hayvan götürülmemesi hususunda hiçbir çağrının veya uyarının yapılmadığını belirtmiştir. R.C., kazadan sonra, bölgeyi görmeye gittiğini, bazıları patlamamış olan birçok fişek bulduğunu, bu kovanları eve getirdiğini ve bu cisimlerin birini M.S.P.’ye gösterdiğini ifade etmiştir. R.C., bu cismin başvuranı yaralayan cisim ile aynı olduğunu dile getirmiştir. Yaklaşık bir çay fincanı çapında (4-5 cm) ve 10-15 cm uzunluğunda, yumurta şeklinde oval bir ucu olan ve diğer ucu pile benzeyen bir cihazdı. R.C, bu cismi Cumhuriyet savcılığına teslim edeceğini belirtmiştir. Hükümete göre, R.C. bir seri numarasıyla birlikte söz konusu cismin üzerinde “FUZE” ifadesinin yer aldığını iddia etmiştir. 14. 26 Nisan 2007 tarihinde Ergani Cumhuriyet Savcılığı, Diyarbakır Polis Kriminal Laboratuarı’na iki adet askeri mühimmat teslim etmiştir. İlk mühimmatın üzerinde, “PD M533 FUZE HWC97F873-023” ve ikinci mühimmatın üzerinde ise “CTG.40 MM HE K 200” şeklinde bir ifade yer almıştır. R.C.’nin Cumhuriyet savcılığına teslim ettiği mühimmatlar söz konusudur (yukarıda 13. paragrafın son cümlesi (in fine)). 15. Van Jandarma Kriminal Laboratuvarı, 1 Mayıs 2007 tarihinde, kaza günü anılan örnekler hakkında bilirkişi raporunu sunmuştur (yukarıda 11. paragraf). Rapora göre, hiçbir unsur in situ olay yerinde bulunan sertleştirilmiş alüminyum 13 adet metal parçanın veya başvuranın bacağından çıkarılan iki şarapnel parçasının kesin kaynağının belirlenmesine imkân vermemektedir. Buna karşın, bu iki parça ve toprak örnekleri patlayıcı RDX’in izlerini taşımaktadır. Ayrıca, bu bileşenlerin bir savaş mühimmatına ait olabileceği de belirtilmektedir. 2007 tarihinde, Van Jandarma Kriminal Laboratuarı, kaza günü alınan numuneler hakkındaki uzman raporunu sunmuştur (bkz. yukarıdaki 11. paragraf). Rapora göre, yerinde bulunan 13 adet sertleştirilmiş alüminyum metal parçasının veya başvuranın bacağından çıkarılan iki şarapnel parçasının kesin kaynağını belirlemek mümkün değildir. Öte yandan, son iki parça ve toprak

Askeri Mühimmatın Patlaması Sonucu Yaralanma ve Organ Kaybı Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Polisin Müdahalesi Sonucu Yaralanma Nedeniyle Yapılan Soruşturmanın Etkili Olmaması

Polisin Müdahalesi Sonucu Yaralanma Nedeniyle Yapılan Soruşturmanın Etkili Olmaması Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Mert Ekinci Başvurusu Başvuru Numarası: 2021/43584 Karar Tarihi: 25/6/2025 İkinci Bölüm – Karar Başkan: Basri BAĞCI Üyeler: Engin YILDIRIM, Rıdvan GÜLEÇ, Kenan YAŞAR, Ömer ÇINAR Raportör: Batuhan Salim YEŞİLKÖY Başvurucu: Mert EKİNCİ I. Başvurunun Özeti 1. Başvuru; polis memurlarının güç kullanımı neticesinde meydana gelen yaralanma ve bunun hakkında yürütülen soruşturmanın etkisizliği nedeniyle kötü muamele yasağının, gösteri yürüyüşünün engellenmesi nedeniyle de toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. 2. Başvurucu, gerçekleştirmek istedikleri bir gösteri yürüyüşünün engellenmesi esnasında yaşadığını iddia ettiği olaylar hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına (Başsavcılık) hitaben yazdığı 18/11/2020 tarihli dilekçesi vasıtasıyla suç duyurusunda bulunmuştur. Dilekçedeki iddia ve açıklamalar aşağıdaki gibi özetlenebilir: i. Avukat olan başvurucu, 19/3/1969 tarihli ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu‘nun bazı maddelerinde ve Türkiye Barolar Birliğinin yapısında değişiklik yapılmasını öngören kanun taslağına karşı düzenlenecek olan gösteriye katılmak için 22/6/2020 tarihinde diğer göstericilerle biraraya gelmiş ve çeşitli yerlerden gösteriye katılacak baro başkanlarını karşılamak için beklemeye başlamıştır. Baro başkanları, göstericilerin bulunduğu yere uzaklığı yaklaşık olarak 200 metre olan bir noktaya gelip göstericilere doğru yürüyerek sembolik bir yürüyüş gerçekleştirmek istemişlerdir. Bu yürüyüş gerçekleştikten sonra otobüslere binilerek topluca Anıtkabir’e gitmeyi planlamaktadırlar. ii. Başvurucu ve diğer göstericiler, kendilerine doğru yürümelerini bekledikleri baro başkanlarına polis memurlarınca müdahale edildiği haberini almıştır. Bu müdahale öncesinde baro başkanları, polis memur ve amirleri ile defalarca görüşmüş ve yapmak istedikleri gösterinin barışçıl ve hukuka uygun olduğunu izah etmeye çalışmıştır. Müdahale üzerine baro başkanları, o bölgede bulunan bir işyerinin önünde oturma eylemi yapmaya başlamıştır. Bunun üzerine başvurucu ve diğer göstericiler, baro başkanlarına katılmış ve onlar da oturma eylemine başlamıştır. iii. Polis memurları başvurucunun içinde olduğu bu kalabalığın etrafını bariyerler ve kalkanlarla kapatarak giriş ve çıkışları engellemiştir. Göstericiler, ara ara yaptıkları açıklamalarla bu durumu kınamıştır. iv. Başvurucu, kişisel ihtiyaçlarını karşılamak için bariyerlerle çevrilen alanın dışına çıkmak istediğinde polis memurları başvurucuya dışarı çıkabileceğini ancak tekrar içeri giremeyeceğini söylemiştir. Polis memurları sadece baro başkanlarının söz konusu bölgeden ayrıldıktan sonra tekrar giriş yapmalarına müsaade etmiştir. v. İlerleyen saatlerde yağmur başlamış, polis memurları göstericilerin kendilerini korumak için arayışa girmelerini fırsat bilmiş ve göstericileri dağıtmak için güç kullanmıştır (Başvurucu kendisine karşı nasıl bir güç kullanıldığını somut olarak tarif etmemiştir.). vi. Başvurucu, polis memurlarının müdahalesi sonucunda yaralanmıştır (Başvurucu, tam olarak nasıl bir müdahale neticesinde yaralandığını açıklamamış, yaralanmasına dair olayın nasıl gerçekleştiğini de tarif etmemiştir.). vii. Polis memurlarının güç kullanımı sonrasında göstericiler dağılmamış, oturma eylemini ertesi gün öğlen saatlerine kadar devam ettirmiştir. Polis memurları tüm bu süre boyunca göstericilerin toplu şekilde Anıtkabir’e gitmelerine izin vermemiştir. 3. Başvurucu 18/11/2020 tarihli suç duyurusu dilekçesine bir adli muayene raporu eklemiştir. Rapor, olayın gerçekleştiği günden iki gün sonra yani 24/6/2020 tarihinde devlet hastanesinde düzenlenmiştir. Raporda, başvurucunun sağ ön kolunda lineer tarzda, 10 cm boyutunda iki abrazyon tespit edilmiş ve bu yaralanmanın basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif olduğu belirtilmiştir. Ayrıca başvurucu, olaya dair görüntü kayıtlarını daha sonra başka bir dilekçeyle sunacağını bildirmiştir. Başvurucunun bu kayıtları dosyaya sunup sunmadığı belli değildir. 4. Soruşturmayı yürüten Başsavcılık, Emniyet Müdürlüğüne müzekkere yazarak soruşturmaya konu olay hakkında hazırlanan belgeleri soruşturma dosyasına getirtmiştir. 5. Emniyet Müdürlüğünün soruşturma dosyasına sunduğu belgeler arasında bulunan 24/6/2020 tarihli Olay Tutanağı’nda yer alan açıklamalar aşağıdaki gibi özetlenebilir: i. Emniyet güçleri, 22/6/2020 tarihinde bir gösteri yürüyüşü yapılmasının planlandığından sosyal medya araştırması yaparken tesadüfen haberdar olmuştur. Göstericiler Valiliğe, gerçekleştirmek istedikleri gösteri konusunda herhangi bir bildirimde bulunmamıştır. Göstericiler arasında bulunacak baro başkanları ve diğer yetkililer ile yapılan görüşmeler akabinde, göstericilerin tüm illerden gelecek baro başkanlarının katılımıyla Anıtkabir’i ziyaret edeceği ve devamında da Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) önünde basın açıklaması yapacakları öğrenilmiştir. Ancak gösteriyi organize eden baro başkanlarının yürüyüş güzergâhı ve programın detayları konusunda kararsız olduğu ve sürekli fikir değiştirdiği anlaşılmıştır. ii. Gösteri yürüyüşü programının düzenlenmesindeki kararsızlıklar ve belirsizlikler ile toplanacak kalabalığın sayıca fazlalığı hususlarının gösterinin amacı ile hiçbir alakası olmayan kötü niyetli kişilerin gösteriye katılarak kamu güvenliğini tehlikeye sokabileceğine kanaat getirilmiştir. Ayrıca Valiliğe kırk sekiz saat önceden bildirimde bulunulmadan ve pandemi kurallarına uyulmadan gösteri yürüyüşü yapılmasının COVID-19 salgını sebebiyle halkın kontrolsüz olarak bir araya gelmesinin yasaklanmasına dair Ankara İl Umumi Hıfzıssıhha Kurulu Kararına (17/6/2020 tarihli ve 2020/48 sayılı) aykırılık teşkil edeceği ve genel sağlık açısından olumsuz durumlara sebep olacağı sonucuna varılmıştır. iii. Bu hususlar toplanma alanındaki göstericilere açıklanmış ve göstericilerin Anıtkabir’i ziyaret etmek istemesi hâlinde bunu kendilerine ait araçlarla yapabilecekleri ve Anıtkabir’den TBMM’ye bir yürüyüş yapacaklar ise buna müsaade edilmeyeceği bildirilmiştir. Ayrıca 6/10/1983 tarihli ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu‘nun 22. maddesi uyarınca TBMM’ye bir kilometre uzaklıktaki alan içinde ve şehirler arası kara yollarında gösteri yürüyüşünün düzenlenemeyeceği özel olarak vurgulanmıştır. iv. Göstericiler bu ikazlara uymamış, şehirler arası yolu kullanmak ve trafiği durdurmak suretiyle yürümek istemiştir. Polis memurları bu yürüyüşü engellemiş, bunun üzerine göstericiler bulundukları yerdeki bir inşaat alanında oturma eylemine başlamıştır. Bir süre sonra göstericiler tekrar yürüyüşe başlamak istemiş, polis memurlarınca engellendikleri esnada yaşanan arbedede polis memurlarına ait iki kalkan kırılarak kullanılamaz hâle gelmiştir. v. Oturma eyleminin yapıldığı yerdeki inşaatın yetkilileri inşaat faaliyetini engelledikleri için göstericilere tepki göstermiştir. İki grup arasında sözlü ve fiziksel tartışma yaşanmış, polis memurları tartışmaya müdahale etmiştir. vi. Baro başkanlarını olası fiziksel saldırılardan korumak için akordiyon olarak tabir edilen bariyerlerle bir alan oluşturulmuş ve bu alan içinde sadece baro başkanlarının bulunması gerektiği göstericilere bildirilmiştir. Bu alandaki baro başkanlarının ihtiyaçları bizzat kolluk görevlileri tarafından sağlanmıştır. Alan dışındaki göstericilerin ihtiyaçlarını karşılamaları için bölgeden ayrılıp geri gelmeleri ise engellenmemiştir. vii. Ertesi gün öğlen saatlerine kadar gerilim devam etmiş ve göstericiler arasında olan bazı kişiler basın açıklamaları yapmıştır. Yapılan son basın açıklamasından sonra kalabalık kendiliğinden dağılmıştır (Göstericilerin dağıtılması için polis memurlarının güç kullandığına dair hiçbir açıklama anılan tutanakta bulunmamaktadır.) . 6. 7/12/2020 tarihli DVD İzleme ve Tespit/Teşhis Tutanağı’nda başvurucunun toplanma alanında olduğu, yapılan tüm ikazlara rağmen polis memurlarının oluşturduğu barikatlara ve kalkanlı polis memurlarına yüklendiğinin tespit edildiği belirtilmiştir. Söz konusu tutanak, başvurucuya yönelik bir güç kullanımı gerçekleştirildiğine dair herhangi bir tespit içermemektedir. 4/2/2021 tarihli Bilirkişi Raporu’nda, göstericilerin ve kolluk görevlilerinin yüzlerinde maske olması sebebiyle görüntülerin büyük bir kısmının teşhise elverişli olmadığı, göstericilerle kalkanlı polis memurlarının kimi zaman birbirlerini iteklediği, başvurucunun görüntülerde kimi zaman görünüp kimi zaman kaybolduğu ve darbedilip edilmediğine dair somut bir görüntüye ulaşılmadığı

Polisin Müdahalesi Sonucu Yaralanma Nedeniyle Yapılan Soruşturmanın Etkili Olmaması Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Fiili Kamulaştırma Davası: İdarenin Kamulaştırma İşlemlerini Uzun Süre Tamamlamaması

Fiili Kamulaştırma Davası: Kamulaştırma İşlemlerinin Uzun Süre Tamamlanmaması ve Kamulaştırma Bedelinin Geç Ödenmesi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararı Çatak ve Diğerleri/Türkiye (Başvuru No. 33189/21) AİHM Başvurusu, fiili kamulaştırma yapan idari makamın daha önce el koyduğu taşınmazla ilgili kamulaştırma işlemlerini uzun süre tamamlamaması ve kamulaştırma bedelinin geç ödenmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkin olup; AİHM Kararı’nın bu gayriresmî çeviri, Adalet Bakanlığı, İnsan Hakları Dairesi Başkanlığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme açısından bağlayıcılığı bulunmamaktadır. Fiili kamulaştırma davası ve acele kamulaştırmaya ilişkin 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu hükümlerine sitemizden ulaşabilirsiniz. İKİNCİ BÖLÜM – KARAR Sözleşme’ye Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi • Acele kamulaştırma sırasında başvuranların taşınmazlarının bir kısmına yasal olarak el koyan idarenin tazminatın tamamını ödemeyi altı yıl geciktirmesi • İç hukukun başvuranlara bir kamu makamının keyfi müdahalesine karşı yeterli güvence sağlamaması • Mülkiyetten yoksun bırakmanın yasallık şartını yerine getirmiş olarak kabul edilmemesi Giriş Dava, kamulaştırmayı yapan makamın, daha önce el koyduğu bir taşınmazla ilgili kamulaştırma işlemlerini uzun süre tamamlamaması ve bu tür bir ihmal karşısında iç hukuk tarafından sağlanan güvencelerle ilgilidir. Başvuranlar, Sözleşme’ye Ek 1. No’lu Protokol’ün 1. maddesine aykırı olarak, mülkiyetlerine saygı haklarının ihlal edildiğinden şikâyet etmektedirler. Olay ve Olgular Başvuranlar, Bursa’da, üzerinde iki beton santrali, çimento fabrikası personeli için binalar, ofisler ve bir depo bulunan 5.798 m²’lik bir arazinin (347 ada, 21 parsel) sahibiydiler. Tamamı, fabrikanın işletilmesi için gerekli makinelerle birlikte özel bir şirkete kiralanmıştır. Bakanlar Kurulu, 27 Kasım 2015 tarihinde, Karayolları Genel Müdürlüğü (İdare) yararına bu taşınmazın bir kısmının kamulaştırılmasının aciliyetini belirten bir karar kabul etmiştir. Bakanlar Kurulu, 28 Ocak 2016 tarihinde, yol yapım projesinin kamu yararına olduğunu ve başvuranların taşınmazlarının kısmen kamulaştırılmasını gerektirdiğini belirten bir kararname kabul etmiştir. İdare, 18 Temmuz 2016 tarihinde, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 27. maddesi uyarınca, mülkiyetin devrinden önce araziye el koyma yetkisi için Karacabey Asliye Hukuk Mahkemesine başvurmuştur. Dava sürecinde, çimento fabrikasını kiralayan şirket, Karacabey Asliye Hukuk Mahkemesinden, haklarının korunmasını sağlamasını talep etmiştir. Söz konusu şirket, tesisi hızlı bir şekilde tahliye etmesi gerektiğini, faaliyetlerinin devrinin doksan gün süreceğini ve bu süreye ilişkin kazanç kaybı ve zararlarının tazmin edilmesi gerektiğini belirtmiştir. İdarenin bilirkişi raporuna göre belirlenen geçici tazminat bedeline karşılık gelen 2.672.688 Türk lirası (TL, olayların meydana geldiği dönemde yaklaşık 786.000 avro) tutarını depo etmesi nedeniyle Asliye Hukuk Mahkemesi, 13 Ekim 2016 tarihli bir kararla, idareye kamu yararı beyanı kapsamındaki taşınmazın bir kısmına derhal el koyma yetkisi vermiş ve tapu siciline bu yönde bir not düşülmesine karar vermiştir. 19 Ekim 2016 tarihinde, söz konusu tutar, Asliye Hukuk Mahkemesinin kararı uyarınca başvuranlara ödenmiştir. İdare, 24 Mart 2017 tarihinde, kesin kamulaştırma bedelinin belirlenmesi ve mülkiyetin devredilmesi amacıyla 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 10. maddesine dayanarak kamulaştırma için Asliye Hukuk Mahkemesine başvurmuştur. Asliye Hukuk Mahkemesi, 1 Haziran 2018 tarihinde, bir bilirkişi eşliğinde söz konusu tesiste keşif yapmıştır. Bu bilirkişi tarafından hazırlanan rapor, kamulaştırma bölgesindeki tüm yapıların yıkıldığını ve taşınmazın kamulaştırma kapsamı dışında kalan kısmına yeni altyapı inşa edildiğini belirtmiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi, altı bilirkişiden oluşan bir heyet tarafından hazırlanan rapora dayanarak tazminat miktarını 3.913.423 TL (olayların meydana geldiği dönemde yaklaşık 620.000 avro) olarak belirlemiş ve idareyi, kesin kamulaştırma bedeli ile geçici tazminat tutarı arasındaki farka karşılık gelen 1.240.735 TL’yi (olayların meydana geldiği dönemde yaklaşık 196.000 avro) depo etmeye davet etmiştir. Bilirkişiler taşınmazın 24 Mart 2017 tarihindeki değerini, yıkılan yapıların inşa maliyetini ve makinelerin sökülüp yeniden monte edilmesinin maliyetini dikkate almışlardır. İdare dört kez süre uzatımı verilmesine rağmen talep edilen tutarı depo etmediği için, Asliye Hukuk Mahkemesi 12 Haziran 2019 tarihli bir kararla davasını reddetmiştir. Bu karar, 17 Eylül 2019 tarihinde kesinleşmiştir. İdare, 22 Kasım 2019 tarihinde, kamulaştırma için tekrar Asliye Hukuk Mahkemesine başvurmuştur. Asliye Hukuk Mahkemesi tekrar bir bilirkişiyle söz konusu tesiste keşif yapmıştır. Bu keşif vesilesiyle hazırlanan raporda, bilirkişi, başvuranların taşınmazında çimento silolarının ve binaların bulunduğunu kaydetmiş ve taşınmazın kamulaştırılacak kısmına, otoban bağlantı yolu ve servis yolu şeklinde idare tarafından el konulduğu ve bu kısmın tali yola cephesinin bulunduğunu tespit etmiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi, bilirkişi raporuna dayanarak, kesin kamulaştırma bedelini 4.487.514 TL olarak belirlemiş ve idareyi 2.164.826 TL depo etmeye davet etmiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi, söz konusu tutarın uzun süre depo edilmemesi nedeniyle, 6 Nisan 2021 tarihli bir kararla, idarenin davasını tekrar reddetmiştir. Bu karar, 16 Haziran 2021 tarihinde kesinleşmiştir. Bu arada, 24 Eylül 2019 tarihinde, başvuranlar Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuşlardır ve bu başvuru, 4 Haziran 2021 tarihli bir kararla Anayasa Mahkemesi tarafından reddedilmiştir. Yüksek Mahkeme, Bayram Gök kararına atıfta bulunarak, hukuk yollarının tüketilmediği sonucuna varmıştır. Başvuranlar, 25 Ağustos 2021 tarihinde, fiili kamulaştırma davası açmışlardır. İdare, 16 Kasım 2021 tarihinde, kamulaştırma için üçüncü defa Asliye Hukuk Mahkemesine başvurarak karşılık vermiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi, idare tarafından açılan dava sonuçlanana kadar başvuranların davasının incelenmesini ertelemeye karar vermiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi, söz konusu yargılama çerçevesinde, ek tazminat miktarını 6.093.058 TL (karar tarihinde yaklaşık 329.000 avro) olarak belirlemiştir. Bu tutar, 16 Kasım 2021 tarihi itibariyle hesaplanan kamulaştırma bedeli (8.765.747 TL veya karar tarihinde yaklaşık 473.000 avro) ile hâlihazırda ödenmiş olan geçici tazminat arasındaki farka karşılık gelmekteydi. Söz konusu tutar bu kez idare tarafından depo edildiği için, Asliye Hukuk Mahkemesi, 10 Kasım 2022 tarihli bir kararla, idarenin davasını kabul etmiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi, taşınmazın yapının bulunduğu yere karşılık gelen 5.789 m²’lik kısmının mülkiyetinin idareye devredilmesine ve depo edilen tutarın başvuranlara ödenmesine karar vermiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi ayrıca, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 10. maddesinin 9. fıkrası uyarınca, davanın açılmasını takip eden dördüncü ayın ilk gününden, yani 17 Mart 2022’den karar tarihine, yani 10 Kasım 2022’ye kadar yasal oranda faiz ödenmesine hükmetmiştir. Başvuranların avukatı, belirtilmeyen bir tarihte, fiili kamulaştırma davasına bakan Asliye Hukuk Mahkemesine, müvekkillerinin 10 Kasım 2022 tarihli kararla hükmedilen kamulaştırma tazminatını aldıklarını ve davalarının artık konusuz kaldığını bildirmiştir. Taraflar, son görüşlerin sunulduğu tarihte halen derdest görünen bu davaların sonucu hakkında Mahkeme’ye bilgi vermemiştir. İlgili Hukuki Çerçeve ve İç Hukuk Uygulaması I. Kamulaştırma Anayasa’nın 46. maddesi, kamulaştırma bedellerinin nakit olarak ödenmesi gerektiğini hükme bağlamaktadır. Söz konusu madde ayrıca, herhangi bir nedenle ödenmeyen kamulaştırma bedellerine kamu alacaklarına uygulanan azami oranda faiz uygulanacağını belirtmektedir. Kamulaştırma Kanunu’nun 8. maddesi, idarenin, bir taşınmazın kamulaştırmasını yapacağı zaman satın alma usulüne öncelik vermesi gerektiğini öngörmektedir. Taraflar arasında anlaşma sağlanması durumunda, kamulaştırma bedeli, ancak taşınmaz malın tapu

Fiili Kamulaştırma Davası: İdarenin Kamulaştırma İşlemlerini Uzun Süre Tamamlamaması Read More »

# Kayseri Avukat - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Boşanma Avukatı - Kayseri Kira Avukatı - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

AİHM Yasak Kararı İncelemesi: Terör Örgütü Üyeliği İddiasıyla Açılan Davalarda Ceza Hukukunun Geriye Dönük Uygulanması

AİHM Yasak Kararı İncelemesi: Terör Örgütü Üyeliği İddiasıyla Açılan Davalarda Ceza Hukukunun Geriye Dönük Uygulanması AİHM Yasak Kararı İncelemesine ilişkin bu yazı, Kerem Altıparmak ve Rümeysa Budak tarafından Strasbourg Observers sitesinde yayımlanan İngilizce makaleden çevrilmiştir. Makalenin orijinal metnini okumak için tıklayınız. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM/Mahkeme) İkinci Dairesi, 27 Ağustos 2024 tarihinde, Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Türkiye Hükümeti tarafından FETÖ/PDY (Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması) olarak adlandırılan silahlı terör örgütüne üye olduğu gerekçesiyle yargılanan ve hapis cezasına çarptırılan başvurucu Şaban Yasak açısından kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesinin (AİHS m. 7) ihlal edilmediğine karar verdi. (AİHM Yasak Kararı’nın Türkçe çevirisine sitemizden ulaşabilirsiniz.) Bu yazıda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin terör suçlarıyla ilgili önceki kararlarında sorunlu olmayan bazı konuları ele almamasının, suçların ve cezaların geriye dönük olmaması ilkesini Yasak kararında göz ardı etmesine yol açtığı gösterilmeye çalışılacaktır. AİHM Yasak Kararı, Mahkemenin silahlı terör örgütü üyeliği suçlamasıyla ilgili 2016’dan beri incelediği çok sayıda dava arasında tartışmalı bir bulgu olarak yerini aldı. Mahkeme son yıllarda, hakimler Alparslan Altan, Baş, Turan ve Diğerleri ile Aydın Sefa Akay; gazeteciler Sabuncu ve Diğerleri, Atilla Taş, Ahmet Hüsrev Altan ve Bulaç; insan hakları savunucusu Taner Kılıç (No. 2) ile siyasetçiler Demirtaş (No. 2) ve Yüksekdağ Şenoğlu ve Diğerleri başvuruları başta olmak üzere 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesi kapsamında silahlı terör örgütü üyeliği suçlamasıyla yapılan ceza yargılamalarına ilişkin çok sayıda başvuru hakkında karar vermek zorunda kalmıştır. Anılan AİHM Alparslan Altan Kararı’nın Türkçe çevirisine sitemizden ulaşabilirsiniz. Anılan AİHM Hakan Baş Kararı’nın Türkçe çevirisine sitemizden ulaşabilirsiniz. Anılan AİHM Turan ve Diğerleri Kararı’nın İnsan Hakları Hukukçusu ve AİHM Eski Hukukçusu Dr. Orhan Arslan tarafından yapılan Türkçe çevirisine sitemizden ulaşabilirsiniz. Kararın Adalet Bakanlığı, İnsan Hakları Dairesi Başkanlığı tarafından yapılan çevirisi için tıklayınız. Anılan AİHM Aydın Sefa Akay Kararı’nın Türkçe çevirisine sitemizden ulaşabilirsiniz. Anılan AİHM Sabuncu ve Diğerleri Kararı’nın Türkçe çevirisine sitemizden ulaşabilirsiniz. Anılan AİHM Atilla Taş Kararı’nın Türkçe çevirisine sitemizden ulaşabilirsiniz. Anılan AİHM Ahmet Hüsrev Altan Kararı’nın Türkçe çevirisine sitemizden ulaşabilirsiniz. Anılan AİHM Ali Bulaç Kararı’nın Türkçe çevirisine sitemizden ulaşabilirsiniz. Anılan AİHM Taner Kılıç (No. 2) Kararı’nın Türkçe çevirisine sitemizden ulaşabilirsiniz. Kararın PDF’si için tıklayınız. Anılan AİHM Selahattin Demirtaş (No. 2) Kararı’nın Türkçe çevirisine sitemizden ulaşabilirsiniz. Anılan AİHM Yüksekdağ Şenoğlu ve Diğerleri Kararı’nın Türkçe çevirisine sitemizden ulaşabilirsiniz. AİHM Yalçınkaya Kararı’nda, Büyük Daire, Eylül 2023 itibarıyla Mahkeme önünde ByLock ile ilgili 8000 davanın beklediğini belirtmiştir ( § 414). Ancak bu sayı buzdağının sadece görünen kısmı olabilir. Nitekim 2016-2021 yılları arasında Türkiye’de terör örgütü üyeliği nedeniyle 1768530 soruşturma ve 492540 kovuşturma başlatıldığı göz önüne alındığında, Türkiye’nin terör örgütü üyeliğine ilişkin şikâyetlerle ilgili insan hakları sorununun AİHM’yi uzun süre meşgul edeceğini öngörmek yanlış olmayacaktır. AİHM Yalçınkaya Kararı’nın Türkçe çevirisine ve Karara ilişkin Değerlendirmelere sitemizden ulaşabilirsiniz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), daha önce Işıkırık Kararı (§70)’nda  “terör örgütü adına hareket etmek” ve İmret (No.2) (§59) ile Bakır ve Diğerleri (§69) Kararı’nda yardım ve yataklık etmek gibi ilişkili faaliyetlerin öngörülemez olduğunu tespit etmiş olsa da, ‘terör örgütü üyeliği’ temel suçlamasının, bir bireyin madde kapsamında hangi eylemlerin suç sayılacağını öngörebilmesini sağlayacak kadar yeterli ve kesin bir şekilde çizilip çizilmediği sorusunu geçiştirmiştir. Anılan AİHM Işıkırık Kararı’nın Türkçe çevirisine sitemizden ulaşabilirsiniz. Anılan AİHM İmret (No.2) Kararı’nın Türkçe çevirisine sitemizden ulaşabilirsiniz. Anılan AİHM Bakır ve Diğerleri Kararı’nın Türkçe çevirisine sitemizden ulaşabilirsiniz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’nin bu temel yönü ele almadaki başarısızlığı, birbiriyle çelişen ve tutarsız görünen kararlara yol açmıştır. AİHM Yasak Kararı’nın içerdiği sorunları anlamak için , bu makalede öncelikle Yalçınkaya davasında Büyük Daire’nin kararından önce ve sonra terör örgütüne üyelikle ilgili Mahkeme’nin içtihatlarına yer verilecektir. Ardından, Yalçınkaya ve seleflerinde açık bırakılan konuların Yasak kararında Sözleşme’ye uygun olarak çözülüp çözülmediğini tartışılacaktır. AİHM Yalçınkaya Kararı Öncesi: Silahlı Örgütün Tanımlanmasına İlişkin Sorunlar 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesinin 1. ve 2. fıkralarında silahlı örgüt üyeliği suçu düzenlenmiş olup, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişiler hakkında 10 ila 15 yıl hapis cezası, örgüt üyeleri hakkında ise 5 ila 10 yıl hapis cezası verilmesi düzenlenmiştir. Venedik Komisyonu tarafından da belirtildiği üzere anılan maddede veya Türk Ceza Kanunu’nda ‘silahlı örgüt’ ve ‘silahlı grup’ kavramları tanımlanmamıştır. Ancak, bir suç örgütü için nitelik ölçütleri, Türk Yargıtay içtihatlarında ortaya konmuştur. ‘Silahlı örgüt üyeliği’ ile ilgili olarak, Yargıtay, şüphelilere atfedilen eylemlerin sürekliliğini, çeşitliliğini ve yoğunluğunu dikkate alarak, bu eylemlerin şüphelinin örgütle ‘organik bir ilişkisi’ olduğunu kanıtlayıp kanıtlamadığını veya eylemlerin örgütün ‘hiyerarşik yapısı’ içinde bilerek ve isteyerek işlenmiş sayılıp sayılmayacağını belirlemektedir. AİHM Yalçınkaya Kararı’na kadar terör örgütü üyeliği suçunun yasallığına ilişkin iddialar ceza yargılamasının mahkumiyet öncesi aşamalarına ilişkin şikâyetler bağlamında inceleniyordu. Bu başvurularda AİHM, terör örgütü üyeliğini cezalandıran TCK’nın 314. maddesini öngörülemez bulmak yerine, ulusal yargı makamlarının TCK’nın 314. maddesinin 1. ve 2. fıkralarında öngörülen suçları, Yargıtay kararlarında belirtilen ölçütlere aykırı olarak geniş yorumladığını ve dolayısıyla başvurucuların davasında terörle ilgili suçları düzenleyen hükümlerin yorumlanması ve uygulanmasının dikkate alınmaması nedeniyle yasallık ilkesinin ihlal edildiği sonucuna vardı (Demirtaş (No.2), §§ 278, 281). (Anılan AİHM Selahattin Demirtaş (No. 2) Kararı’nın Türkçe çevirisine sitemizden ulaşabilirsiniz.) Bir Dönüm Noktası olarak AİHM Yalçınkaya Kararı Başvurucuların terör örgütü üyeliği suçlamasıyla yargılandığı Türkiye aleyhine daha önce yapılan başvuruların aksine, tutuklu öğretmen Yüksel Yalçınkaya’nın başvurusunda ilk kez kesin mahkûmiyet söz konusu olmuş ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), bu başvuruyu Sözleşme’nin 5. ve 10. maddeleri kapsamında değil, 7. maddesinde düzenlenen “Suçta ve Cezada Kanunilik İlkesi” kapsamında incelemiştir. Başvurucu Yalçınkaya, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından, iddia edilen Gülen hareketi bağlantıları nedeniyle, Türk hükümetinin FETÖ/PDY silahlı terör örgütü olarak adlandırdığı örgüte üyelik suçlamasıyla tutuklanmış ve hapis cezasına çarptırılmıştır. Başvurucu hakkındaki mahkumiyet kararı, esas olarak, bu örgüt tarafından kullanıldığı iddia edilen şifreli bir mesajlaşma uygulaması olan ByLock’un bir kullanıcısı olduğu iddiasına dayanıyordu. Bununla birlikte yardımcı deliller; ilgili zamanda yasal olan banka hesabı ve sendika üyeliği ile gizli bir tanığın ifadesiydi. AİHM Büyük Daire, ByLock delilini Sözleşme’nin 7. maddesi kapsamında yaptığı incelemesinin merkezine koymuş ve ByLock temelli silahlı terör örgütü üyeliği davalarına ilişkin içtihadını, kanunsuz suç ve ceza olmadığı ilkesine uygun olarak ortaya koymuştur. Önceki davalarda belirtildiği gibi, AİHM Büyük Daire, özellikle 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ve Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarıyla birlikte değerlendirildiğinde, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 314/ 2 maddesinin yeterli açıklıkla formüle edildiğini tespit etmiştir.

AİHM Yasak Kararı İncelemesi: Terör Örgütü Üyeliği İddiasıyla Açılan Davalarda Ceza Hukukunun Geriye Dönük Uygulanması Read More »